1 mart

2126 Words
1 MART   Hava mevsimin soğukluğuna inat edermişçesine tenden sızdırıp iliklere hissettirecek kadar sıcaktı. Çatıdaki damla eriyip karlardan, düşen damla damla eriyip karlarında, atmak olan tepemdeki tavanı boyayan karlardan gidiyordum. Adeta üzerimdeki yorgan tonlarca ağırlığa sahipmiş gibi beni yatağa perçinliyordu. Bir yanım yeni gelecek olacak isterken yanım da ''bugün de Bir şey olmayınca ne anlam var.?''nın dercesine beni ışıktı. Bu halde saniyeler dakikaları dakikaları saatleri kovalarken kalk dedim Mert kalk! Hiçbir şey olmayan bile gece gündüze, aynı zamanda gündüze bıraktı. Yeni gün demek yeni umut demek... Nihayet saatler sonra yatağımdan çıkmıştım. Fincana boşalırken buharı havaya karışan kahvemi alıp salonumun penceresine vardım. Ellerim fincanı ağzıma götürürken gözlerim irili ufaklı kar kütlelerini üzerinde barındıran orman ağaçlarını seyre koyuldu. Havanın ısınmasını fırsat bilen serçeler üçer beşer gruplar halinde özgürce kanat çırpıp havada süzülürken dalların arasından kıvrak hareketlerle çekip danslarını sergiliyor arada bir de kondukları dallar da ötüşüyorlardı. Kendi dillerinde birbirlerine neler söylediklerini bilmeyi çok isterdim. Ellerimi ısıtan kahvemi usulca yazı masama bıraktım. Gözlerim hala serçe kuşlarında ve aklım da belirip 2 dudağımın arasından sessizce çıkan bir cümle; Ah yalnızlık... 9 yılımı özetleyen en net cümle... Öğleden sonra sıcaklığını iyiden iyiye hissettiren hava yüreğimdeki parçalı bulutları dağıtıp biraz neşe verince soluğu Pala dayının mekanın da aldım. Evimden uzaklaşırken yolda karşılaştıklarım bana biraz garip gelmiş yarı meraklı gözlerle çevreyi seyrede seyrede gelmiştim çünkü tam 29 gündür evden çıkmıyordum. Buraya son gelişimin üzerinden 3 ay geçmiş. Son gelişimde buradan biraz soğur gibi olmuştum. Bariz otantikliğini bozup modernliğe doğru meylediyordu. Kapıdan içeri ilk adımlarımı attığım da aylardır beni buraya karşı soğuklaştıran sebeplerden eser olmadığını görünce şaşkınlığımı gizlemeye gerek duymadan yüzümde büyük bir sevinç ifadesi belirdi. Mekan neredeyse ilk gördüğüm halini almış hatta daha da güzelleşmişti. Koca ekranlı televizyonlar kaldırılmış duvarlar kiremit taşlarla dekore edilerek yerler de bunlara uygun renklerle doğal taşlarla döşenmişti. Masaların arasına belirli mesafelerle odun sobalarının konulması ihmal edilmemişti. Gördüklerim biran da olmak istediğim yerde şimdiki zamandan belki 500 yıl öncesin de ki doğal bir mekana götürmüştü. İşte şimdi kendimi buraya ait hissediyor buradan ayrılmak istemiyordum. Kışın soğuk günlerinde bu sobalarda kestane pişirme fikri sanırım tüm kışı burada geçirmeme yeterli bir bahane olmaya yeterdi. Tüm bunlar Pala dayıyı aklımdan buharlaştırarak onu unutturmuşken birden arka bahçenin kapısında belirdi beni görünce eliyle küçük bir gel hareketi yaptı ve bahçeye girip gözden kayboldu. Hemen hızlı adımlarla peşinden gittim ve bahçe kapısına yaklaştığımda adımlarımı yavaşlatarak kapı eşiğinde durdum. Pala dayı elinle bir bezle çocukça sevdiği bir çiçeğin yapraklarını siliyordu. Masadan bir bez ve su dolu olan sprey şişesini alıp yakınımda duran ilk bitkiyle ilgilenmeye başladım. -üzerine titreyip sevgimizi ve emeğimizi verdiklerimiz bizi terk etmedi mi dayı, dedim duygusuz bir ses tonuyla. Ve ekledim: nedendir buraya bu alakan.? Saniyeler dakikalara dönüşürken sorularıma hala cevap alamamıştım. Yoksa görüşmediğimiz sürece içerisinde bana karşı tavır mı almıştı diye düşündüm. -ıhıım ıhımm diye, boğazını temizleyince nihayet ondan bir ses duyabilmek beni mutlu etti. Çünkü bu, sessizliğin bozulup birşeyler söyleyeceğinin habercisiydi. Sırtı bana dönük halde; -insan, şurada gördüğün çiçeklere bitkilere benzer evlat. Sularını fazla verirsen ne olur.? Cevap vermeme fırsat kalmadan söze devam etti. -çürürrr az sularsan ne olur? -Kuruyup giderrrrr. Söyledikleriyle ses tonu bir alçalıp bir yükselen Pala dayı soru cevap tarzındaki konuşmasını bana sırtı dönük bir şekilde sürdürmüştü. Ben ise elim işte kulağım Pala dayıda onu dinliyordum. Biliyorum kara bulutların yağmur yüklü olduğu gibi bu söylediklerinde de hüzünlü manalar yüklüydü. Sustu, bir an göz ucuyla dönüp ona baktım. Neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Bu huzur veren ortama bir süre sessizlik çöktü. Karabulutların yüreğimize toplandığını ikimizde hissedebiliyorduk. Yeniden konuştu; -insan, dedi tok sesiyle. İnsana, seni hiç terk etmeyecekmiş gibi, kalbin dur durak bilmeden kanı pompaladığı gibi sevgi pompalar ve onu sevgi okyanusunda boğarsan senden bıkarak uzaklaşır. Yine insana çölde nadir bulunan su kaynakları gibi nadiren sevgi verirsen sevgisizliğinden yılar ve güneşin suyu buharlaştırıp kuruttuğu gibi sana olan sevgisi de kuruyup gider. Bundan dolayı ne az ne de çok. Yeteri kadar ilgi yeteri kadar sevgi... işte insan ! İşte bitki ! O da benim gibi yıllarını yalnız yaşayarak geçiriyordu. O sözlerini bitirirken derin bir çekerek yüzünü bana döndü. Görüşmediğimiz üç aylık zaman zarfında yüzündeki kırışıklıkların artmış olması yaşlılığını iyiden iyiye yansıtıyordu ama bedeni ve sesi hala dinçti. Bende bedenen ona dönerek ''dayı'' dedim. Bazılarımız şiirlere bazılarımız şarkılara, kitaplara tutunuyor sende, sende derken ellerimi kaldırıp bitkileri, başımızın üzerinde ötüşerek uçuşan kuşları işaret ederek buraya tutunmuşsun. Sanırım artık insan tutunamıyor insana... şimdi yüzlerimiz aylar sonra yeniden görüşmenin verdiği mutlulukla tebessümler saçıyordu. Bir baba ve bir oğul edasıyla kucaklaşıp sarıldık. Dakikalarca... çıt çıkarmadan... sessizliği, ağlamaklı sesiyle pala dayı bozdu. -Hoş geldin evlat yutkunarak -hoş gördük dayı, dedim. Bazen insanın birine sarılmaya o kadar çok ihtiyacı oluyor ki... şöyle diyordu isimsiz şair; -sarılmak iki ruhun birbirine merhem olma çabasıdır... Biz de Pala dayıyla yalnızlık yaramıza merhem oluyorduk. Birlikte kendisi için yaptırdığı locasına geçtik. Dışarıda nazenin zarifliğiyle kar taneleri yeryüzüne inerken biz de sobamızın üzerinde demlenen çayımız ve pişen kestanelerin yaydığı o tatlımsı koku eşliğinde araladığımız muhabbet kapısından içeri daldık. O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Kah ağlaştık kah gülüştük. Kar tanelerinin arasından sızarak yüzümüze vuran gün ışığına doğru