12.Bölüm
Doğan’ın Anlatımı
Töre nedir? Töre, düzen tertibi için, atalardan gelen ve nesilden nesile aktarılan görünmez bir sözleşmedir. Eski zamanlarda, yazılı kanunların olmadığı dönemlerde, toplumun düzenini sağlayan, haksızlığa uğrayana bir kalkan, suç işleyene karşı ise keskin bir hançer olan bir öz yasaydı. Adaletin bir mührüydü adeta…
Ancak şimdi, bu ağır salonun havasında asılı duran töre, o eski amacından çok uzakta, başkalaşmış bir haldeydi. Bir toplumu ayakta tutmak için değil, bir sevdayı toprağa gömmek, adalet dağıtmak için değil, iki gencin ölüm fermanını vermek için toplanmıştı. O keskin hançer, artık masum yüreklere çevrilmişti.
Salondaki her nefes, Berat’ın ve Dilan’ın hayatından çalınan bir saniye gibiydi. Havada asılı duran ölüm kokusu, onların masum sevdasının üzerine bir bulut gibi çökmüştü. Nida’nın gözlerinde gördüğüm o derin hüzün, sadece abisi için değil, bu toprakların sevdayı nasıl boğduğuna dair acıyı anlatıyordu. Ben, bir asker olarak masumları korumak için ant içmişken, burada birbirini seven iki gencin kaderi, kendilerine ağa denilen bu adamların dilinin ucundaydı ve ben buna seyirci kalmak zorundaydım. İçimde, çaresizliğin ve öfkenin garip bir karışımı kabarıyordu.
Mahmud ağanın konağındaki gerilim her saniye daha da artarken, Rezan ağanın gelmesiyle toplantı başlamıştı. Aklımda onlarca soru varken, ben sadece Mustafa’nın sürprizine güveniyordum. Mahmud ağanın gür sesiyle konuşmaya başlamasıyla bütün uğultular sessizliğe büründü.
“Ağalar, bugün burada Azad ağanın, daha önceki toplantıda aldığımız kararın uygulanmadığı şikayetiyle toplanmış bulunmaktayız.” Dedi ve Miran ağaya dönüp;
“Miran ağa aşiretin hükmünü neden uygulamadığın ile ilgili açıklaman nedir?” diye sordu. Söz hakkı Miran ağaya geçince derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.
“Mahmut ağa beni herkes tanır ve sözümün eri olduğumu da bilir. Aksini söyleyecek bir kişi var mıdır?” dedi kalabalığa bakarak.
Herkes kafasını sallayıp bir uğultu şeklinde “yoktur” dediler. Bunun üzerine konuşmasına devam etti.
“Öyleyse neden uymadığımı da duymak isteyeceksinizdir. Nida’yı buraya Berdel hükmü için getirttim ama Nida 2 ay önce bizden habersiz bir şekilde Doğan ile evlenmiş” dedi beni göstererek. Sonrasında ise yine uğultular yükselmeye başladı.
Mahmud ağa kalabalığı susturup konuşmaya başlayacağı sırada Siraç söz hakkı istedi.
“Bize de aynı yalan söylendi ama bu doğru değil. Nida’nın hastanesinde 1,5 yıldır temizlik görevlisi olarak çalışan ve buralı olan Cemil ile konuştum. Nida’nın kimseyle evlenmediğini, onun yanında hiçbir erkek görmediğini söyledi. Kendisi de burada” dedi Cemil olduğunu anladığımız adam ayağa kalktı. Benim yüreğim ağzıma gelmişti ki Mustafa eliyle dizime vurup sakin olmamı söyleyen bir bakış attı.
Adamın Siraç’ın sözlerini desteklemesiyle birlikte Mustafa söz hakkı istedi ve yanında getirdiği çantadan çıkardığı evlilik cüzdanı ve fotoğrafları Mahmud ağanın önüne bıraktı.
Mahmud ağa evlilik cüzdanını inceledi ve resimlere baktı. Sonra da Mustafa’ya söz hakkı verdi.
“Doğan askeriyede önemli konumda olan bir askerdir. Düşmanları çok fazla ve bu nedenle ailelere söyleyene kadar ilişkilerini gizli tutmak zorunda kaldılar. Bunu Nida’yı korumak için yaptı. Herkesin gördüğü alanlarda bir arada durmadılar ve evlilikleri de gizli saklı oldu. Bu nedenle onları tanıyan kimsenin haberi olmadı. Kendi ailesinin bile. Size verdiğim evraklardan evliliğin resmi bir şekilde 2 ay öncesinden gerçekleştiğini görebilirsiniz. Kimse kimseye yalan söylemiyor” dedi Siraç’a bakarak. Evlilik cüzdanına ve resimlere, diğer ağalarda bakıp onayladıktan sonra Mahmud ağa tekrar konuşmaya başladı.
“Evet bu evraklarda evlilikte gerçek. Mesele bu noktada değişiyor. Bu durumda Berdel hükmü ortadan kalmış olur. Diğer mesele gelecek olursak Berat ve Dilan’ın kaçarak töreye aykırı davranmalarını tekrar konuşalım. Bu durumda ikisinin de ölüm emri verilecektir. Siz ne dersiniz ağalar!” dedi diğer ağalara bakarak.
Ne kadar da kolaydı birbirini seven iki insanın ölüm emrini vermek. Kamuflajlı bir şekilde burada olmasak bile asker olduğumuzu bilmelerine rağmen çok rahat bir şekilde bu konuyu gündeme getirebiliyorlardı. Görevdeyken, bir canı kurtarmak için verdiğimiz onca mücadele, döktüğümüz onca ter aklıma geldi. Asker oluşumun verdiği tüm yetki, bu töre duvarı karşısında çaresizce eriyor, içimde sadece boğucu bir yetersizlik hissi bırakıyordu. Ayağa fırlayıp hepsini parmaklıkların ardına atmak vardı ama şu an susmak zorundaydım. Hiç istemesem de...
Derin derin nefes almaya başladım.
Salonda yükselen uğultu ve Azad ağanın söz hakkı istemesiyle kalabalık yine sessizliğe büründü.
“Ben kızımı geri almak istiyorum. Her iki taraftan da kan dökülmesin” dedi Azad ağa ama Mahmud ağa bunu kabul etmedi.
“İmam nikahı kıyılmış ve o artık evli bir kadın. Baba evine ya kefenle girer ya da kocası onu boşarsa girebilir” dedi Mahmud ağa ve salonda uğultular tekrar yükseldi. Tüm bu süreçte sessiz kalan Rezan ağa konuşmak için söz istedi.
“Sevda hiçbir zaman ölüm sebebi olamaz ve olmamalı da. Ortada namus meselesi de yoktur. Kız kendi isteğiyle kaçmış ve sevdiği adamla evlenmek istemiş, adamın ailesi de kızı bağrına basmış. Bu durumda berdel hükmünün verilmesi bile gereksizken, karardan çok önce diğer gençlerin evlenmesiyle zaten bu hüküm geçersiz olmuş.”
“Kudani aşiretiyle kan davamız var. Bu nedenle Berdel hükmü verildi” dedi Siraç öne atılarak.
“Sıra ona da gelecek. Tüm konuları çözüm için tek tek ele alıyorum.” Dedi Rezan ağa ve Siraç’in yerine oturmasıyla konuşmasına devam etti.
“Karşı taraf evliliğin yalan olduğunu öne sürüyor. Her ne kadar az önce evraklarla ispat edilmiş olsa da ortada bir şüphe tohumu varsa bu konu üzerinde durmalı ve bu şüpheyi ciddiye almalıyız. Basit bir şekilde iki taraf için şöyle bir çözüm sunulabilir. Eğer bu gençler sahte bir evlilik yaptıysa elbet boşanacaktır. Bu durumda berdel hükmü tekrar geçerli olur. Eğer boşanmazlarsa bu durumda evlilik gerçektir ve bu mesele burada kapanır. Bu konuda aynı fikirde miyiz?” dedi Siraç’a bakıp cevap bekler halde.
Siraç afallamış bir şekilde de olsa ayağa kalktı. Evliliğimizin sahte olduğuna o kadar emindi ki, tereddüt etmeden
“Kabul. Hepiniz şahitsiniz. Ben haklıysam ve boşanırlarsa, berdel hükmü geçerlidir” dediğinde herkes bunu onayladı. Ben hariç…
Bakışlarım sert bir şekilde ona döndü. Siraç’ın gözleri ise keskin bir bıçak gibi beni kesmek istiyordu. Bu duruma dayanamıyordum. Tam bir şey söylemek için kalkıyordum ki Mustafa beni durdurdu. Kulağıma eğilip.
“Karışma. Buradan çıkana kadar sakin durmak zorundasın. Berat’ın hayatı buna bağlı”
“Ne konuştuklarını duymuyor musun? Benim karımın boşanma pazarlığı yapılıyor”
“Bana güven ve karışma Doğan” dedi Mustafa ve ben kendimi sakinleştirmek zorunda kaldım. Bu sırada Rezan ağa konuşmaya devam etti.
“Az önce Agir aşiretinin de söylediği gibi, ortada bir kan davası var ve öğrendiğim kadarıyla sıra Kudani aşiretinde. Onlar kan dökmemeyi seçmiş ve barışçıl bir adım atmışlar. Dilan ve Berat’ın evliliği bu kan hakkını ortadan kaldırmalı ve barış ilan edilmelidir. Her iki taraf için de uygunsa bu konu üzerinde durulmalıdır” dedi ve kendinden emin bir şekilde arkasına yaslandı.
Rezan ağanın kim olduğunu ve ne amaçladığını çözememiştim. Dost mu düşman mı belli değildi. Bir yandan onların tarafını tutarken, diğer yandan bizim tarafımızda görünüyordu. Buraya neden geldiği ise hala merak ettiğim bir konuydu.
Salonda yine uğultu yükselirken Siraç’ın yüzünde şaşkınlık ve öfke aynı karelerde geziyordu. Bu evliliğin sözde bir yalan olduğunu düşünmüş olacak ki kanıtlayacağımızı hesaba katmamıştı. Tek korkum ise bu boşanma şartını bir umut olarak görmesi ve başımıza bela olması yönündeydi.
Mahmud ağanın gür sesiyle salon susturuldu.
“Azad ağa ve Miran ağa, Rezan ağanın söylediklerine katılıyor musunuz? Bu evlilik aranızda barışı sağlayıp kan davasına son verebilir mi?” dedi ikisine bakarak.
“Bizim için uygundur. Dilan benim gelinim ve kızımdır. Ailesi de dünürüm” dedi Miran ağa, Azad ağaya bakarak.
Azad ağa ise Siraç ile kulaktan kulağa kısa bir konuşma yaptıktan sonra
“Bizim için de uygundur” dedi ve diğer ağaların onayıyla karar barış olması yönünde sonuçlandı.
Bu sonuca Miran ağa bile şaşırmıştı. Tek merak ettiğim şey ise boşanmanın hiçbir zaman olmayacağını Nida duyunca ne tepki verecekti.
Kalabalık hareketlenmeden Mahmud ağa son bir şey söylemek için elini kaldırdı.
“Haydin o zaman sarılın da barışınızı hepimiz görelim” dedi ve herkesin ayaklanmasıyla, Miran ağa ve Azad ağa birbirlerine sarıldılar. Aynı şekilde Azad ağanın oğulları ve Miran ağanın oğulları da birbirlerine sarıldı.
Sarılma sırası Siraç ile bana gelmişti. Kalabalığın içindeydik ve hiç istemesem de ona sarılmak zorundaydım. Sarıldığımız sırada kulağıma
“Bu iş burada bitmedi komutan. Nida er ya da geç benimle evlenecek” dedi
Bu duyduğumla öfkem tavan yapmıştı. Şu an bir barışın eşiğinde olunmasa onu öldüresiye dövebilirdim. Ona kafa atmamak için kendimi zor tutmuştum. Burnumdan soluyor, sinirden kabarıyordum. Sıktığım yumruğum nedeniyle elim bembeyaz olmuştu ki Mustafa devreye girdi. Beni oradan uzaklaştırıp Rezan ağanın yanına getirdi.
Bizi tanıştırdı ve bu beni biraz sakinleştirmişti. Rezan ağa, benim yaşlarımda gür siyah saçlı, esmer ve sakallı bir adamdı. Boy olarak benden kısa olsa da iri yarı görüntüsü ile girdiği ortamda heybetini gösteriyordu.
Onunla ilgili sonradan öğrendiğime göre Miran ağa ve Rezan ağa zaten birbirlerini tanıyor ve ailecek görüşüyorlarmış. En son 1 ay önce Rezan ağanın aşireti olan Şemli aşiretinden, Kudani aşiretine gelin gelen bir kızın düğünü için buraya gelmişler. Eşi Hazal’ı ve oğlu Firaz’ı, Miran ağanın konağına bırakıp toplantıya gelmiş.
Konaktan çıkıp arabaya doğru giderken Siraç’la tekrar göz göze geldik. Bakışlarındaki hırs kendini ele veriyor ve durmayacağının sinyalini veriyordu. Ne yaparsa yapsın Nida artık benden başkasının olamazdı. O da elbet bu gerçekle yüzleşecekti.
Konağa geldiğimizde herkes bizi sevinçle karşıladı. Barış kararı alınmış, Dilan ve Berat’ın evlilikleri onaylanmış ve ölüm tehlikeleri ortadan kalkmıştı. Konakta bayram havası eserken ben Rezan ağanın söylediğini Nida’ya nasıl açıklarım onu düşünüyordum. Artık evli kalmak zorundaydık.
Merak ettiğim asıl konu ise Miran ağa bu kadar kesin bir şekilde aşiretin kararın değişmeyeceğini bilirken, sonuç nasıl bizim lehimize dönmüştü.
Bunun cevabını ise Rezan ağa, ben ve Mustafa baş başa oturduğumuzda öğrendim. Meğer Mustafa, aşiret toplantısı için Yiğit albayı aramış ve yardım istemiş. Yiğit albayda Rezan ağadan toplantıya gitmesini ve olayın bizim lehimize sonuçlanması konusunda yardım etmesini istemiş. Bunu kabul eden Rezan ağa, önce toplantıyı yöneten kişinin yani Mahmud ağanın açığını araştırmış ve bulmuş. Bu açıkla birlikte Mahmud ağayı kibarca tehdit edip, sonucun barışçıl ve ölüm olmayacak şekilde sonuçlanması için ona destek vermesini istemiş.
Diğer ağalar zaten Miran ağayı seven sayan kişilermiş. Sadece Mahmud ağa tarafsız görünse de Azad ağanın tarafındaymış ve daha önceki toplantıda, berdel hükmünü de o ortaya atmış.
Rezan ağada dikkatimi çeken diğer bir konu ise onun kullandığı sembollerdi. Bize verilen tüm teknolojik aletlerde, Zülfikar kılıcının resmi şeklinde bir amblem vardı. İşte bu amblemin aynısı Rezan ağanın yüzük ve çakmağındaydı. Dikkatimi çeken bu durumu sormadan edemedim.
Üstü kapalı bir şekilde “Çok güzel bir simge. Sizin için bir anlamı var mı?” diye sorduğumda gözlerime bakıp,
“Çok büyük anlamı var. Hz Ali’nin kılıcı. Onun kafire vurduğu kılıcı, şimdi ben haksızlığa karşı vuruyorum. O yüzden de bu simge bana adaleti hatırlatır” dedi.
Bu verdiği politik cevaptan bir çıkarım yapamamıştım ama içime de bir şüphe düşmüştü. Yine de bunun bir tesadüf olduğunu düşünüp üzerinde durmama kararı aldım.
Tüm olayların açığa kavuşmasıyla birlikte boşanma mevzusunu Nida’ya anlatmak için baş başa kalmamızı bekliyordum. Bu kalabalıkta pek mümkün görünmüyordu. Nida ve Rezan ağanın eşi kadınlarla birlikte başka bir yerde sohbet ediyorlardı. Sanırım bunun için geceyi beklemeliydim.
Yaklaşık 2 saat sonra Rezan ağanın kalkmasıyla birlikte Miran ağa hepimizi salonda toplayıp konuşmaya başladı.
“Hemen düğün hazırlıklarına başlayalım. Yarın Azad ağanın konağına gider hediyelerimizi götürürüz. Bundan sonrası usule uygun olmalı. Onlarla konuşup en yakın zamanda düğününü de yaparız. Nida’nın düğünü de Berat’ın düğünü de bir arada olur. Oğlum sende babana haber ver, misafirimiz olsun. Düğününüzü görsün. İsterseniz kendi memleketinizde de tekrar düğün yaparsınız” dediğinde Mustafa bana baktı.
“Tamam baba haber veririm” dedim konuyu uzatmamak adına ama haber vermem imkansızdı.
Diğer konuların konuşulmasıyla birlikte Mustafa’yı kenara çektim. Üzerimdeki stres ve ağır yüklerden kalpten gitmezsem iyiydi.
“Şimdi ne yapacağız. Düğün diyorlar, babana haber ver diyorlar. Babam ikimizi de gebertir Mustafa. Boku yedik” dedim yakasından tutarak.
“Valla halam oğlu bu defa bende bilmiyorum ama buluruz bir çaresini. En kötü hasta gelemiyor” deriz ne yapalım” dedi rahat bir şekilde.
“Sendeki rahatlıktan istiyorum dayı oğlu. Ne kullanıyorsan söyle bende kullanayım.
“Papatya çayı bebeğim. Her sabah mutlaka bir fincan içiyorum pamuk gibi yapıyor. Sana da tavsiye ederim” dedi pişkin pişkin sırıtarak.
“Utanmadan bir de dalga geçiyorsun. Oğlum farkında mısın bilmiyorum ama içerideki ağa benim kayınpederim ve dünürüyle tanışmak istiyor. Onu geçtim düğünde babamın yanımda olmaması beni ne duruma düşürür”
“Bir şey olmaz merak etme. Ben konuşurum. Haberi olmadığını ve yüz yüze söylemek istediğini söyleriz olur biter. Miran ağa anlayışlıdır merak etme. Sen Nida’ya boşanma mevzusunu söyledin mi?”
“Ne ara söyleyeyim. Yan yana mı gelebildik. Gece söylemeyi düşünüyorum. Sence ne tepki verir”
“Bilmem, bu yaşıma kadar kadınları çözemedim. 100 yaşına da gelsem yine çözemem herhalde. İstersen ben konuşayım. Sonuçta bundan sonrasında birbirinizin tek seçeneğisiniz. Belki bunu öğrenince aynı yatakta yatmana izin verir” dedi kahkaha atıp omuzuma vururken.
“İstemez. Ben kendim konuşurum” dedim sinirli bir şekilde.
“Kızma kırmızı görmüş boğa kızma. Bu arada sürprizimi beğendin mi? Dediğimi yaptım mı yaptım”
“Evet çok iyi oldu. Şu boşanma mevzusu olmasaydı daha güzel olacaktı. Sence de gereksiz bir detay değil miydi?”
“Hayır gereksiz değil mecburiydi. Eğer onu söylememiş olsaydı, taraf tutuyor görünürdü. Rezan ağa tarafsız görünmeye çalıştı. Bu yüzden de en makul olanı bu şekilde olmasıydı”
“Sana bir şey soracağım ama doğruyu söyleyeceksin Mustafa”
“Sor halam oğlu. Söz doğruyu söyleyeceğim”
“Rezan ağanın ne söyleyeceğini ve hatta bu boşanma meselesini de biliyordun demi”
“Evet. Yoksa nasıl bu kadar emin bir şekilde hareket ederdim. Siraç, sizin gerçek evli olmadığınızı söylediği an ben işe koyuldum. Zaten sizin boşanma gibi bir durumunuz olmayacağı için de bu konuyu da böyle bağlamış olduk”
“İyi bok yedin Mustafa”
“Niye öyle söylüyorsun ki. Nida’yı seviyorsun, o da sana karşı boş değil. Sorun ne ben anlamadım”
“Sorun şu, Nida benim onu sevdiğime inanmıyor. O kadar belli etmeye çalışıyorum ama anlamıyor. Üstelik bana karşı hisleri olup olmadığını dahi bilmiyorum. Şimdi ona boşanamayacağımızı söylediğimde, kendini bu evliliğin içine sıkışmış hissetmez mi? Belki bir şansımız olabilirdi ama şimdi kendini zorunda hissetmez mi”
“Bence gereksiz yere evham yapıyorsun. Nida sana karşı boş değil. Zamana bırakın.”
“Başka bir çarem kaldı mı?” dedim arkamı dönüp gökyüzüne bakarken. Mustafa da elini omuzuma atıp benim gibi gökyüzüne bakmaya başladı.
“Her şeyin hayırlısı halam oğlu. Bu sayede Siraç da açık verecek ve bu sayede büyük bir koz geçecek elimize” bu söylediğiyle şaşırmıştım. Gözlerimi kısıp ona baktım.
“Bildiğin bir şey mi var”
“Evet Doğan. Siraç babasını bu konuda devre dışı bırakmış. Onun karanlık işlerini o yapıyor. Yani kilit Siraç. Eğer bunu ispatlarsak her şey değişir”
“Siraç şerefsizini de onun o karanlığını da yerin dibine sokmak için elimden ne geliyorsa yapacağım. Her şey onun için…” dedim yumruklarımı sıkıp, dişlerimin arasından konuşarak. Tam o sırada bir ses duydum.
“Doğan!”
Duyduğum ses ile birden arkamı döndüm ve Nida’yı karşımda gördüm. Mustafa ile konuşmalarımızı duymuş ve yüzü düşmüştü.
“Şey ben. Sofra hazır. Babam sizi masaya bekliyor” dedi ve hızla yanımızdan uzaklaştı.
Mustafa ile birbirimize baktık.
“Ne zaman geldi gördün mü?”
“Hayır hiç görmedim”
“Ne kadarını duydu acaba.”
“Siraç itini konuşuyorduk. Zaten bildiği konular. Hadi yemeğe gidelim karnım zil çalıyor”
“Tamam, aç ayı. Seni doyuramadık gitti.” dedim ve birlikte salona doğru ilerledik. Yemek boyunca Nida ile göz göze gelmeye çalıştım ama yüzünde bir hüzün vardı. Kafasını önünden kaldırmadan yemeğiyle oynuyor ve yemiyordu.
Yemek sonrası da kendini kötü hissettiğini söyleyip odaya çıktı. Bende Mustafa’yı yolcu ettikten sonra Miran ağadan müsaade isteyip yanına gittim.
Odaya gittiğimde pijamalarını giymiş ve uyumuştu. Onun için çok endişelendim. Çok mutluyken neden bir anda böyle olmuştu ki. Yatağın kenarında diz çökmüş bir şekilde yüzüne dokunmak istedim. Yanağına hafifçe dokundum. Teni alev gibi yanıyordu. Alnına baktım çok sıcaktı. Ateşi yükselmişti. Hemen ılık duşu açtım ve üzerindeki pijamalarını çıkarıp onu duşun altına soktum.
“Çok soğuk. Üşüyorum” diye sayıkladığında ona sarılıp sakinleştirmeye çalıştım. Yüreğim korkuyla çarpıyor, ona bir şey olmasından deli gibi korkuyordum. Onu havluyla kurulayıp yatağa yatırdım. Hemen mutfağa gidip su ve ateş düşürücü ilaç alıp yukarı çıktım.
Yarı baygın bir haldeydi. İlacını içirdiğimde sayıklamaya başladı.
“Sevmiyor. Seni sevmiyor. Mecbur, görevi” gibi kelimeler, bir inilti gibi çıkıyordu dudaklarından. O hala onu sevmediğimi düşünüyordu.
“Seni çok seviyorum ceylan gözlüm. Aklının alamayacağı kadar çok seviyorum. Sen de bunu göreceksin. Zamanla…” dedim kulağına eğilip onu sakinleştirmeye çalışarak.
Aradan yarım saat geçmesine rağmen ateşi düşmemişti. Tekrar duşa soktum ve iç çamaşırını çıkarıp temiz kıyafetlerini üzerine giydirdim. Bunu yapmak benim için çok zordu ama şuan bunu düşünecek zamanım yoktu. Sonrasında onu kucağıma alıp aşağı indim.
Nida’yı kucağımda baygın gördüklerinde panikle yanıma koştular.
“Ateşi çok yüksek. Hemen hastaneye gidelim” dedim ve Cihat hemen önden gidip arabanın kapısını açtı. Cihat, arabayı hızla sürerken ben zamanla yarışıyordum.
Nida kucağımda bir kuş gibi titriyordu. Alnından süzülen ter damlaları boynuma akıyor, teninin yanık sıcaklığı giysilerinin arasından ellerime kadar ulaşıyordu. Her titreyişi, kalbimin üzerine bir darbe vuruyordu. Onu bu halde görmek beni diri diri toprağa gömmüştü. Kaybetme korkusu tüm bedenimi, ciğerlerimi sarmıştı. Ona bir şey olmasın. İşte buna dayanamam…