Kurşun Yarası
“Şşş, sessiz ol abim duyacak.”
“Duymaz, sen devam et.”
Zeynep’in evinin avlusu, benim için her zaman bir sığınak olmuştu. Öğrendiğim her yeni şey geleceğim için önemliydi. Okuyacak, buradan tamamen uzaklaşacaktım.
Kapının gıcırtısıyla irkildim. Başımı kaldırdığımda adeta kanım dondu. Avlu kapısında yüzü öfkeden ve bir başka türlü korkudan daha doğrusu mahallelinin ne diyeceği korkusundan bembeyaz kesilmiş abim Halil duruyordu. Gözleri elimdeki kalemde, önümdeki açık defterde odaklandı. Daha bir şey söylemeden içimdeki her şeyi yerle bir etmeye yetti o bakış.
“Naparsın lan sen burada?” diye bağırdı. Sesi taş duvarlarda yankılandı.
Ayağa fırladım ve defteri arkama saklamaya çalıştım. Aptalca bir hareketti. Çantamı almak için hamle yaptım ama o daha hızlıydı. Kolumu kavradı, acıttı. “Yine mi? Yine mi bu heves Helin? Demedim mi lan sana? Uyarmadım mı seni?”
“A-Abi lütfen…” Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. “Sadece… Zeynep’e gelmiştim.”
“Yalan söyleme!” diye bağırdı yüzüme o kadar yakındı ki nefesini hissediyordum. “Defter neyin nesi? Kalem? Sana son kez söylemiştim! Bir daha okumak, yazmak ve bizden gizli gizli bir şeyler kapmak için yeltenirsen vururum ellerini! Kullanılmaz hale getiririm seni! Demedim mi kaç kez ha?”
Korku deli gibi midemi bulandırıyordu. Geri çekilmeye çalıştım ama ayaklarım tökezledi. “Hayır abi etme! Sadece okumak istedim! Başka ne istemişem? Okumak suç mudur? Suç mu?” Çığlığım kendi kulağıma bile aciz geliyordu.
Abimin gözlerindeki buz erimedi. Zeynep tir tir titriyordu. “Halil abi vallaha yanlış bir şey yapmadık.”
Ama abim ona bakmadı bile. Buz gibi bir sesle, “Laf dinlememek suçtur,” dedi. Sonra ceketinin altından çok korktuğum şeyi çıkardı. Bir silah. Namlusu bana dönüktü. Dünyam daraldı. “Okumak senin neyine, kız? Kadın dediğin oturacak ya babasının hizmetinde olacak, ya kocasının! Senin bu kitap defterle işin yok! Şimdi otur! Kullanmayacağın kolunla babanın dizinin dibinde otur da, akıllan!”
Tetiğin soğuk çıt sesini duydum. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Sadece bir fısıltı döküldü dudaklarımdan, “Hayır…”
Sonra her şey bir anda oldu.
Kendimi itilmiş gibi hissettim. Sert, sıcak bir beden benimle o kara namlu arasına girdi. Ardından kulaklarımı sağır eden, boğuk bir patlama duydum. Fazla gürültülü ve iğrenç bir ses. Üzerime sıçrayan sıcak damlaları hissetmekse daha da iğrençti.
Gözlerimi kapalı tuttum, yüzümü o sert göğse gömdüm. Ağlıyordum, titriyordum. Öldüm mü? Bu ölüm müydü?
“Helin.”
Ses karşımdaki kişinin göğsünden geliyordu. Derinden acıyla boğuk çıkan ama tanıdık bir ses. Çok tanıdık.
Şok içinde gözlerimi açtım. Önce kenardan abimi gördüm. Yüzünde inanılmaz bir şok ve korku vardı. Silah elinden düşmüştü. Sonra yavaşça, kafamı kaldırdım. Kendini siper edenin yüzüne baktım.
Nefesim kesildi. Zaman durdu.
Yusuf Çakır Dağlı.
Zeynep’in ağabeyi. Mahallenin bir zamanların asi, şimdilerin soğuk ve saygıdeğer çocuğu. Omzundan aşağı, koyu kırmızı bir nehir hızla yayılıyordu. Ama ayaktaydı. Bana bakıyordu. Gözlerinde tanımlayamadığım bir şey vardı.
Ama her şeyden önemlisi kendini resmen bana siper etti!
Yusuf abi nefes almakta zorlanıyormuş gibi, yavaşça abime döndü. Kan parmak uçlarından damlayıp Zeynep’lerin avlusunun toprağına karışıyordu.
“Halil,” diye seslendiğinde sesi tüm avluyu dolduran alçak bir tehlike gibiydi. “Bir kızın öğrenmek istemesi, senin için bu kadar mı korkunç? Öldürecek kadar, ya da sakat bırakacak kadar?”
Avludaki sessizlik, artık çığlıklardan bile beterdi. Abimin ağzı açık kalmıştı, hiçbir şey söyleyemedi. Abim ile çocukken çok yakın arkadaşları ama sonradan abimin sevdiği kadının, Yusuf abiye aşık olmasıyla araları bozulmuştu. Şimdi ise düşman gibiydiler...
Ben Yusuf abinin kanayan omzuna bakakalmıştım. Orada aslında arkadaşımın avlusunda, bir kurşun yarasından sızan kanla benim için yazılmaya başlanmış yeni bir hikayenin ilk sayfası ıslanıyordu.
O sayfa ya kuruyacaktı, ya da tüm defteri ıslatacaktı.