elinde tuttuğu çay bardağını kaldırarak evlat, dedi pala dayı. Gözü elinde tuttuğu bardağa bakıyordu. Su sıcak ve kaynardı. Önce direndi çay, salmadı kendini. Bununla baş edebilirim diye düşündü. Ne de olsa bahçesinde dalından kopmadan önce ne fırtınalar ne seller atlatmıştı. Sonra tek damla su, hayır hayır ! Su değildi bu. Emindi kendinden. Tek damla göz yaşı tek damla hayat. Sonra direnmekten vazgeçti çay. Sonra ne mi oldu.? İçi dışı bir dost, sarmaladı beni. Ateşimi ateşi belledi o da ısındı demir gibi... sustu sustum sustuk. O beni elinde tuttuğu çay samimiyetinde bir dost bellemişti. Bu söylediklerini çok iyi anlıyordum. Bardağında ki çaydan son yudumunu aldıktan sonra zarifçe masaya bıraktı. Oturuşunu dikleştirdikten sonra el parmaklarını bir birine perçinleyerek - soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm, dedi öksürerek. Sonra gözleri camdan dışarı takıldı. Cam kenarı yalnızlık yaşıyorum evlat diye ekledikten sonra manalı bir sessizliğe gömüldü. Tek bir cümle dahi olsa bir şeyler söylemek, konuşmak istedim ama boğazım çöller gibi kup kuru kesilmişti. Yutkunamadım bile... Karşımda 60 yıllık koca bir çınar duruyordu. Malı mülkü, 2-3 ailenin yaşayabileceği kadar koca bir evi olup dünya da geçim derdi olmayan bir çınardı o. parasıyla her şeye sahip olabilir her ihtiyacını giderebilirdi ama Bir şey tek Bir şey hariç. Yürek yalnızlığını... geride bıraktığımız 4 yılda ailesine dair bir söz dahi etmemişti. Ailesi nerede ya da onlara ne oldu ya da bir ailesi oldu mu. Bunlara dair en ufak bir söz etmemişti. Yüreğinin cayır cayır yandığının farkındaydım ve yürek yangınının sönmesinin imkansıza yakın olduğunu da bildiğim için bu konulara dair Bir şey sormamıştım. Belki bir gün o da hikayesini anlatır kim bilir... hafiften kararmaya başlayan hava gitme vaktimin habercisiydi. Bir sonra ki görüşmemiz aylar sonra olacaktı. Oldum olası veda fasıllarını sevmem. Vedalar benim için hep acıydı. O anda ağzımızdan çıkan cümleler saki karşımızdakiyle son görüşmemizmiş gibi sarf ediliyordu ve vedalardan sonra kavuşmalar pek nadir olurdu benim hayatımda. Sanırım veda faslını asla sevmeyeceğim. Bir birimizi Allah'a emanet ettikten sonra veda sözleriyle ayrıldım oradan. Gariptir ki şu dünya da sevmediğimiz şeyler hep başımıza gelir. Tutunmaya çalıştıklarımız bizden uzaklaşır, uzaklaşmaya çalıştıklarımız ise dibimizde biter. sonra söze şöyle devam etti Sinan; Var mısın? Her şey çok kötüyken bile umudunu sarıp sarmalamaya. Yeniden yeşersin diye tohumlar ekmeye, dört bir yanına. Emek emek büyüyebilsinler diye, elinden ne gelirse yapmaya. “Yandım, bittim, tükendim” dediğin anda, tek başına altından kalkmaya çalışmak yerine yardım istemeye. Kendini ihmal etmemeye. “Sen iyi olacaksın ki, dışarıya faydan dokunsun” sözünü hep hatırlamaya. Önce kendini, sonra dünyayı iyileştirmeye. İki yanı söğüt ağaçlarıyla sıralı olan evimin karlı yolunu aşıp evime vardım. Ardımdan hışımla kapımı kapatırken içeriye bir adım dahi atamadım. Sanki yer çekimi bedenimi, tonlarca ağırlığı çekiyormuşcasına beni olduğum yere sabitliyordu. -neydi ansızın yüreğime çöken bu ağırlık ? -ah hayat sen çekilmez bir sancısın... ayaklarım altımdan çekilirken yaslandığım ahşap kapımdan yere doğru yığılmaya başladım. Gözlerim bu evde ben haricinde nefes alan bir canlı arıyordu. İlk defa tercihim olan yalnızlık canımı kırbaçlanıyormuşçasına acıtıyordu. Yüreğime, her göz kırpışım bir kırbaç darbesinden farksız gelirken birden bu halimin sebebi aklıma damla damla sızmaya başladı. Dün bu evde Sinan vardı ve bugün ise ben tam 29 gün sonra evimden dışarı çıkmıştım. Son 6 ayda sadece iki insanla birer defa oturup uzun uzun ettiğimiz muhabbet gamlı ruhuma morfin kadar tesir ederken, susuzluktan çatlamış toprağın suyla kavuşurken suyu içine çektiği gibi insan muhabbetine susamış olan yüreğim de o muhabbetleri içine çekmişti. Şimdi ise morfine alışmış bir hasta gibi daha fazlasını istiyordu. Her ne kadar ben yeni yeni farkına varıyor olsam da yüreğim beynime uzun bir zaman daha başkalarıyla görüşme olmayacağının sinyallerini verip bu halime isyan ettiriyordu. Anlıyorum, yeni yeni anlıyorum. Benim de en az yüreğim kadar yorgun... kıvılcımlar saçarak yanan odunlar gibi bende de bir takat kıvılcımı belirince yığıldığım kapı dibinden kalkarak yağan kardan ıslanmış olan kıyafetlerime aldırmadan hatta üzerine yapışan karların yeni erimeye başladığı botlarımı dahi çıkartmadan geçtim şöminenin karşısına. Yaşadığım yer, tanıdığım insanlar, yeterince uzak değilmiş gibi uzaklara daha da uzaklara gitmek kaybolmak istiyordum... ansızın canım bir parça müzik dinlemek çekti ne çalarsa diyerek bir kol mesafesinde duran eski radyomu kapıp frekanslarını karıştırmaya başladım. Fon müziği çalan bir kanal yakalayınca oturduğum yere iyice yayılıp gözlerimi kapatarak kendimi müziğin akışına bırakmıştım ki birden biti verdi ve kısa bir cızırtının ardından bir şarkı müziği çalmaya başladı. Ardından yeniden bir cızırtı kulaklarımı tırmalıyormuşçasına şarkıyı böldü. Dakikalar sonra cızırtı keslince şarkı devam etti ama şarkının başını kaçırmıştım. Duyduğum ilk sözleriydi '' fakat devam eden bir hayat var güçlü olmak gerekiyor'' diyordu radyonun tozlu hoparlöründen çıkan ses. Bu sözler gözlerimi açmıştı. Kısa bir duraksamanın ardından '' elbette sonu geliyor yalnızlığın elbette geliyor'' ·         hayır gelmiyor! Diye mırıldanarak karşılık verdim oturduğum yerden. ·         ''bir vakit başkası seni sarıyor ·         umut yenileniyor'' yayıldığım yerden doğrulup gözlerimi kısarak radyoya diktim. ·         Hayır, hayır yanılıyorsun sarmıyor. Sanki beni duyuyormuşçasına radyoyla konuşuyordum. Allah'ım yoksa var olan akıl sağlığımı mı yitiriyordum ? Bir deli gibi radyoyla konuşuyor ve her an kavga edecekmiş gibi duruyordum. Sonra şöyle devam etti radyoda ki şarkıyı söyleyen kadın ·         ''ağladığına yanıyor insan ağladığına yanıyor'' bu sözler kulaklarıma ilişip yüreğime doğru giden yolu tamamlayarak yüreğime dokunurken gamlı gözlerimi çevreleyen kirpiklerimden süzülen yaşlar yanaklarıma düştü. Sandalyemden destek alarak ayağa kalktım. Ağırlaşmış kulaklarım artık şarkı sözlerini artık net seçemiyordu. Bir arada ayakta dikilip kaldım ve o an kulağıma ·         '' zaman geçiyor öyle böyle geçiyor ·         her şey anılaşıyor'' evet ! Her şey anılaşıyor. 35 yıllık ömrüme sığdırdığım sevinçlerim, hüzünlerim, birlikte vakit geçirdiğim insanlar ve en önemlisi Annem & Babam ve geride bıraktıklarımla beraber yalnız yaşadığım son 9 yılım... şuan hepsi bir anıdan ibaretti. Şarkı adeta benimle konuyordu ya da ben mi onunla konuşuyordum bilemiyorum. Sanırım ikimiz de bir birimizle konuşuyorduk... sözlerin tesir ettiği yüreğim bir tandan hüznü yaşarken karşımda benimle konuşan bir insan varmış gibi bir havaya büründüğüm için de bir nebze de olsa sevinç yaşıyordu. Hüznün ve sevincin harmanlanarak yaşattığı karmaşık bir duygu bürünürken öfkelenmeye başladım. Çünkü az sonra şarkı bitecek ve ses kesilecek ve ben yaşadığım minicik sevinci yitirecektim. Ne vardı da yayıldığım yerde şarkı eşliğinde biraz dinlenebilseydim. Çok mu şey istemiştim ? Eve girerken kapının dibine yığıldığım gibi dakikalardır kımıldamadan dikildiğim yerde yere yığıldım. Duyduklarım yüreğime korlar salsa da karşılıklı konuşma havasına büründüğüm şarkı ''belki az sonra yeni ve güzel bir şarkı çalar ve bende onunla güzel şeyler konuşurum'' ümidi radyomu parçalara ayırma öfkemi dizginliyordu. Sonra bir mumun alevi kadar zayıf olan ümidim az sonra devam eden o şarkının sözleriyle söndü. ·         bazen gidesin gelir uzak ülkelere ·         bazen sığınasın gelir'' bu demin benim buralardan gitmek için aklıma düşen fikrimdi. Yoksa göremediğim güçler düşüncelerimi mi okuyarak şarkıya mı döküyordu? ·         Yoksa bu bir tesadüf müydü? ·         Yoksa ben aklımı mı yitiriyordum? ''bir değer tutar seni sımsıkı ·         sonra kalasın gelir'' ·         bu şarkının son sözleriydi ve sustu kadın. Radyoda sustu ve bir daha çalmadı. Ve ben yıldığım yerde yüreğim yorgun, bedenim yorgun olarak uyuya kalmışım. Radyo cızırtılarını duymadan güzel bir şarkıya ulaşamamış insan bütün bu yıkıntıların ardından güzel şeyleri bulabilmeyi buna benzetiyorum. Gözlerimi açtığımda dün geceyi anımsadım. Bedenim uykuyla dinlenmeden ziyade, daha da yorulmuş gibiydi. Kalkıp pencere kenarına vardım. Dışarıda loş bir hava var, duvar saatim 5:40'ı gösteriyor ama sabahın mı akşamın mı bilemiyorum. ''neyse'' dedim. Hava daha da kararırsa akşamın aydınlanırsa sabahın 5:40'ı olduğunu anlayacaktım. Sahi bunu neden dert ediyorum ki sabahında akşamında benim için ne önemi vardı... ayaklarımı yerde sürüye sürüye banyoya gittim. Sıcak bir duşun ardından kıyafetlerimi değiştirince kirli pencerelerimden sızan cılız gün ışığı bana sabahın 5:40'ı olduğunu öğretti. Midemin gurultusu kulaklarımı tırmalayınca her zaman ki gibi tek kişilik kahvaltımı yapıp salon geçtim. Yağan kar esen rüzgarla iş birliği ediyormuşçasına tipi oluşturmuş 15-20 metre ötemde başlayan ormanı görünmez kılıyor, dün pastırma yazı yaşatan hava bugün mevsim soğukluğunun hakkını veriyordu. Gece botlarımdan akan çamurların sindiği dokuma halımı sildikten sonra şöminedeki külleri temizleyip gür bir ateş yaktım. Bu evde geçirdiğim 9 yıllık zamanda çatı katıma hiç uğramamıştım. İnsan evinde ne olup bittiğini merak etmez miydi? Etmemiştim işte...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD