Ahşaptan yapılma döner merdivenin basamaklarını birer birer tırmanırken '' her an çökebilirim'' dercesine gıcırdıyordu. Merdivenlerin bitimindeki küçük sahanlığa vardığımda karşımda boyası çatlamış ve tek kişinin anca geçe bileceği genişlikte eski bir kapı gördüm tokmağından çevirip açmaya yeltendim ama tokmak elimde kalacakmış gibi gevşek duruyordu. Köşe bucaklarının örümcek ağlarıyla çevrili olduğu kapı açılmamak için direniyordu. ''anahtarı buralarda olmalı'' diye mırıldanarak gözüme ilişen kapının üst kısmındaki boşluğu parmaklarımla yokladım. Örümceklerin yoğun olarak ördüğü boşlukta elime ilişen şeyi alıp beni huylandıran ağlardan elimi sıyırıp çıkarınca elimde paslı bir anahtar duruyordu. Pasın direncini kırdığı demir anahtarı yuvasına yerleştirirken kırılmaması için yavaşça çevirdim. Paslı anahtardan küçük bir ''klik'' sesi gelmesiyle kapı gıcırdayarak açıldı. Açılan kapı ardında tabandan tavana kadar üçgen bir pencere ve önüne yerleştirilmiş iki adet tek kişilik deri koltuklar ve yuvarlak bir 3 ayaklı sehpa duruyordu ve her tarafın örümcek ağlarıyla örülü olduğu tozdan bir dünya vardı. Burası benim gelmemle 9 yıldır hiç açılmamıştı ve kim bilir benden önce daha kaç yıl kilitli kalmış kendi haline terk edilmişti. Bir yandan bastığım yerlerden küçük toz bulutları kalkıp havanın pusuna karışırken bir yandan da ayak seslerimi yutuyordu. İçeriye ferahlık veren ama tozdan ve ağlardan şu an o işlevselliğini yitiren pencere kenarına vardım. Her adımımda yayılmaya başlayan gıcırtılar merdivenlerin buradan daha sağlam olduğu hissini veriyordu. Aklımda biran ''zemin kendimi kalkan toz bulutları eşliğinde salonumda bulursam'' diye kötü bir düşünce belirdi. Eğer burayı kullanmak istiyorsam günlerce sürecek bir temizlik savaşı vermeliydim
ve bunun içinde Sinan'dan yardım istemem gerekecekti. Eminim o da burayı sevecekti. Çünkü beni her ziyaret edişinde burayı kullanmaya ne zaman başlayacağımı sorup duruyordu. Buranın puslu havasını biraz olsun dağıtmak için pencereyi açıp havalandırmak istedim.
-haayy Allahhh
pencereden giren ve adeta kutup soğukluğunu hissettiren rüzgar, yerde usulca duran toz tabakasını nefes almamı güçleştirecek kadar kaldırınca hemen pencereyi kapattım. Birkaç soluğun ardından
oldu mu şimdi, diye kendime kızdım. Neyse burayı daha sonra havalandırsam iyi olacak. Çatı katı sanki kendisine dokunulması istemiyordu. Kısa bir sessizliğin ardından bu kasvetli ortam beni bunaltınca daha sonra gelmek üzere kapıya yöneldim. Ardına kadar açık duran kapının ardında gizlenen ikili bir kapak dikkatimi çekti. Karşımda taş duvara gömülü olarak tasarlanmış bir dolap duruyordu. Kapakları yavaşça aralayıp açtım. İçerisinde özenle katlanmış kolları tüllü birkaç parça çiçekli kıyafet, eski moda bir çift siyah kadın ayakkabısı ve tozların örttüğü ağzı hasır iple bağlanıp mumla mühürlenmiş ceviz ağacından yapılma bir sandık duruyordu. Gördüklerim ''burada daha önce bir kadın mı yaşıyordu.?'' sorusunu aklıma düşürdü. Sandığın bu şekilde özenle bağlanarak yerleştirilmesi içimde, içindekilerine karşı müthiş bir merak uyandırınca sandığı gömüldüğü toz dünyasından çekip aldım. Dışarıdaki tipiden sıyrılıp ince ince içeriye sızan zayıf gün ışığından faydalanmak için pencerenin kenarına vardım. Sandığı sehpanın üzerine koyarken '' vaktiyle kime aitse çok özel biri olmalı'' diye düşündüm. Bir elim cebimde bir elim sakalımdayken meraklı gözlerle sandığa bakıyordum.
-acaba açsam mı?
-senin olmayana dokunamasın
-bu sandık senin evinden çıktı, ne olacak ki?
-senin olmayanı seninmiş gibi kullanamasın!
-ya sahibi ölmüşse?
-ölmüş olsa bile ona saygı duyup açmamalısın.
Kendi iç dünyamda bir soru cevap fırtınasına kapılırken nihayetinde iç sesimin haklılığına karar vererek açmaktan istemeye istemeye vazgeçtim ama içim de ki merak dinmek bilmiyordu. Verdiğim kararımdan henüz vazgeçmemişken topuklaırmın üzerinden geriye dönerek çatı katımda göz gezdirdim. Birden içimde bir merak duygusu da burası için belirdi. Yıllardır buraya nasıl uğramamıştım. Oysa şurada şu cam kenarında nasılda güzel vakit geçirebilir Sinan'la burada nice güzel muhabbetlere dalıp gidebilirdik. Buraya taşındığım ilk günden bu yana ilk defa buraya gelecek kadar hayata ilgisiz olan ben nasıl olurda şimdi burayı delice merak eder olmuştum. Hayret ediyordum şu ana kadar buraya olan ilgisizliğime ve şu andan itibaren buraya dair başlayan merak duyguma...
kar ve rüzgar öğlenden sonra yerini açık ve güneşli bir havaya devredince biraz temiz hava almak birazda yürüyüş yapmak için evden çıktım. Ormanın kıyısından başlayıp kısmen ormanın içine doğru girip kilometrelerce uzayıp giden yürüyüş yoluna ilk adımlarımı attım. Birkaç gün önce ansızın beni dert deryasında boğan radyoyla konuşmamdan sonra bu yürüyüş beni, biraz olsun kendime getirir diye ümit ediyorum. Sert kar yüzeyine basarken karın üst tabakasının kırılırken çıkarttığı sesler yürüyüşüme ritim katarak beni mutlu ettiğini fark edince masum bir çocuk sevinci yüreğimde belirdi. Aslında hepimizin içinde çocuk kalan bir yanı vardır ve böyle küçük ama mutluluğu çok büyük olan şeyleri hangimiz yapmamışızdır.? Basılmamış kar yüzeyine neşeyle basa basa ilerlerken bahar aylarında açan çiçekler misali benim de yüzümde tebessümler belirmeye başladı.
Maliyetsiz büyük mutluluklar...
bir yerde okumuştum şöyle diyordu yazar '' şarkılar söyleyen, öyküler anlatan, yaşamın tadını çıkaran ve gözleri mutlulukla parlayan insanlarla dostluk kurun çünkü; mutluluk bulaşıcıdır.''
ben bunu pek beceremedim lakin sözün doğruluğundan şüphem yok...
karda bir süre bata çıka ilerledim. Kah ormana daldım kah ormanın sınırında yürüdüm. Bu halde evimden baya uzaklaşmış olmalıyım. Bir aydınlatma lambasının altında duran banka varıp yürüyüşüme ara vermek için üzerindeki kalın kar tabakasına aldırmadan oturup üşüyen ellerimi ovuşturmaya başladım. Bir süre önümden geçip giden insanları seyrettim. Kimileri kulaklık takıp müzik dinliyor kimileri yürüdükleri insanlarla muhabbetler ederken kimileri de evcil hayvanlarıyla yürüyüşlerini renklendiriyordu. Dik oturmaktan yorulunca dirseklerimi dizlerimi dayayıp öne doğru eğilerek botlarıma yapışan karlara uzun uzun anlamsızca baktım. Hal böyleyken aklıma çocukluğumdan gençliğime, gençliğimden taa şu anıma kadar acısıyla tatlısıyla yaşadığım onlarca anım yığılmaya başladı. Güzel anılar bir tarafa dursun geçmez dediğim bana ahlar çektiren birçok derdi bedel ödeye ödeye ardımda bırakmışım. Saniyeler ilerleyip dakikaları, dakikalar ilerleyip saatleri devirince güneşte sık orman ağaçlarının ardından yeniden doğmak üzere batmaya başlarken karda inceden inceden yağmaya başlıyordu. Doğrulup geriye doğru yaslandım. Dua eder gibi avuçlarımı göğe kaldırıp kar tanelerinin birer ikişer avuçlarıma düşüp saniyeler sonra eriyişlerini seyrediyordum. Onların bu hallerine şahitlik ederken bana öğüt niteliğinde bir ders verdiklerini fark ettim. Güzel ya da çirkin bir gün mutlaka her şeyin vaktini ya da görevini tamamladıktan sonra yitip gideceğini lisanı halleriyle gösteriyorlardı. Onların vakti de gökyüzünden yeryüzüne inene kadarken, biz insanlarında doğumdan ölüme kadardı. Avuçlarıma düşen kar tanelerinin nasibi benim ellerimde yitip gitmekti ve nasip vaktinin esiriydi ve ben imtihan olan şu fani dünya ömrümde sabretmeyi öğrenmiştim. Hatta sabırla ilgili en güzel sözlerden biriydi
Şeyh edebalını ''sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz'' bu sözü. Avuçlarıma düşen kar tanelerini şimdi kirpiklerime düşerken günde bitmek üzereydi. Uzun süredir oturduğum banktan kalkınca oturmadan önce karla kaplı olan yerdeki tüm karların erimiş olduğunu gördüm. Kim bilir kaç saattir buradaydım.
Hareketsiz oturmaktan uyuşan bacaklarım bir süre beni taşımayı reddetse de bir an önce evime varmak için yola koyuldum. Evime varmak tüm perdeleri çekerek evimle beraber karanlığa gömülüp bir yorganın altına küçük çocuklar gibi saklanmak, uyumak, sonsuza dek uyumak istiyordum. Şimdi geldiğim yolu karanlığın bastırmasıyla birer birer yanmaya başlayan sokak lambaları karanlığa inat insana umut verircesine aydınlatıyor üretilme amaçlarına kusursuzca hizmet ederken acaba biz insanoğlu neden yaratılış gayemize uygun yaşamıyorduk. ?
Bacaklarımın uyuşukluğunun geçmeye başlamasıyla hızımı arttırırken Yolda benim gibi birkaç insana rastladım. Belki aralarında benim gibi bu çağa ayak uyduramayanlar, kendilerini yalnızlıkla demlemiş ve hayata dair umutlarını bir başka bahara ertelemiş insanlar vardı ama kim kimin umurundaydı ?
-sahi ben kimin umurundayım. ?
-siz kimin umurundasınız. ?
Ardımdan kapıyı kapatırken çıkan ''taaak!'' sesiyle irkildim. Farkında olmadan kapıyı sertçe kapatmışım. Hemen perdeleri çekerek ıslak kıyafetlerimi parça parça çıkartıp sağa sola gelişi güzel atarak yatak odama vardım
Sönmeye yüz tutmuş şöminemden dolayı evim biraz soğuktu ama uyuşmuş olan aklım şuan bunu düşünecek durumda değildi. Islaklığın sindiği tüm kıyafetlerimi üzerimden çıkartmış şimdi anadan doğma üryan bir halde yatağıma girmiştim. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Tavan sinemam açılmasın diyede yorganımı başıma kadar çekerek gözkapaklarımı indirdim. Nefes alıp verişlerimle göğüs kafesimden yayılan hırıltılar eşliğinde beynim uyuşma belirtileri göstermeye devam ediyordu. Artık hırıltılar fısıltı halini alıyorken ölümün kardeşi olan uyku beni içine doğru alıp alemine çekerken bedenimde istemsizce rahatlama hissi belirdi.
''ahhhh!''
kuruyan boğazımdan bir hançer yemiş kadar acıydı bu ah çekip gözümü yeniden dünya alemine açışım.
-ahhh
elimi, bir faydası olacakmış gibi sancıların başladığı karın bölgeme bastırdım.
Allahım, ne olur bir üçüncüsü olmasın ne olur Allahım derken üçüncü bir sancı göbek hizamın sol tarafından başladı. Yorganın altında sancılarla kıvranırken faydası olur diye derin derin soluklar alıp vererek sancıların başladığı yerleri ovuşturmaya başladım ve dördüncü bir sancının gelmemesi içinde dua ediyordum. Çünkü gelen her sancı ağzımı ardına kadar açıp nefesimi keserek beni biçare kılıyordu. Ardı ardına gelen sancıların etkisi geçmeye başlayınca yatağımdan çıkmaya çalışmak için yaptığım hamleyle beraber karın bölgemin tamamını kapsayan bir sancıyla yeniden acı bir ah çekerken kirpiklerimden ılık gözyaşlarım süzülmeye başladı. Birbiri ardına gelen sancılar kalp atışlarımı hızlandırırken beni korkutmaya başlıyordu. Oysa dakikalar önce tüm bunlardan uzak bir şekilde uyku alemindeydim. Bu defa ki acılar yüreğimde değil bedenimdeydi.
Neydi beni acılara gömen bu hal...
dördüncü sancının gelmemesi için dua ederken şimdi beşinci sancı için dua ediyordum. Birden aklıma çok alakasız bir şey geldi.
Bugüne kadar kaç defa Allah'a yalvarmıştım da şimdi bu halimden kurtulmak için yardım istiyordum.?
Sahi biz Allah'ı neden sadece dar ve zor zamanlarımız da anar ve yardım isteriz.?
Tüm bedenimden çekilip ellerimde toplanan güçle yatağımın kenarındaki ahşap parçalara tutunurken bedenime ara ara ok gibi saplanmaya devam eden irili ufaklı sancılar dudaklarımdan acı dolu iniltiler çıkarıyordu. Eğer sancılar böyle devam ederse tüm gücümle sıkarak tutunduğum ahşapların ya da ellerimin kırılacağından en ufak bir şüphem dahi yoktu. Saniyeler dakikalara dönüşürken nefes alışlarım normale dönmeye başladı. Dakikalardır yeni bir sancı olmadığı için içten biraz sevinmeye başladım. Tutunduğum yerden destek alarak yatağa oturdum.
-öhhö öhhhö
-öhhö öhhhhöö
Sancılar yerini kuru öksürüklere bırakırken her öksürme boğazımı dikenli teller gibi yırtıyordu. Sancılar kadar kötü olan bu öksürükler deminki içten sevincimi, hafif bir esintinin bir mumun yanan titrek ve cılız ateşini söndürdüğü gibi söndürmüştü.
Küçükken bu şekilde hastalandığımız vakit Annem göğüs kısmımıza poşet yerleştirip yorganı üzerimize örterek terlememizi sağlardı. Yorganın altına girer girmez terleye başlar ve öylece uykuya dalardık. Hastalıkla uyuyup, kanter içinde uyanarak iyileşmiş olan çocuklardık biz. Kim bilir belki de bizi iyileştiren onun sevgisi onun merhametiydi de biz iyileşmeyi terlemeden bilirdik.