Ve ekledim: nedendir buraya bu alakan.?
Saniyeler dakikalara dönüşürken sorularıma hala cevap alamamıştım. Yoksa görüşmediğimiz sürece içerisinde bana karşı tavır mı almıştı diye düşündüm.
-ıhıım ıhımm diye, boğazını temizleyince nihayet ondan bir ses duyabilmek beni mutlu etti. Çünkü bu, sessizliğin bozulup bir şeyler söyleyeceğinin habercisiydi. Sırtı bana dönük halde;
-insan, şurada gördüğün çiçeklere bitkilere benzer evlat. Sularını fazla verirsen ne olur.?
Cevap vermeme fırsat kalmadan söze devam etti.
-çürür
az sularsan ne olur?
-Kuruyup gider. Söyledikleriyle ses tonu bir alçalıp bir yükselen Pala dayı soru cevap tarzındaki konuşmasını bana sırtı dönük bir şekilde sürdürmüştü. Ben ise elim işte kulağım Pala dayıda onu dinliyordum.
Biliyorum kara bulutların yağmur yüklü olduğu gibi bu söylediklerinde de hüzünlü manalar yüklüydü.
Sustu, bir an göz ucuyla dönüp ona baktım. Neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Bu huzur veren ortama bir süre sessizlik çöktü. Karabulutların yüreğimize toplandığını ikimizde hissedebiliyorduk.
Yeniden konuştu;
-insan, dedi tok sesiyle. İnsana, seni hiç terk etmeyecekmiş gibi, kalbin dur durak bilmeden kanı pompaladığı gibi
sevgi pompalar ve onu sevgi okyanusunda boğarsan senden bıkarak uzaklaşır. Yine insana çölde nadir bulunan su kaynakları gibi nadiren sevgi verirsen sevgisizliğinden yılar ve güneşin suyu buharlaştırıp kuruttuğu gibi sana olan sevgisi de kuruyup gider. Bundan dolayı ne az ne de çok. Yeteri kadar ilgi yeteri kadar sevgi...
işte insan ! İşte bitki !
O da benim gibi yıllarını yalnız yaşayarak geçiriyordu. O sözlerini bitirirken derin bir çekerek yüzünü bana döndü. Görüşmediğimiz üç aylık zaman zarfında yüzündeki kırışıklıkların artmış olması yaşlılığını iyiden iyiye yansıtıyordu ama bedeni ve sesi hala dinçti. Bende bedenen ona dönerek ''dayı'' dedim. Bazılarımız şiirlere bazılarımız şarkılara, kitaplara tutunuyor sende, sende derken ellerimi kaldırıp bitkileri, başımızın üzerinde ötüşerek uçuşan kuşları işaret ederek buraya tutunmuşsun. Sanırım artık insan tutunamıyor insana... şimdi yüzlerimiz aylar sonra yeniden görüşmenin verdiği mutlulukla tebessümler saçıyordu. Bir baba ve bir oğul edasıyla kucaklaşıp sarıldık.
Dakikalarca...
çıt çıkarmadan...
sessizliği, ağlamaklı sesiyle pala dayı bozdu.
-Hoş geldin evlat
yutkunarak
-hoş gördük dayı, dedim.
Bazen insanın birine sarılmaya o kadar çok ihtiyacı oluyor ki...
şöyle diyordu isimsiz şair;
-sarılmak iki ruhun birbirine merhem olma çabasıdır...
Biz de Pala dayıyla yalnızlık yaramıza merhem oluyorduk.
Birlikte kendisi için yaptırdığı locasına geçtik. Dışarıda nazenin zarifliğiyle kar taneleri yeryüzüne inerken biz de sobamızın üzerinde demlenen çayımız ve pişen kastanelerin yaydığı o tatlımsı koku eşliğinde araladığımız muhabbet kapısından içeri daldık. O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Kah ağlaştık kah gülüştük.
Kar tanelerinin arasından sızarak yüzümüze vuran gün ışığına doğru elinde tuttuğu çay bardağını kaldırarak
evlat, dedi pala dayı. Gözü elinde tuttuğu bardağa bakıyordu.
Su sıcak ve kaynardı. Önce direndi çay, salmadı kendini. Bununla baş edebilirim diye düşündü. Ne de olsa bahçesinde dalından kopmadan önce ne fırtınalar ne seller atlatmıştı. Sonra tek damla su, hayır hayır ! Su değildi bu. Emindi kendinden. Tek damla göz yaşı tek damla hayat. Sonra direnmekten vazgeçti çay. Sonra ne mi oldu.? İçi dışı bir dost, sarmaladı beni. Ateşmi ateşi belledi o da ısındı demir gibi...
sustu
sustum
sustuk.
O beni elinde tuttuğu çay samimiyetinde bir dost bellemişti. Bu söylediklerini çok iyi anlıyordum.
Bardağında ki çaydan son yudumunu aldıktan sonra zarifçe masaya bıraktı. Oturuşunu dikleştirdikten sonra el parmaklarını bir birine perçinleyerek
- soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm, dedi öksürerek. Sonra gözleri camdan dışarı takıldı.
Cam kenarı yalnızlık yaşıyorum evlat diye ekledikten sonra manalı bir sessizliğe gömüldü. Tek bir cümle dahi olsa birşeyler söylemek, konuşmak istedim ama boğazım çöller gibi kup kuru kesilmişti. Yutkunamadım bile...
Karşımda 60 yıllık koca bir çınar duruyordu. Malı mülkü, 2-3 ailenin yaşayabileceği kadar koca bir evi olup dünya da geçim derdi olmayan bir çınardı o. parasıyla herşeye sahip olabilir her ihtiyacını giderebilirdi ama Bir şey tek Bir şey hariç. Yürek yalnızlığını...
geride bıraktığımız 4 yılda ailesine dair bir söz dahi etmemişti. Ailesi nerede ya da onlara ne oldu ya da bir ailesi oldu mu. Bunlara dair en ufak bir söz etmemişti. Yüreğinin cayır cayır yandığının farkındaydım ve yürek yangınının sönmesinin imkansıza yakın olduğunu da bilidiğim için bu konulara dair Bir şey sormamıştım. Belki bir gün o da hikayesini anlatır
kim bilir...
hafiften kararmaya başlayan hava gitme vaktimin habercisiydi. Bir sonra ki görüşmemiz aylar sonra olacaktı. Oldum olası veda fasıllarını sevmem. Vedalar benim için hep acıydı. O anda ağzımızdan çıkan cümleler saki karşımızdakiyle son görüşmemizmiş gibi sarf ediliyordu ve vedalardan sonra kavuşmalar pek nadir olurdu benim hayatımda.
Sanırım veda faslını asla sevmeyeceğim.
Bir birimizi Allah'a emanet ettikten sonra veda sözleriyle ayrıldım oradan. Gariptir ki şu dünya da sevmediğimiz şeyler hep başımıza gelir.
Tutunmaya çalıştıklarımız bizden uzaklaşır, uzaklaşmaya çalıştıklarımız ise dibimizde biter. sonra söze şöyle devam etti Sinan;
Var mısın?
Her şey çok kötüyken bile umudunu sarıp sarmalamaya.
Yeniden yeşersin diye tohumlar ekmeye, dört bir yanına. Emek emek büyüyebilsinler diye, elinden ne gelirse yapmaya.
“Yandım, bittim, tükendim” dediğin anda, tek başına altından kalkmaya çalışmak yerine yardım istemeye.
Kendini ihmal etmemeye.
“Sen iyi olacaksın ki, dışarıya faydan dokunsun” sözünü hep hatırlamaya.
Önce kendini, sonra dünyayı iyileştirmeye.
İki yanı söğüt ağaçlarıyla sıralı olan evimin karlı yolunu aşıp evime vardım. Ardımdan hışımla kapımı kapatırken içeriye bir adım dahi atamadım. Sanki yer çekimi bedenimi, tonlarca ağırlığı çekiyormuşcasına beni olduğum yere sabitliyordu.
-neydi ansızın yüreğime çöken bu ağırlık ?
-ah hayat sen çekilmez bir sancısın...
ayaklarım altımdan çekilirken yaslandığım ahşap kapımdan yere doğru yığılmaya başladım. Gözlerim bu evde ben haricinde nefes alan bir canlı arıyordu. İlk defa tercihim olan yalnızlık canımı kırbaçlanıyormuşçasına acıtıyordu. Yüreğime, her göz kırpışım bir kırbaç darbesinden farksız gelirken birden bu halimin sebebi aklıma damla damla sızmaya başladı. Dün bu evde Sinan vardı ve bugün ise ben tam 29 gün sonra evimden dışarı çıkmıştım. Son 6 ayda sadece iki insanla birer defa oturup uzun uzun ettiğimiz muhabbet gamlı ruhuma morfin kadar tesir ederken, susuzluktan çatlamış toprağın suyla kavuşurken suyu içine çektiği gibi insan muhabbetine susamış olan yüreğim de o muhabbetleri içine çekmişti. Şimdi ise morfine alışmış bir hasta gibi daha fazlasını istiyordu. Her ne kadar ben yeni yeni farkına varıyor olsam da yüreğim beynime uzun bir zaman daha başkalarıyla görüşme olmayacağının sinyallerini verip bu halime isyan ettiriyordu.
Anlıyorum, yeni yeni anlıyorum. Benim de en az yüreğim kadar yorgun...
kıvılcımlar saçarak yanan odunlar gibi bende de bir takat kıvılcımı belirince yığıldığım kapı dibinden kalkarak yağan kardan ıslanmış olan kıyafetlerime aldırmadan hatta üzerine yapışan karların yeni erimeye başladığı botlarımı dahi çıkartmadan geçtim şöminenin karşısına.
Yaşadığım yer, tanıdığım insanlar, yeterince uzak değilmiş gibi uzaklara daha da uzaklara gitmek kaybolmak istiyordum...
ansızın canım bir parça müzik dinlemek çekti ne çalarsa diyerek bir kol mesafesinde duran eski radyomu kapıp frekanslarını karıştırmaya başladım. Fon müziği çalan bir kanal yakalayınca oturduğum yere iyice yayılıp gözlerimi kapatarak kendimi müziğin akışına bırakmıştım ki birden biti verdi ve kısa bir cızırtının ardından bir şarkkı müziği çalmaya başladı. Ardından yeniden bir cızırtı kulaklarımı tırmalıyormuşçasına şarkıyı böldü. Dakikalar sonra cızırtı keslince şarkı devam etti ama şarkının başını kaçırmıştım. Duyduğum ilk sözleriydi
'' fakat devam eden bir hayat var
güçlü olmak gerekiyor'' diyordu radyonun tozlu hoparlöründen çıkan ses. Bu sözler gözlerimi açmıştı. Kısa bir duraksamanın ardından
'' elbette sonu geliyor yalnızlığın
elbette geliyor''
· hayırrr gelmiyor! Diye mırıldanarak karşılık verdim oturduğum yerden.
· ''bir vakit başkası seini sarıyor
· umut yenileniyor''
yayıldığım yerden doğrulup gözlerimi kısarak radyoya diktim.
· Hayırr, hayır yanılıyorsun sarmıyor.
Sanki beni duyuyormuşçasına radyoyla konuşuyordum. Allah'ım yoksa var olan akıl sağlığımı mı yitiryordum ? Bir deli gibi radyoyla konuşuyor ve heran kavga edecekmiş gibi duruyordum.
Sonra şöyle devam ettiğ radyoda ki şarkıyı söyleyen kadın
· ''ağladığına yanıyor insan ağladığına yanıyor''
bu sözler kulaklarıma ilişip yüreğime doğru giden yolu tamamlayarak yüreğime dokunurken gamlı gözlerimi çevreleyen kirpiklerimden süzülen yaşlar yanaklarıma düştü. Sandalyemden destek alarak ayağa kalktım. Ağırlaşmış kulaklarım artık şarkı sözlerini artık net seçemiyordu. Bir arada ayakta dikilip kaldım ve o an kulağıma
· '' zaman geçiyor öyle böyle geçiyor
· her şey anılaşıyor''
evet ! Her şey anılaşıyor. 35 yıllık ömrüme sığdırdığım sevinçlerim, hüzünlerim, birlikte vakit geçirdiğim insanlar ve en önemlisi Annem & Babam ve geride bıraktıklarımla beraber yalnız yaşadığım son 9 yılım...
şuan hepsi bir anıdan ibaretti. Şarkı adeta benimle konuyordu ya da ben mi onunla konuşuyordum bilemiyorum. Sanırım ikimiz de bir birimizle konuşuyorduk...
sözlerin tesir ettiği yüreğim bir tandan hüznü yaşarken karşımda benimle konuşan bir insan varmış gibi bir havaya büründüğüm için de bir nebze de olsa sevinç yaşıyordu. Hüznün ve sevincin harmanlanarak yaşattığı karmaşık bir duygu bürünürken öfkelenmeye başladım. Çünkü az sonra şarkı bitecek ve ses kesilecek ve ben yaşadığım minicik sevinci yitirecektim. Ne vardı da yayıldığım yerde şarkı eşliğinde biraz dinlenebilseydim. Çok mu şey istemiştim ?
Eve girerken kapının dibine yığıldığım gibi dakikalardır kımıldamadan dikildiğim yerde yere yığıldım. Duyduklarım yüreğime korlar salsa da karşılıklı konuşma havasına büründüğüm şarkı ''belki az sonra yeni ve güzel bir şarkı çalar ve bende onunla güzel şeyler konuşurum'' ümidi radyomu parçalara ayırma öfkemi dizginliyordu. Sonra bir mumun alevi kadar zayıf olan ümidim az sonra devam eden o şarkının sözleriyle söndü.
· bazen gidesin gelir uzak ülkelere
· bazen sığınasın gelir''
bu demin benim buralardan gitmek için aklıma düşen fikrimdi. Yoksa göremediğim güçler düşüncelerimi mi okuyarak şarkıya mı döküyordu?
· Yoksa bu bir tesadüfmüydü?
· Yoksa ben aklımı mı yitiriyordum?
''bir değer tutar seni sımsıkı
· sonra kalasın gelir''
· bu şarkının son sözleriydi ve sustu kadın. Radyoda sustu ve bir daha çalmadı.
Ve ben yıldığım yerde yüreğim yorgun, bedenim yorgun olarak uyuya kalmışım.
Radyo cızırtılarını duymadan güzel bir şarkıya ulaşamamış insan bütün bu yıkıntıların ardından güzel şeyleri bulabilmeyi buna benzetiyorum. Gözlerimi açdığımda dün geceyi anımsadım. Bedenim uykuyla dinlenmeden ziyade, dahada yorulmuş gibiydi.
Kalkıp pencere kenarına vardım. Dışarıda loş bir hava var, duvar saatim 5:40'ı gösderiyor ama sabahın mı akşamın mı bilemiyorum. ''neyse'' dedim. Hava daha da kararırsa akşamın aydınlanırsa sabahın 5:40'ı olduğunu anlayacaktım. Sahi bunu neden dert ediyorum ki sabahında akşamında benim için ne önemi vardı...
ayaklarımı yerde sürüye sürüye banyoya gittim. Sıcak bir duşun ardından kıyafetlerimi değiştirince kirli pencerelerimden sızan cılız gün ışığı bana sabahın 5:40'ı olduğunu öğretti. Midemin gurultusu kulaklarımı tırmalayınca her zamanki gibi tek kişilik kahvaltımı yapıp salon geçtim. Yağan kar esen rüzgarla iş birliği ediyormuşçasına tipi oluşturmuş 15-20 metre ötemde başlayan ormanı görünmez kılıyor, dün pastırma yazı yaşatan hava bugün mevsim soğukluğunun hakkını veriyordu. Gece botlarımdan akan çamurların sindiği dokuma halımı sildikten sonra şöminedeki külleri temizleyip gür bir ateş yaktım. Bu evde geçirdiğim 9 yıllık zamanda çatı katıma hiç uğramamıştım. İnsan evinde ne olup bittiğini merak etmez miydi? Etmemiştim işte...
Ahşaptan yapılma döner merdivenin basamaklarını birer birer tırmanırken '' her an çökebilirim'' dercesine gıcırdıyordu. Merdivenlerin bitimindeki küçük sahanlığa vardığımda karşımda boyası çatlamış ve tek kişinin anca geçe bileceği genişlikte eski bir kapı gördüm tokmağından çevirip açmaya yeltendim ama tokmak elimde kalacakmış gibi gevşek duruyordu. Köşe bucaklarının örümcek ağlarıyla çevrili olduğu kapı açılmamak için direniyordu. ''anahtarı buralarda olmalı'' diye mırıldanarak gözüme ilişen kapının üst kısmındaki boşluğu parmaklarımla yokladım. Örümceklerin yoğun olarak ördüğü boşlukta elime ilişen şeyi alıp beni huylandıran ağlardan elimi sıyırıp çıkarınca elimde paslı bir anahtar duruyordu. Pasın direncini kırdığı demir anahtarı yuvasına yerleştirirken kırılmaması için yavaşça çevirdim. Paslı anahtardan küçük bir ''klik'' sesi gelmesiyle kapı gıcırdayarak açıldı. Açılan kapı ardında tabandan tavana kadar üçgen bir pencere ve önüne yerleştirilmiş iki adet tek kişilik deri koltuklar ve yuvarlak bir 3 ayaklı sehpa duruyordu ve her tarafın örümcek ağlarıyla örülü olduğu tozdan bir dünya vardı. Burası benim gelmemle 9 yıldır hiç açılmamıştı ve kim bilir benden önce daha kaç yıl kilitli kalmış kendi haline terk edilmişti. Bir yandan bastığım yerlerden küçük toz bulutları kalkıp havanın pusuna karışırken bir yandan da ayak seslerimi yutuyordu. İçeriye ferahlık veren ama tozdan ve ağlardan şu an o işlevselliğini yitiren pencere kenarına vardım. Her adımımda yayılmaya başlayan gıcırtılar merdivenlerin buradan daha sağlam olduğu hissini veriyordu. Aklımda biran ''zemin kendimi kalkan toz bulutları eşliğinde salonumda bulursam'' diye kötü bir düşünce belirdi. Eğer burayı kullanmak istiyorsam günlerce sürecek bir temizlik savaşı vermeliydim
ve bunun içinde Sinan'dan yardım istemem gerekecekti. Eminim o da burayı sevecekti. Çünkü beni her ziyaret edişinde burayı kullanmaya ne zaman başlayacağımı sorup duruyordu. Buranın puslu havasını biraz olsun dağıtmak için pencereyi açıp havalandırmak istedim.
-haayy Allahhh
pencereden giren ve adeta kutup soğukluğunu hissettiren rüzgar, yerde usulca duran toz tabakasını nefes almamı güçleştirecek kadar kaldırınca hemen pencereyi kapattım. Birkaç soluğun ardından
oldumu şimdi, diye kendime kızdım. Neyse burayı daha sonra havalandırsam iyi olacak. Çatı katı sanki kendisine dokunulması istemiyordu. Kısa bir sessizliğin ardından bu kasvetli ortam beni darlayınca daha sonra gelmek üzere kapıya yöneldim. Ardına kadar açık duran kapının ardında gizlenen ikili bir kapak dikkatimi çekti. Karşımda taş duvara gömülü olarak tasarlanmış bir dolap duruyordu. Kapakları yavaşça aralayıp açtım. İçerisinde özenle katlanmış kolları tüllü birkaç parça çiçekli kıyafet, eski moda bir çift siyah kadın ayakkabısı ve tozların örttüğü ağzı hasır iple bağlanıp mumla mühürlenmiş ceviz ağacından yapılma bir sandık duruyordu. Gördüklerim ''burada daha önce bir kadın mı yaşıyordu.?'' sorusunu aklıma düşürdü. Sandığın bu şekilde özenle bağlanarak yerleştirilmesi içimde, içindekilerine karşı müthiş bir merak uyandırınca sandığı gömüldüğü toz dünyasından çekip aldım. Dışarıdaki tipiden sıyrılıp ince ince içeriye sızan zayıf gün ışığından faydalanmak için pencerenin kenarına vardım. Sandığı sehpanın üzerine koyarken '' vaktiyle kime aitse çok özel biri olmalı'' diye düşündüm. Bir elim cebimde bir elim sakalımdayken meraklı gözlerle sandığa bakıyordum.