elinde kalmış yüzük

2092 Words
-öhhö öhhö güçlükle yatağımdan çıkıp sönmeye yüz tutmuş ateşi harlayıp iyice besledim. Annemin yaptığı gibi göğüs kısmıma bir şeyler yerleştirip yeniden yatağıma yattım. -öhhö öhhö. Ahhh gülüşleriyle bana nefes olan kadın. Şimdi yanımda sen olmalıydın. Ve insan en çok da annesini özlermiş. 40 yaşında bile olsa bir çocuk gibi baş okşamasını sonra sarılmasını ve sarılmadan sonra gelen o uzun ve sevgi dolu öpücüğü ama en çok da kokusunu... - Mert’im hastamı oldun yavrum, dedi elinin tersiyle alnıma dokunup ateşimi yoklarken. -offff yavrum ne oldu sana çok ateşin var, bekle oğlum annen hemen geliyor deyip odadan çıktı annem. Bense hastalığın ağrısıyla inlerken konuşamıyor söylediklerine sadece evet hayır anlamında baş hareketleriyle cevap verebiliyordum. O telaşlı telaşlı odadan çıkarken hafif açık olan gözlerimle onu takip ettim. Birkaç dakika sonra annem elinde birkaç parça kıyafet, içi su dolu olan küçük bir leğen ve bezle çıka geldi. -geldim yavrum, şimdi bir şeyin kalmaz deyip başucuma oturdu. Kıyafetlerimi değiştirip suya daldırdığı bezi hafifçe sıkıp alnıma yerleştirdi. Hiçbir bıkkınlık belirtisi göstermeden saatlerce bu işlemi yaptı. Saatler sonra kıyafetlerimi yeniden değiştirirken başımdan öptü. -bazen ''keşke hep hasta olsam da Annem başucumda dursa ve benimle ilgilense'' diye çocuk aklımdan geçirdim. -Anne, diye seslenmeye çalıştım iniltilerin hakim olduğu bir ses tonuyla. -anne -efendim oğlum? -seni ıh ıhhh -yorma kendini yavrum, deyip yeniden saçlarımdan sevgiyle öptü. -anne seni, ıhh, çok seviyorum. Nihayet iniltiler arasında onu sevdiğimi söyleyebilmiştim. Bunu duyunca gözlerinden yaşlar süzüldü. Bende seni seviyorum yavrum. -ANNE ! ANNEEEE!!! diye sıçrayarak uyandım uykumdan. Hızlı hızlı alıp verdiğim nefeslerle göğüs kafesim bir inip bir kalkıyordu. Birkaç dakika sonra tüm gördüklerimin rüya olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalınca derin bir sessizliğe gönüldüm. Arada bir gelen öksürükler biraz iyileştiğimi gösteriyordu. Ah benim içinde baharlar barındıran güzel Annem, düşlerimde, düşlerimde seni görmek ne güzel bir duygu. Terden sırılsıklam olan kıyafetlerimi çıkartıp duşa girdim. Birden aynada kendimle göz göze gelince durdum. Karşımda ağaran saçlarının sakalına karıştığı, yüzü kırışmaya yüz tutmuş ve kızaran gözlerinin elası yeşile dönmüş bir adam duruyordu. -Ayna ! Ayna şakaklarına kar yağan bu adam kim.? -Bedeni ruhundan ayrı yaşayan bu adam kim.? -Hayır, hayır bu adam ben değilim. Gözlerimin altı morarmaya başlamış, elleri titrek ve aynada kendisiyle göz göze gelemeyecek kadar korkak olan bu adam ben değilim. Ben olmamalıyım.! - Bu yüz, bu yüz benim mi.? Hayır hayır Bana öyle bakma adam, sen ben değislin. SENNN BEN OLAMAZSIN.! Hemen çekmeceden aldığım traş makinasıyla saçlarımı kazımaya başladım. Zzzz sesiyle aklar düşen saçlarım ağaçtan düşen yapraklar misali başımdan aşağı süzülerek düşmeye başladı. Başımda ki tüm saçları bana düşmanmışçasına hırsla keserken arada bir gelen öksürük beni benden ediyordu. Suyun bedenime değmesiyle gözlerim suyla akıp giden saçlarıma takıldı. -işte, dedim. -işte her şey bir gün insanı terk eder. Uğruna yıllar verelim, o şey yine de terk eder. -öhhhö öhhöö aynı zamanda karnımdan gurultu sesleri öksürük seslerime karışıyordu. Neredeyse 18-19 saattir Bir şey yememiştim. Önce ormandan toplayıp kuruttuğum bitki yapraklarını koydum ocağa. Ardından atıştırmalık birşeyler hazırladım. İştahsızca önümdekileri yemeye zorlarken kendimi aklım annemi gördüğüm düşüme gitmişti. O bu halimde bile beni yalnız bırakmamıştı. Tabağımda duran ve bir iki dakikada yenilebilecek kadar az olan yiyeceği saatler sonra anca yiyebildikten sonra dün gece karanlığa gömdüğüm evimin tüm perdelerini açtım. Perdeleri ilk açışımda hemen gözüme çarpan gün ışığı beni aşırı rahatsız etse de hafif kıstığım gözlerimin gün ışığına alışmasını bekledim. Dışarıda kapalı ve donuk bir hava var. iç dünyamın karamsarlığı azmış gibi birde dışarıda ki hava karamsarlık katıyordu. ·         bu hep böyle gidecek değil ya, diye mırıldandım. İllaki bir yerde bu hayatın yönü değişir ve benimde bahçemde çiçekler açar. Güzel günlere olan inancımda benim hayatla aramdaki ince bir bağdı. İnceydi ince olmasına ama o kadar sağlamdı ki beni yirmili yaşlarımdan otuzlu yaşlarıma kadar ayakta tuttu...   -öhhöö öhhöö merak duygum birkaç gün önce çatı katımda bulduğum sandığı aklıma getirmişti. Bitkilerden yaptığım çayımdan son yudumumu aldıktan sonra çatı katıma çıkıp tozlara gömülmüş sandığı aldım. Bu defa merak duygumu bastırmaya gayret etmiyordum. Aslında dolabın kapağını açmaya yeltenirken biraz etmiştim ama kendime mani olmamayı tercih edip sandığı alarak yazı masama bıraktım. Bir süre sessizce sandıkta bakıştıktan sonra içimde biraz merak, biraz heyecan birazda telaş hissi belirmeye başladı ama ne olursa olsun kendime mani olmamaya kararlıydım. Zaten kader de yazılanı yaşıyordum zaten bunu okumakta kadere yazılı olanlar arasındaysa hiçbir şey buna mani olamazdı. Garip duygular beynimde cirit atarken hasır iple atılan düğümü çözdüm. Sandığın kapağını yavaşça araladım, dışını bir parmağın yarım boğumu kadar toz tabakası sarmışken içerisine ilişememiş ve henüz bırakılmış kadar herşey tertemiz duruyordu. Karşımda ilkgün ki yeniliğiyle duran siyah beyaz bir fotoğraf ve rulo olarak sarılan iki parşömen kağıdı duruyordu. Fotoğrafı zayıf gün ışığına doğru tutarak bir süre baktım. Bir birlerinin gözlerinin içine bakarak gülüp sarılı halde duran bir çift... buram buram mutluluk, sevgi ve samimiyet kokan bir fotoğrafa ne kadar uzun bakılabilirse işte o kadar uzun baktım. Genç kadının omuz hizasında olan saçları yüz güzelliğiyle müthiş bir ahenk oluşturmuş güzelliğine güzellik katmıştı. Erkek ise başında italyan model kasket bir şapka ile duruyordu. Bu fotoğrafa bakarken bir birine aşık iki insan görememek akıl sahibi olmayan kişilerin işiydi. Özellerine baktığım bu çifte karşı suçluluk duygusu hissetmeye başladım. Fotoğrafın sağ alt köşesine ''06.10.1993 bir sonbahar hatırası'' diye not düşülmüştü. Elimle sakallarımı kaşıyarak -vay be, dedim. Tam 32 yıldır gün ışığından uzak bu tozlu sandığın karanlık köşesinde duruyorlar ve o zamanlar daha 3 yaşında bir çocukmuşum... Her ne kadar beni duymaları mümkün olmasa da dudaklarımın arasından kısık ve hasta bir sesle ''özür dilerim'' diye mırıldandım. Fotoğrafı hassasiyetle aldığım yere bırakarak elimi yavaşça rulo halinde duran parşömenlere uzattım. Mükemmel bir merak duygusu beni sarmaya başladı. Parşömenleri açarken sayfalar o kadar kuruydu ki sonbaharda kuruyan bir yaprak gibi hemen kırılacakmış gibi duruyorlardı. Özenle açtığım parşömenlerde hayran bıraktıracak kadar güzel bir el yazısıyla ''şu ormanın seyrine dalıp gittiğim'' diye başlayan uzunca birşeyler yazılmıştı. Birden kendimi bunu yazan adamın gözüyle ormana bakarken buldum. Demek bu yazılar burada kaleme alınmıştı... arada bir gelen kuru öksürükler arasında artık şu aşamada ölümden başka hiçbir şey beni burada yazılanları okumama engel olamazdı. -şu ormanın seyrine dalıp gittiğim bu cam kenarı yalnızlıklarımda seni gönül durağımda kaç gece bekledim biliyor musun. ? Ne sen gelmemek illetinden vazgeçtin ne de ben geleceğine olan inancımdan ve inancımı besleyen umudumdan. Bu satırlar senin bana hediye ettiğin umudun rengi olan mavi tonunda ki kalemimden çıkıp dökülürken kağıtlara, ben artık yalnızlığıma karşı olan savaşımı kaybetmek üzereyim kadın. Sen, teni bahar çiçekleri kadar güzel kokan kadın, sen uçurumun kenarında tutunduğum dalım, bastığım yeryüzümdün. Gidişinle dalım kırıldı düştüm binlerce metre aşağı düştüm. Tam öldüm derken hatıralarımızda yer alan gülüşlerin canlandı gözümde ve bana yeryüzü oldu. Toparlandım zor oldu ama toparlandım ama tam 712 gün önce yeryüzümde çekildi ayaklarımın altından. Boşluktayım, hiçlikteyim, ben, ben sensizlikteyim... Ellerini avuçlayıp öptüm, kokladım bir daha öptüm. Ah teni baharda açan kardelen çiçekleri kokan kadınım. Elim bir ara saçlarına gidecekmiş gibi oldu ama bir vakit rüzgar dalgalandırdığında seyri beni benden alan ipek kadar yumuşak tane tane olan nazenin saçlarının gördüğün kemoterapiden dolayı dökülmüş olduğunu fark edince ellerimş yumruk yapıp sıkmıştım. Bu yumruk yüreğimi kasıp kavuran amansız bir acıya direnişti. Eğilip saçsız başına uzun bir buse kondurduğumu hatırlıyor musun.? -haa, hatırlıyormusun kadın.!? Sonra yanaklarımdan süzülen yaşlar başına damlarken, sen başını kaldırıp gözlerimin içine bakmıştın da seninde kirpik siz gözlerinden yaşlar dökülmüştü. Yutkunarak, hastalığına rağmen; Ali, hala beni seviyormusun ? Diye sormuştun, Rüzgarın buğday başakları üzerinden eserken çıkarttığı hışırtıların insana huzur verdiği gibi bana huzur veren o sesinle... bende fazladan birgğn yaşaman için ömrümden bir yıl verecek kadar. Demiştim. Bunu duyunca yüzün tebessümler saçılmıştı, birbirimize sıkıca sarılmıştım. Bu son sarılışımızın olacağını nereden bilebilirdim ki... bunu bilemediğim, sana daha fazla sarılamadığım için beni affet. Ali, biliyor musun Galata Kulesi aşıkların buluştuğu yerdir. ''oraya kiminle çıkarsan onunla evlenirmişsin'' derler. Bende bir gün bir adamı çok seversem oraya onunla gitmeyi çok isterim derdim ve o adam sen old cümleni henüz tamamlamamıştın ki nefesin kesildi ve ellerin ellerimin arasından kayıp gitti. O an seni kaybettiğimi sanarak kendimden geçmiştim. Bir yandan başını göğsüme bastırıyor biryandan da gözüm kapıda doktor ya da hemşire gelsin diye yardım çığlıkları atıyordum. Bunu hatırlıyor musun.? Sahi nereden hatırlayacaksın, sen artık yoksun. Beni odadan zorla çıkartan hemşireler doktorlar hem birlikte seni yeniden hayata, bana kazandırmak için müdahaleye koyulurken yanında olamadığım için beni affet... Sen içeride ölümle pençeleşirken ben çaresizce koridorlarda volta atıyor, duvarları yumrukluyordum. Tutarken mutlu olduğun ellerime zarar verdiğim için beni affet. Ah gözlerinin mavisinde okyanusları barındıran kadınım. O an ne yapacağımı bilemezken bir inanca sahip olmayı diledim. En azından bir yaratıcıya inanmış olur ve ondan yardım isteyebilirdim ama çaresizce ağlamaktan başka Bir şey yapamadım. O gün ilk defa inançsız oluşuma küfrettim. Ben duvara yaslanmış, gözlerim kapıda içeriden güzel bir haber beklerken bir el omzuma dokundu. Dönüp kim olduğuna bakacak kadar mecalim yokken; -Evlat, isyan etme, diye kulağıma fısıldadı. Ve şöyle devam etti. Hastalıklar, insanlara ilaç arattırır. Senin de şuan yapman gereken dua ilacına sarılmaktır. Dertler dünyanın geçiciliğini gösterir ve insan bu dünyayı bir misafirhane olarak bilmelidir. İşte bizim asıl vazifemiz de budur. ''dua'' demişti, bir inanca sahip olmadığımı bilemeden dua demişti. Şuan hangi din adına hangi yaratıcıya dua edecektim.? Nihayetinde dönüp sesin sahibine baktığımda orta yaşlı bir adam gördüm. Kendisinden yayılan misk kokusu bana şu durumda inanılmaz güzel geliyordu. Ağlamaklı gözlerimle avuçlarıma bakarak; -hangi din adına dua edeceğim ? İnanmadığım Allah diye adlandırılan yaratıcıya mı.? ''Bak evlat'' diye araya girdi adam ve şöyle devam etti. -ben sadece dua et dedim. Sen ise tüm diğer dinleri farkında olmadan bir kenara bırakarak ''Allah'' dedin. İnsan yaratılış olarak bir yaratıcıya inanma arzusuna sahiptir. Haydi evlat, kalbini dinle ve dua et. O an içeride ölümle pençeleşen senden başka Bir şey düşünemiyordum ve senin için ne gerekiyorsa yapardım. Çünkü sen aldığım nefesimdin ve insan ! Aldığı nefesten vazgeçer miydi.? Hemen dua etmeye başladım. Sesimi duyan bir yaratıcı varmıydı yokmuydu bilemiyordum ama o an gözlerimin kapalı olduğunun farkına vardım. Ve anladım ki insan dua ederken, ağlarken, öperken, dilek tutarken gözleri hep kaparmış. Çünkü güzel şeyler gözle görülen değil kalpten hissedilenmiş. Ellerimi dua için açarak gözlerimi kapatmışken sesin sahibi ''aferin evlat, işte böyle'' dedi. İçten söylediğim şeyler beni o kadar rahatlatmıştı ki tesiri beni hayretler içerisinde bırakmaya yetmişti. Dakikalar sonra adama teşekkür etmek için gözlerimi açtığımda etrafımda kimseyi göremedim. Şaşkınlıkla etrafıma bakındım, yoksa içinde bulunduğum durum aklımı yitirmeme mi sebep oluyordu ? hayır, aklıma mukayyet olmalıydım zira bu koca dünyada bir tek sahip kaldığım şey oydu. aslında belki delilik akıllılıktan daha iyidir diye düşünmüyor değilim. ne dert kalır ne keder nede hüzün. böylesi bir yaşam beni akıllı bir yaşam sürmekten daha mutlu eder bundan eminim. geçmişin den kurtulamayan bir adama akıllılıktan ziyade delilik yakışmazmıydı ? affet beni annem yokluğun yüreğime çok ağır geliyor hala hayatıma son vermemek için direniyorum. keşke yanımda olsan ve beni bu halimden kurtarsan. biliyorum hiç bir zaman gelmeyeceksin ama keşke gelebilseydin nede çok ihtiyacım var sana ah bir bilsen. yalnızlık hep içimi yakıyor. Uzun zamandır bir yalnızlık almış başını gidiyor içimde. Ne dokunmaya hevesim ve ne de uzak kalmaya. Senden kaldı o yalnızlık bana. Ben yalnızlığına bile sahip çıkabiliyorum görüyor musun? Sigarayı beraber yakmıyorsak, suyu beraber yudumlamıyorsak, yemeğe beraber oturamıyorsak, geceleyin uyuyup sabaha beraber uyanamıyorsak yalnızlığın ilk adımını atmışız. Ayrılmışızdır, bir yanımız kopmuştur, iki farklı beden de bir kalp atıyorken o artık paramparça olmuştur. birine aşık olup ayrılsaydım bu sözleri söylerdim ama ben senden ayrı kaldım anne... Ne zaman mutlu olacağım bir neden bulsam, bir yerden sorun çıkıyor. Sanırım yalnızlığım beni çok seviyor ve onu terk etmemi istemiyor. Şaşkınlıkla etrafıma bakınmaya devam ederken odanın kapısının açılmasıyla dikkatimi yeniden sana yöneltmiştim. Odanın girişinde beliren doktor eldivenlerini çıkartarak bana yürüyordu bende hemen aynı hızla güzel haberler almak umuduyla ona yürüdüm. -baygınlığı atlattığını ama bundan sonra tedavilerin yetersiz kalacağını herşeye hazırlıklı olmamı söyledi. Onun her şeye hazırlıklı olmamı söylemesi seni kaybedebilmekten ibaretti. Onun bu sözleri ömrümden ömür canımdan can almaya yetmişti. Odaya girip sana sıkıca delicesine sarıldığımı hatırlıyor musun.? Günler geçtikçe umutta tükeniyordu. Ben 29 yıldır inançsız sürdürdüğüm bu hayatı günler önce senin için dua ederek bozdum. Artık her gün ''Allah'ım'' diye başlayarak dua ediyorum. Ahh seni hala ne çok sevdiğimi bir bilsen... gün şuan devretti ve saat 00:27 ve şuan bunları yazarken sensizliğimin 713. gününe başladım. Seni yazıyorum kadın, beni yine sana yazıyorum. Kirpiksiz siz gözlerinden öptüğüm kadınım... Günler sonra senden habersiz doktorlardan hasta dışında birkaç saat vakit geçirmek için izin almıştım. Biz hazırlanıp çıkarken sen; -Ali nereye gidiyoruz.? -doktorların haberi var mı.? Diye peş peşe sorular sorarken ben sana yapacağım sürprizin heyecanını yaşıyordum. Nihayet hastanenin o kasvetli havasından çıkarak kendimizi İstanbul sokaklarına atmıştık. Sen aylar sonra dışarı çıkmanın heyecanını yaşarken taksinin camından dışarıyı seyrediyordun taa ki taksimiz gideceğimiz yere varan son köşeyi dönene kadar. Dar sokaklar arasında uzayıp giden yolun sonunda ki Galata Kulesini görünce şaşkınlık ve mutlulukla bir sevinç çığlığı koyu vermiştin. -Ali burası seninle gelmeyi düşlediğim yer. Ali sana inanamıyorum derken güçsüz kollarınla bana sarılmıştın bana.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD