elinde kalmış yüzük 2

2355 Words
O günlerimizi ne çok özlüyorum. Bana sarılmanı, gözlerime dalıp gitmelerini sana dair ne varsa çok özledim kadın. Taksiden ineli birkaç dakika olmamışken hastalığının etkisiyle ayakta durmaya zorlanmıştın. Artık ayaklarında kolların kadar güçsüzdü ama ben dünyalar kadar yükü kaldıracak kadar güçlü olan kalbini bilirdim. İnsanlar aniden etrafımızda toplanmaya başlarken bir grup ellerinde ''BAHAR ÇİÇEĞİ KOKULU KADINIM, BENİMLE EVLENİRMİSİN ?'' yazılı bir pankartla seni karşılamışlardı. Yüzünün mutluluktan aldığı şekilleri bir görebilseydin sen bile sana aşık olurdun. O kadar şaşkın ve mutluydun ki elinde yüzükle önünde diz çöküp bekleyen beni fark etmen zaman almıştı. Kirpiksiz gözlerinden mutluluk gözyaşları akıyordu. Nihayet beni fark edince mutluluktan düğüm düğüm olan boğazımdan çıkan ''benimle evlenirmisin'' soruma en az benim kadar heyecanlı bir ses tonuyla hiç düşünmeden ''evet'' demiştin. Bu evetinle alkışlar koparken konfetiler patlatılmış kalp şeklindeki kırmızı balonlar ve dilek fenerleri gökyüzüne bırakılırken ortalık bayram havasına bürünmüştü. Bir erkek için sevdiği kadının hayalini gerçekleştirmenin mutluluğunu yemin ederim anlayamazsın. Bu arada yemin etmek bir inanışa sahip olanların kullandığı bir kelimedir evet, ben artık yaratıcıya inanan biri olmayı seçtim çünkü; tüm bu güzellikler bir yaratıcısız olamaz. Herkes sevinçle bu anımızı kutlarken ben yüzüğü takmak için ellerinden tuttum ve tam o anda evet kadınım tamda zamanın benim için durduğu lanetler yağdırdığım o anda sen bilincini kaybedip kollarıma yığıldın. Birden gülmelerin yerini ağlamalar sevinçlerin yerini hüzünler almışken ben, ben bu defa seni kaybettiğimi anlamıştım. Sen benden kopup giderken içimde şuramda tam şuramda bir şeyler kopup gitmişti. Sonra kendimi hastane koridorlarında beklerken buldum. Ve bir ses ilişti kulaklarıma. -nabız yok, arttırın 3-2-1 sessizlik... 3-2-1 sessizlik... arttırın 3-2-1 sessizlik haydi tekrar 3-2-1 sessizlik sessizlik sessizlik. Anlamıştım bu bir ölüm sessizliğiydi... bu sensizliğin sessizliğiydi... biliyordum... koridor da dizlerimin üzerine yığılırken sessiz ve sensiz ağlıyordum. Çok ağladım Sen gitmiştin Sen, elimde kalan yüzükle bir hastane koridorunla beni ölümle terk edip gitmiştin. Yokluğun o kadar acı ki ismini ağzıma dahi alamıyor, sana kadınım demekle yetiniyorum. Sen insanların anmaktan korktuğu Azraille karşılaşmışken ben canımı yakıyor diye adını ağzıma alamayacak kadar korkak bir adam olduğum için beni affet... Seni seviyorum... Bir solukta okuduğum bu parşömen kağıtları beni okuduklarımda yaşatırken ne kulaklarım dışarıda delice esen rüzgarı duyar olmuş nede gözlerim akşama dönen gündüzü fark eder olmuştu. Nutkum tutulmuş bir halde başımı kaldırarak ormanın rüzgar eşliğinde sergilediği dansını seyre daldım. Demek şu an oturduğum yerde yıllar önce yalnızlığıyla yaşayan bir adam oturmuş, yazmak için seçtiğim bu yeri seçmiş, kendisini ölümle terk eden kadınıyla olan yaşanmışlıklarını onunla konuşur gibi bu kağıtlara dökmüştü. Parşömenler parmaklarımın arasından kayıp masaya düşerken derin soluklar alarak okuduklarımın etkisinden kurtulmaya çalıştım. Buraya otururken yaktığım sigaram kül, hazırladığım bitki çayım da buz kesilmişti. Tek solukta okuduğum bu yazı süngeri suyu içerisine çektiği gibi beni içerisine çekerek önce hastane odasına ardından dar İstanbul sokaklarına ve yeniden hastane koridorlarına götürmüştü. Ellerimi çeneme koyarak bir süre boşluğa anlamsızca baktım. Sonra gözlerimi masamda ve çevremde gezdirdim. Her şey, her şey yerli yerindeydi. Derin bir iç çekerek; Ya ben ? Ben neredeyim ? Dedim. Ben bu hayatın neresindeyim... sol elimi parmaklarıyla şakaklarıma ufak bir masaj yapıp gözlerimi ovuşturdum. Dikkatimi yeniden toplamam zaman aldı. Ardı ardına birkaç defa gözlerimi kırpınca yandıklarını hissettim. Yoksa ağlamışmıydım.? Ve ağladığımın farkında varamamışmıydım.? Gözlerimde ıslaklık da yoktu. Yoksa yaşlanıyormuydum.? Aklar düşen saçlarım yaşlılığın belirtisiyken buna pek de şaşmaman gerekirdi. Sandalyemi geri iterek kalktım nice hayallere, nice yazılara şahitlik eden masamdan. Bir sigara yaktım sonra. Ardı ardına çekip dumanını savurdum salonumun karanlığa bürünmeye başlayan havasına. Pencere ile kapı arasında volta atmaya başladım. Birkaç adım atıp durdum sigaramdan derin nefesler çekerek dumanını yeniden savurdum hava. Şimdi salonumun karanlığında sigara dumanları cılız bir bulut oluşturmuş durumdayken, şöminedeki alevlerin aydınlığında cılız duman bulutlarının slow dansını seyre koyuldum. Ben cılız duman, hayat da o dumanı savuran güçlü bir rüzgardı... birden sigarayı tutan parmaklarımda bir yanık acısı belirdi. O an derin ir acı çığlığı atmak istedim ama kuru dudaklarımdan iniltiden başka Bir ses çıkmadı. Parmaklarıma yapışan izmariti aldığım gibi şömine alevlerinin arasına fırlattıktan sonra bitmek üzere olan paketimden yeni bir sigara alıp yaktım. O ana kadar sigara paketi üzerinde dikkatimi hiç cezbetmemiş bir yazı dikkatimi çekti. Paketi alıp dikkatlice okudum ''sigara içmek yavaş yavaş öldürür'' yazıyordu. ''iyi'' dedim, zaten benim de ölmek için hiç acelem yok. Yaktığım ikinci sigaramı dudaklarımın arasına alarak alevlerin karşısına geçtim. Gömleğimin üstten birkaç düğmesini açarak elimi kalbimin üzerine koydum. Her atışında kalp kapakçıklarımın açılıp kapanırken çıkarttığı ''lup dup, lup dup'' seslerini dinleyeme koyuldum. -öhhö öhhhööö derin bir nefes alarak kalbime hitaben -sen, dedim. Sen, ele avuca sığmayacak kadar küçük birşeysin ama derinliğin dipsiz kuyular gibi. Elimi içine soksam her köşeni milim yoklayarak bulsam, bulsam da söküp atabilirmiyim seni kor gibi yakan acıları.? Sanki cevap alabilecekmiş gibi çatık kaşlarımla kalbime sorular soruyordum. -hiç mi güzellikler açmaz sende.? -hiç mi bahçende çiçekler açmaz.? -hıı !? Cevap ver bana. -hiç mi açmaz. !? Yumruk yaptığım elimle bir suçluya vurur gibi vurmaya başladım. Cevap alamadığım, sormak isteyip soramadığım her soru için daha sert bir darbe indiriyordum. Darbeler öyle sertleşmişti ki -kalbim ''artık yeter, vurma'' dercesine hızla atıyordu. Dakikalar sonra nefes alışlarım değişince durdum. Darbeler kalp ritmimi bozmuştu. Kurumuş dudaklarımın arasından yayılan iniltilere gözlerimden akan sinir gözyaşları eşlik ederken gömleğimin iki yakasından tutarak zıt yönlere çekip yırtarak üzerimden çıkarttım . Kopan düğmeler sağa sola dağılarak düşerken elimde topladığım gömleğimi avazım çıktığı kadar bağırarak tüm gücümle şöminenin alevleri arasına fırlattım. Birden köşede duran radyo gözlerime ilişti. Gecen gece onu kırıp susturmak için kendime zar zor hakim olmuştum ama bu defa ölüm haricinde hiç Bir şey onu kırmaktan beni alıkoyamazdı. Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi aştıktan sonra onu tuttuğum gibi gömleği ateşe fırlattığım hızla yere çaktım. Her bir parçalı salonun odasına dağılırken Artık konuşamazdı ve o da artık kalbim gibi paramparçaydı... Neden !? Neden !? Neden !? -neden Allah'ım neden. ? İnsanların sevdiklerini kaybetmesi neden.? -insanların yüreklerine düşen bu amansız yangınlar nedennnnnn.? Balıkçı adamın gölde benimle beraber kurtarmış olduğu Annemle olan son fotoğrafımızı göğsümden çıkartıp sessizce ve uzunca baktım. Öptüm bir daha baktım. Bir vakit bu evde bir başkası sevdiği kadına yanmıştı bende şimdi sana yanıyor Baba'ma yanıyorum. Şimdi bende tıpkı o adam gibi bir fotoğraf karesiyle konuşuyordum. Yeryüzü çekilirken ayaklarımın altından dizlerimin üzerine yığıldım. Çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Saniyelerce, dakikalarca belki saatlerce...Biliyorum, bilmek de istemiyorum. Yoruldum, sadece yoruldum. Düşünmekten, düşlemekten, kendimden ve kendime dair olan her şeyden. Sahi Anne söyle bana nasıl unutulur düşünmek.? Gözlerim beden yorgunluğuma yenik düşmeye başlayınca alevlerin aydınlattığı eşyalarım bulanıklaşmaya başladı. Sonra tamamen kayboldu... Dizleri karnına çekik, iki eliyle göğsüne bastırdığı yıpranmış eski bir fotoğraf karesiyle bir çocuk saflığında uyuya kaldı bedenim... Karanlık bir oda da bir tepe lambasının altındaki sandalyede başı önüne düşmüş halde oturan biri var. Elleri ayakları bağlı değil ama bağlıymış gibi oturuyor. Ben karanlık odanın bir köşesinde duvara yaslanmış oturan adamı seyrederken, karanlığın bir diğer köşesinden orta yaşlı bir adam belirdi. Adamın yüzünü tam seçemiyordum ama beni meraklandıran bu değil, giydiği iki parçadan oluşan sade ve bazı yerleri ipekle kusursuzca işlenmiş kıyafeti ve kıyafetinin rengiydi. 35 yıllık ömrümde böylesine bir renk ve tasarım görmediğime yemin edebilirim. Garip bir şekilde adamın yüz rengi ve şekli giydiği kıyafetle hoş bir uyum içerisindeydi. Samimi bir yüz, alışık olduğumuzun dışında bir kıyafet ve odanın ortasında oturmuş bir adam. Köşeden beliren adam kararlı adımlarla odanın ortasında oturan adama doğru ağır ağır ilerleyerek adamın yarım adım kadar uzağında durduktan sonra eliyle adamın çenesinden tutup yüzünü yukarı doğru kaldırdı. Kalkan yüzü görünce sersemleyerek gözlerimin beni yanılttığını düşünüp ardı ardına kapatıp açtım. Gördüğüm yüz tüylerimi diken diken ederek beni şoka uğratarak kısa bir titreme sardı. Nutkum tutulmuştu. -bu, bu olamaz. Hayır, bu mümkün değil, dedim. Hemen ellerimle bedenimi yokladım. Başım, kollarım, bacaklarım ayaklarım hepsi yerli yerindeyken sandalyede oturan kişi nasıl ben olabilirdim. Bir şeyler söylemek istedim ama kımıldayan dudaklarımdan bir mırıltı dahi yükselmedi. Hemen aydınlığa doğru adım atmak için hareket etmeye çalıştım ama bu mümkün olmadı, bir santim dahi ilerleyemedim. Sanki yeryüzü inadına beni çekerek bulunduğum yere perçinlemişti. Yeniden ''heey sen kimsin !? Dokunma bedenime.!'' demek için konuşmaya çalıştım ama durum az öncekinden farksız olmadı. Umutsuzca ilerleme ve konuşma çabalarıma son vermek zorundan kalıp gördüklerimi korkakça seyretmekten başka bir seçenek olmadığını kabul ederek beklemeye koyuldum. Ya o adam bedenime zarar verip beni öldürürse !? Ya henüz gerçek mutlulukların bana uğramadığı hayatımdan beni alıp koparırsa.!? Soruları düştü, henüz gördüklerimi sindiremeyen uyuşuk aklıma. -hani, dedim. Hani senin hayattan bir beklentin yoktu.? -hani senin yaşamak ya da ölmek gibi bir kaygında yoktu.? Ne oldu da şimdi telaş eder oldun Mert.!? Diye iç sesime karşılık verdim. 9 yıl önce kendimi gölün soğuk sularına bırakırken Annemle olan son fotoğrafımı dalgalar benden alıp götürünce fotoğrafa ulaşabilmek için tereddüt etmeden ölüme nasılda kulaç attığımı hatırladım ve o an anlamıştım ki öldürmek istediğim bedenim değil düşüncelerimmiş. Yıllar sonra bunu yeniden hatırlamıştım. Her ne kadar bu hayatı yalnız yaşamayı tercih etmiş olsam da tüm yaşadıklarıma rağmen sevdiğimi fark ettim. Şimdi ne kadar güçlü olduğumu yeniden anlıyordum. Evet, ben güçlü bir adamım.! “Nereye giderseniz gidin, ama tüm kalbinizle gidin.” Konfüçyüs Motivasyon sihirli bir kelimedir. Bir işi yapmak, bir yere gitmek veya bir sürece başlamak gerektiğinde, konu her ne olursa olsun motivasyon ateşi olduğunda, yani içimizden gerçekten geldiğinde adeta bir sihirli değnek hayatımıza dokunur. O iş her ne kadar zor olursa olsun yapılır, o yol her ne kadar uzun olursa olsun gidilir… Önümüzde her ne engel olursa olsun, o aşılır ve süreç başlar. Peki bu motivasyon dediğimiz, elle tutamadığımız, gözle göremediğimiz kavram neye dayanır? Bu sorunun cevabı her birimiz için farklı olacaktır. Hemen kendimden bir örnek ile başlayayım… Benim en büyük motivasyon başkalarına faydalı olmaktır. En azından bir kişinin bile hayatına dokunabilmek, mutluluğuna katkıda bulunabilmek veya istediği bir yola girebilmesine destek olabilmek en temel motivasyon kaynağımdır. Her nereye bakarsak aynı muhteşemliği görmekteyiz. Güneşin doğuşu muhteşemdir, mevsimlerin oluşumu muhteşemdir. İnsan vücudunun mucizeleri, örneğin bir bebek dünyaya getirebilmek, kalp atışı ve her noktaya kanı pompalayabilmek, hücrelerin bölünebilmesi, bir şarkıyı duyabilmek, bir reçelin tadını alabilmek, ağlayabilmek, aşık olmak örneğin, her biri başlı başına muhteşemdir! Sonra okyanusun üstü, okyanusun altı, karanlıklar, rüzgar, yağmur, volkanlar, kutuplar, ıssız adalar, tropik ağaçlar, kumsallar ve burada daha sayamadığımız insan eliyle yapılmamış olan bu dünyanın yaradılışına dahil olan her şey ama her şey muhteşemdir. Ve öyle bir yaradılış matematiği uygulanmıştır ki her şey birbiriyle doğal bir denge halindedir. Hiçbir ağaç diğerini öldürmez, hiçbir gezegen fizik kuralları el vermedikçe diğerini kapatmaz, diğerine göre sadece ve sadece belirli bir rota üzerinden belirli bir hızda ilerler. Ve öyle ki dünya üzerinde yaradılışa dahil olan tek şey yaşamaya devam etmek için kurban olmak veya kurban etmektir. Bunun dışında öyle muhteşem bir matematik vardır ki evren, toprak, dünya, varlık tek kelimeyle muhteşem bir denge ile korunmuştur. işte burada bir yaratıcı devreye girip her şeyi açıklıyor. Evrenin bugüne kadar bilim gücü ile açıklanmış tüm kuram ve kavramlarında, yer çekiminin gücünden suyun kaldırma kuvvetine veya manyetik alanlardan ışık hızına kadar tüm bu bilimsel açıklamaların ardında muhteşem bir yaradılış dengesi tezahür etmektedir. Matematik tüm bu kavramların sayılara ve sayfalara dökülmüş hikayesini bizlere fısıldar. Peki daha yakından baktığımızda bu dengeyi matematik ile açıklamak mümkün müdür? Yüzyıllar boyunca bilim insanlarının evrendeki matematiği daha fazla anlayınca adeta büyülendikleri doğru mu? Veya şöyle soralım: Bizlere çok olağan gelen yukarıda saydığımız tüm güzelliklerin arkasında nasıl muhteşem bir akıl ve muhteşem bir hesap yatıyor? Evren ve tüm doğal akış nasıl matematikle yaratıldı? şüphesiz Allah en büyüktür. Şehrimden ayrılmadan önce hala insanların dillerinde dolaşan Babam kadar mücadeleci, Annem kadar duygusal ve merhametli bir adamım. Gölün dalgalarında ölüme kulaç atan o genç bendim, ruhumda, fıtratımda vazgeçmek yoktu. Yeniden kendimin farkına varmış olmamın verdiği güçle bu ana dönerken kendimi adamın yüzünü benim yüzümle karşı karşıya buldum. Bu defa olacakları korkakça değil cesurca seyre koyuldum. Adamın dudakları durmadan hareket ediyor hararetle bir şeyler söylüyordu. Aramızda 3-4 adım mesafe olmasına rağmen ben garip bir şekilde konuşulanları duymuyordum. Merakım beni öylesine çıldırtıyordu ki söylenenleri duyabilmek pahasına bir anlığına kulağımın bedenimden büyük olmasını diledim. İçim içime sığmazken bedenimi hala hareket ettiremiyordum. Bana saatler gibi gelen kısa bir zamanın ardından nihayet bir şeyler duymaya başladım. Şöyle diyordu garip giyimli adam; rüzgar ateşin gücünden az ise ateşi büyütür, çok ise söndürür. Hiçbir zaman sınırlarını aşan bir güç talep etme. Sönersin.! Gözlerimi araladığım da kendimi radyonun kırılmış parçaları arasında yerde buldum. Fotoğrafı hala sımsıkı göğsüme bastırıyordum ve avuç içlerim dahil olmak üzere tüm bedenim kanter içerisinde kalmıştı. Adamın son söyledikleri hala kulaklarımda yankılanıyordu. ''hiçbir zaman sınırlarını aşan bir güç talep etme sönersin'' bu sözün neden söylendiğini ne rüyamda nede şuanda kavrayabilmiş değilim ama eminim ki bu düş sıradan bir düş olmaktan çok çook uzaktı. Bedenimin bazı yerleri uyuşmuş bir halde yerden kalkarak sandalyeme oturdum. Bir sigara yakarak hayatımın dününü, bugününü ve yarınını düşünmeye koyuldum. Yıllar su misali akmış, suyun yolunu bulduğu gibi acı dolu 35 yıllık ömrüm de bir akmış bir durmuş vaziyette bugüne kadar gelmişti. Ellerimi iki kollu bir terazi gibi hayal edip bir avucuma acılarımı bir avucuma ise mutluluklarımı koydum. Gördüm ki acılarım taş, mutluluklarım pamuk ağırlığında. Dudaklarımın arasında sıkışıp kalan sigaramın külü havada süzülürcesine düşerken ''Mert'' dedim. Bu hep böyle böyle gider mi.? Sustum, kendi soruma cevap veremeden kendime sessiz kalarak sustum. Taşı at, kurtul, pamuğa sarıl. Az da olsa pamuğa sarıl Mert. Yaşadığın kayıplar Yaratıcının emriydi ama hayatını bu eve hapsederek yalnız yaşamayı tercih eden sensin. Bu şekilde hayatımın muhasebesini yaparken beni her zaman yalnız kalmaya, bardağa boş tarafından bakmaya meylettiren hislerim sinsice ''ama sen yalnızlık olmadan yapamazsın ki, yalnızlık iyileşme, kendin olman, özgür olmandır'' diyordu. Evet, belki ''kendim olmam, özgür olmam'' noktalarında haklıydı lakin iyileşme konusunda yanılıyordu. Çünkü hastaya verilen morfinin dozu aşılınca hastaya hastalığından daha büyük zararlar verdiği gibi ziyade yalnızlıkta insanı deliler deryasına çekerdi. Çünkü çiçeğe aşırı verilen suyun çiçeği çürüttüğü gibi insanı monotonlaştırarak diğer insanlardan uzaklaştıran bir hastalığa sebep olurdu. Çünkü hiçbir şeyin aşırısı iyi değildi. Sanırım şu karma düşünce denizimden çıkamayacağım. İyisi mi bu hayat muhasebemi daha sonra yapayım, deyip yerimden kalktım. İki dudağımın arasına sıkışıp kalan ve kurtulmak için can atan ıslak izmariti nihayet oradan alıp şöminenin alevleri arasına attım. Artık özgürdü. Özgürlüğünün bedeli yanmak oldu lakin artık özgürdü. Belki bende bağımlısı olduğum bu yalnızlığımdan kurtulmak için insanların arasına karışmak bana bir yanmak gibi gelecekti ama kurtulacaktım. Bence bedeli ne olursa olsun değerdi. Çünkü bazı şeylerin olması için de birçok defa bedel ödemek şarttı. Ellerimi belimde bağlamış pencereden ormanı seyrederken ''yalnızlık durağından binen bir yolcu olacağım. Artık yeni duraklara varmalıyım. İlerleyen hayatımda artık yalnızlık duraklarında inip yıllarca kalmak yok. Vakit, yalnızlık durağından ayrılma vaktidir.'' dedim kendimi motive etmeye çalışır bir ses tonuyla.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD