Gizemli Misafir

3984 Words
Doğan’ın Anlatımı Kalbimde derin bir huzur hissediyordum. Nedenini bilmediğim bu huzur sanki her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu hissettiriyordu. Sanki biz Nida ile formalite bir evlilik yapmıyormuşuz da her şey bir düzen ile ilerliyormuş gibiydi. Galiba Mustafa haklıydı. Bu evlilik benim için formaliteden öteye çoktan geçmişti. Nida için ise…Onun hislerinden hala emin değilim. Heyecanımı kimselere belli etmiyordum ama içim çoktan horon tepmeye başlamıştı. Nida karşımda beyaz elbisesiyle bir melek gibi süzülüyor ben ise bakışlarımı onun ceylan gözlerinden alamıyordum. İşin ilginç yanı ise Nida da bana kaçamak da olsa hayran hayran bakıyordu. Dilan ve Berat’ın da hazır olmasıyla Miran ağanın gür sesini duydum ve kendime geldim. “Haydi salona geçelim” dedi ve hep birlikte salona doğru ilerledik. Konaktaki herkes bu ana şahitlik etmek için oradaydı. Kadınlar biraz daha uzak bir köşede bir arada dururken, şahitler ve biz bir alanda duruyorduk. Nida sol yanımdaydı. Ömrüm boyunca sol yanımda kalacağı gibi. Berat ve Dilan ise sağ yanımda oturuyorlardı. Onların gözlerinde aşklarının mutluluğu varken, bizim gözlerimizde ise aynı heyecan ama buruk bir hüzün vardı. Onlar birbirlerine deli gibi aşıkken ve bu uğurda ölümü bile göze almışken biz…Biz formalite evliliğin imam nikahını kıyıyorduk. İçimde bir yan buna üzülse de bir yanım gerçek olacağını umut etmeye devam ediyordu. Belki bir gün. Kim bilir… Hoca nikahı dua ile başlatırken ben de göz ucuyla Nida’yı izliyordum. Yine parmaklarını birbirine bastırıyor ve bakışlarını yerden kaldırmıyordu. Heyecandan mı yoksa stresten mi böyle davranıyor anlayamıyordum. İmam söze başladığında ben bakışlarımı Nida’dan çekip pür dikkat onu dinlemeye başladım. Kalbim heyecandan yerinde kıpırdanırken ben sakin kalmak için çaba gösteriyordum. "Muhterem misafirler, kıymetli aileler ve sevgili gençler; Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle, hayırlı bir neslin yetişmesi, meşru bir yuva kurulması ve iki mümin gencin bir ömür boyu beraberliklerini ilan etmeleri için burada toplanmış bulunuyoruz." Dedi ve cebinden çıkardığı kâğıt kalemi eline aldı. "Öncelikle mehir meselesini halledelim. Hanım kızım sen mehir olarak damat adayından ne istersin” dediği an Nida başını önünden kaldırıp imama ve sonra da bana baktı. Aynı şekilde başını tekrar önüne indirip “Hiçbir şey istemiyorum” dediğinde ben sadece gülümsedim. “Öyle olmaz hanım kızım, Mehir akti için bir şey istemen lazım ki buraya yazayım” dedi elindeki kâğıdı göstererek. Nida ise tekrar aynı cevabı verdi “Hiçbir şey istemiyorum” Bunun üzerine ben konuşmaya dahil oldum ve; “Trabzon’daki evimi, 200gr altın bilezik ve Trabzon hasır setini Miran kızı Nida’ya mehir olarak vermeyi taahhüt ediyorum.” Dediğimde Nida şaşkınlıkla bana baktı. Mustafa ise bu bonkörlükle dalga geçecek bir yüz ifadesiyle bana sırıtarak bakıyordu. İmam kâğıda bunları yazdıktan sonra şahitlere dönüp “Sizde şahitlik ediyor musunuz?” “Ediyoruz” dedi tüm şahitler hep bir ağızdan. "Şimdi nikah akdine geçiyoruz. Her birinizi üçer defa soracağım” dedi bana ve Nida’ya bakarak. " Halil’den olma Hatice’den doğma Doğan Aydın, Miran’dan olma Hicran’dan doğma Nida Kudani’yi, belirlediğin mehir karşılığında, kendine nikahlı eş olarak kabul ettin mi?" diye sorduğunda içimde tarifsiz bir huzur ve kararlılıkla Nida’ya döndüm ve gözlerine bakarak cevap verdim "Evet, kabul ettim" soruyu bahsettiği gibi üç kez tekrarlandıktan sonra sıra Nida’ya geçti. "Miran’dan olma Hicran’dan doğma Nida Kudani, Halil’den olma Hatice’den doğma Doğan Aydın’ı, belirlenen mehir karşılığında, kendine nikahlı eş olarak kabul ettin mi?" Nida bana dönüp gözlerime bakarken cevap verdi; "Evet, kabul ettim" dedi yine üç kez…Tüm cevapları benim gözümün içine bakarak vermesi kalbimi sıcacık hale getirmişti. O bakışlar “kabul etmeye mecburum” bakışlarından ziyade, benimle aynı gururu ve kararlılığı taşıyordu. İmam şahitlere döndü ve; “Sizde şahitlik ettiniz mi” dedi her birine tek tek sorarak. Onların onayının ardından da derin bir nefes alıp gülümsedi. “Elhamdülillah! Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle, şahitler huzurunda; Miran kızı Nida'yı, Halil oğlu Doğan'a nikahladım. Hayırlı ve mübarek olsun! Allah birliğinizi daim, yuvanızı mamur eylesin!" dedi Nida ve ben kalkıp büyüklerin elini öptük ve yerimize geri oturduk. Nida’nın annesi ve babaannesi gözyaşlarını tutamazken, Nida ise bunun aksine gülümsüyordu. İmam elindeki kâğıdı Nida’ya uzattı. Kâğıda baktığımda, mehir taahhüttü, bizim ve şahitlerin isimleri yazıyordu. “Bu sende kalacak gelin kızım. Mehiri vermeyi unutursa bunu gösterip hatırlatırsın. Bunu ödemek onun boynunun borcudur.” Dedi imam ve Nida kâğıdı katlayıp avucunun arasına aldı. İçimde küçük bir çocuğun sevinci vardı. Bu nikah sanki hiç formaliteden olmamıştı. Sanki bildiğim tüm gerçeklerden daha gerçekti. Nida bana kaçamak bakışlar atıp gülümserken onun da mutlu olduğunu tahmin ediyordum. Bizden sonra Berat ve Dilan’ın nikahları kıyıldı ve onlarda aynı şekilde büyüklerin elini öptüler. Salondan çıktığımızda artık akşam olmuştu. Herkes dağılırken Mustafa ve ben konağın kuytu bir köşesine gidip sigara içmeye başladık. Burada kimse bizi duyamazdı. Sevinçten yüzümdeki gülümsemeyi silemiyordum. Çok ama çok mutluydum. Sigaramı yakıp derin bir nefes çekmiştim ki Mustafa konuşmaya başladı; “Seni kirli çıkı seni! İçerideki bonkörlüğünü buna vesile olana da gösterip son çıkan elmalı telefonu almanı bekliyorum. Rengi yeşil olursa sevinirim. Kamuflajıma uygun olsun” Dedi elini omuzuma sertçe vurarak. “Ya bir git Allah aşkına. Taktın elmalı telefona.” “Takarım elbet. Çıkarım var. Çok pahalı benim alacak götüm yok. Ev geçindiriyorum ben. Sen gibi bekar başı bozuk muyum? Gerçi artık sende evlisin.” Dedi ve sonra büyük bir coşkuyla elini omuzuma atıp; “Vay be hala oğlum, senin nikahına şahitlik etmek de bana nasip olacakmış. Şu kaderin güzelliğine bak. Artık ölsem de gam yemem” “Abartma Mustafa. Alt tarafı formalite evliliğimin, imam nikahına da şahit oldun. Ne mutlu sana” dedim sessizce. Mustafa, az önceki şen şakrak halinden çıkıp, ciddi bir hale büründü ve sırtını konağın kemerine yaslayıp, bir elini cebine sokarak, sigarasından derin bir nefes çekti. “Üzgünüm ama imam nikahıyla birlikte iş formaliteden çıktı bile. Ne zaman gerçeğe döner bilmem ama Allah huzurunda ikinizde bu evliliği onayladınız. Bende şahit oldum. Geçmiş olsun” “Beni delirtme Mustafa. Başka çaremi bıraktın.” Dedim dibine kadar girip ona imalı bir bakış atarak. “Bak hele bak. Ne güzelde beni suçluyor. Ne güzelde mecburiyetinin arkasına sığınıyor. Sen bir aynaya baksana. Senin şu suratındaki sırıtmayı herhalde en son çocukluğumuzda falan görmüştüm. Sen saklamaya devam et. O sert bakışlarını Nida nasılda sildi yüzünden. Oğlum sen beni aptal falan mı sanıyorsun. Ona nasıl baktığını görmüyor muyum? Arabada kapısını açmalar, onun için yalan söylemeler, ona bakarken dünyadan kopmalar. Ne zaman itiraf edeceksin Nida’ya karşı hislerini. Yoksa kendine çoktan itiraf ettin de hala oğluna, biricik komutanına söylemek mi sana ağır geliyor” dediğinde durup düşünmeye başladım. Ben saklamaya çalıştıkça her şeyi daha çok ortalığa döktüğümü o an fark etmiştim. Nereden bilebilirim ki. Ben daha önce kimseyi sevmedim ki. “O kadar belli mi ediyorum” “Hah. Bir de soruyor. Ben size gerçek gibi davranın derken sen çoktan gibiyi kaldırıp, rolünü gerçeğin kabul ettin. Doğan söylesene bana, sen en son ne zaman Nida’ya baktığın gibi bir kadına baktın” dediğinde ben sadece sustum. Çünkü ben hiçbir kadına Nida’ya karşı hissettiğim çekilmeyi hissetmemiştim. O ceylan gözlerini ilk gördüğüm an kaderimi onun ellerine verdiğimi biliyordum. Mustafa, iki eliyle omuzlarımdan tutup bakışlarını gözlerime dikerek konuşmaya başladı. “Cevap veremediğine göre ben söyleyeyim. Hiç…Sen hiçbir kadına Nida’ya baktığın gibi bakmadın Doğan. Bana yalanlar sıkmayı bırak. Eğer sen Nida’ya bir şey hissetmemiş olsaydın, emin ol ben başka çareler bulur, seni bu evliliğe sokmazdım. Adım gibi eminim ki bu evlilik gerçeğe dönecek. Seni başka türlü evlendirmek de mümkün olmazdı. Ağzında sürekli gevelediğin o laflar ile sen kimseyle evlenmezdin Doğan. Sevsen bile. Ne diyordun hatırla. “Ben hiçbir kadına, annemin yaşadıklarını yaşatamam” tam böyle diyordun demi. Peki halama sorsak ne derdi. Sonucu ne olursa olsun sevdasının yolundan izinden gitmekten ve onunla bir yuva kurmaktan pişman olur muydu? Annen babanı her göreve yolladığında eli kalbinde gezmez miydi? Onların o dillere destan aşklarını hatırla. Herkese rağmen kaçmadılar mı? Daha o zamanlar halam baban için ölümü göze almadı mı? Vatan uğruna ölmekten, şehit olmaktan şikâyet eder miydi?” dedi ve cevap bekler bakışlarını gözlerime dikti. “Pişman olmazdı. Onlar bir başka severlerdi birbirlerini. Onların aşkları, yazılsa kitaplara konu olurdu” dedim bakışlarımı yere çevirip, annem ve babamın o huzur dolu sahnelerini gözümde canlandırarak. “Peki sen neden bunu bir başkasına yaşatamam diyorsun. Kaderin önüne geçemezsin Doğan. Alnına yazılan sol yanına yapışır ve orada gönül tahtına oturur. Sen bunu inkâr ederek ancak zamanı geciktirirsin, sonucu değil. Sana bunu defalarca anlattım ama o taş kafan bunları anlamadı. Şimdi ise bir kızı ölümden kurtarmak için onunla evlendin, ama aslında sen kendini kurtardın Doğan, farkında değilsin.” “Haklısın. Çocukken hep annem ve babamın sevdasına özenir, babamın anneme baktığı gibi sevdiğime bakacağım günleri hayal ederdim. Annem öldükten sonra bu hayalimi de onunla toprağa gömdüm. Yerine intikamımı koydum. Annem gibi biri daha ölmesin, geride kalan babam gibi kimse acı çekmesin, bir çocuk daha öksüz ya da yetim kalmasın istedim. Bu intikama ömrümü, canımı adadım. Şimdi ise sadece onun için korkuyorum. Beni sevmemesinden, severse de bir gün annem gibi...” dedim ve devamını getiremedim. Ya bir gün benim yüzümden ona da bir şey olursa? Ya o da annem gibi, sırf benim eşim olduğu için hedef olursa? Sevdiğimi itiraf etmek kolay ama ya sonrası. “Sen ne zamandır korkuların esiri oldun Doğan. Sen ne zamandır kaderi korkularının arkasına koyar oldun. Kaderin önüne geçemezsin. Korkular anlamsız. Allah seni ona, onu sana yazdıysa dünya yıkılsa siz bir araya gelirsiniz. İşte bu yaşadığınız durum tam da bu” dedi Mustafa ve o sırada telefonu çaldı. Telefonu eline alıp yanımdan uzaklaşırken. “Sen içeriye git. Ben de birazdan gelirim” “Tamam” dedim ve Miran ağanın yanına doğru ilerlemeye başladım. İçimde bir sürü soru işaretleriyle. Mustafa’dan hiç beklenmeyecek bir ciddiyetle dinlediğim sözler aklımı karıştırmıştı. O haklı olabilir miydi? Bu mecburiyet bizim kaderimiz miydi? Gerçek olmuş ama bizim henüz kavrayamadığımız kaderimiz… Kalabalığın olduğu alana gittiğimde sofranın kurulmuş olduğunu ve bizi beklediklerini gördüm. İki dakika kadar sonra da Mustafa üzerindeki ciddiyeti atmış bir şekilde gülerek yanıma geldi. Bu adamın ruh halinin değişimi hiçbir canlıda yoktu. Bukalemun gibi sürekli duygu ve ifade değiştiriyordu. Hep bir arada sofraya oturup yemek yedikten sonra yine kahveler için çardak kısmına geçildi. Bu defa sadece Mustafa, Miran ağa ve ben çardaktaydık. Diğerleri sözleşmiş gibi yanımıza gelmemişlerdi. Nida’da yemekten sonra ortalıklarda görünmüyordu. Kahveler içilirken, Miran ağa bir yandan mutlu bir yandan sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı. “Azad ağadan ses seda çıkmadı. Bu beni korkutuyor. Sessiz kalması hiç hayra alamet değil” dedi derin bir iç çekişle. “Her şey hallolur ağam. Sen canını sıkma. İki evladını nikahlamanın tadını çıkar. Bak bekarın kalmadı. Hepsini evlendirdin. Üstündeki yükleri attın. Bak ben daha evlatları büyütemedim bile” dedi Mustafa onu biraz olsun sakinleştirmek için. “Senin iki derdin var komutan, benim ise beş derdim. Her biri yüreğimin ayrı odasına dert ve huzur oluyor. Onlar mutlu ve huzurluysa ben onlardan mutlu, onlar dert ve sıkıntıdaysa ben onlardan daha çok sıkıntıda oluyorum. Bu evlat nimeti ne menem bir imtihandır” dedi yine içi buruk bir şekilde. “Öyle ağam öyle, ama onlarsız da olmuyor. Evim, yuvam evlatlarımla tamamlandı. Senin yuvanda artık torun ile neşelenecek. Bak ortalıkta nasılda dertsiz tasasız koşturuyorlar” dedi konağın avlusunda yorulmadan koşan çocukları göstererek. Miran ağa bir süre konuşmadan uzaklara daldı. Sonra bize döndü ve. “Berat ve Dilan’ın düğününü yaparken sizin düğünü de yapalım diyorum damat. Ne diyorsun” dediği sırada bir yudum aldığım kahve boğazımdan zor aktı. Bu hiç beklemediğim bir soruydu ve ne cevap vereceğimi de bilmiyordum. Mustafa ve ben kısa bir bakışma yaşadıktan sonra, cevabı benden önce Mustafa verdi. “Olur ağam hem de çok güzel olur. Uzun zamandır şöyle davullu zurnalı bir düğüne gidememiştim. Kısmet hala oğlumun düğünüymüş” dedi bana bakıp sırıtırken. Miran ağanın yüzündeki gülümseme benden cevap gelmeyince ciddiyete büründü. Durumu fark ettim ve hemen cevap verdim “Siz nasıl uygun görürseniz” dediğimde “Baba diyeceksin damat. Gelinin babası artık senin de babandır. Siz de ne demek oluyor!” dedi gür sesiyle. “Sen nasıl uygun görürsen baba” dedim ve içim tuhaf bir hisle doldu. Babamdan başkasına baba demek, beni bambaşka bir ruh haline soktu. “Ha şöyle damat.” Dedi sevinçle dizime vururken. “İki evladımın da düğünlerini görebileceğim çok şükür. Babanla da düğünde tanışırız artık. Önceden tanışmamız gerekirdi, bu durum biraz ters oldu ama hayırlısı böyleymiş” dedi derin bir iç çekişle. Bu söz üzerine Mustafa korkuyla bana baktı. Düğünü onaylarken bu ihtimali hiç düşünmemişti. İşin kötüsü bende düşünmemiştim. Bu iş gitgide beni daha da zora sokacak gibi geliyordu. Babamın düğüne gelmesini bırak, evlendiğimi öğrenmesi beni diri diri toprağa gömme sebebiyken, sebebinin Mustafa olması ise onun da yerinin yanı başımda hazır olduğu anlamına geliyordu. Benden cevap bekleyen Miran Ağa’ya sadece “İnşallah” diyebildim. İçimde büyüyen korkuyu bastırmaya çalışarak. Babamı düğüne çağırmayı bırak evlendiğimi söylemeye bile cesaretim yoktu. Bir kürt kızı ile evlenmem beni öldürme sebebiyken, ondan gizli bir şekilde evlenmem iki kere öldürülme sebebimdi. Bu evlilik gerçek dahi olsa ben bunu babama ancak kucağımda bebekle gittiğimde söyleyebilirdim. Sırf o bebeğin hatırına, dede olmasının hatırına bizi öldürmez, ancak surat asardı. “Bana müsaade ağam. Yolum uzun. Malum hanım bekler. Mesaj atmaya başladı.” Dedi Mustafa ve onunla bende ayaklandım. Artık gitme zamanımız gelmişti. Yarın tekrar buraya gelecektik nasıl olsa. “Sen otur. Ben yolu biliyorum. Kendim giderim.” Dedi Mustafa bana dönerek. “Bende seninle geleceğim ya. Ondan kalktım.” “Ne münasebet. Senin yerin babanın ve karının yanıdır. Sen burada kalacaksın. Ben gidiyorum” dediğinde yine sinirim tavana çıktı. Ne yapmaya çalışıyor bu akılsız. “Doğru söylüyor damat. Senin yerin artık burası” dedi Miran ağa ve ben daha fazla bir şey söyleyemedim. “Ben seni kapıya kadar uğurlayayım dayı oğlum” dedim dişlerimin arasından. “Hiç gerek yoktu, ama neyse” dedi ve Mustafa diğerleri ile vedalaştıktan sonra kapıya doğru ilerledik. “Ne yapmaya çalışıyorsun sen. Beni burada yalnız mı bırakacaksın” dedim sert bir şekilde. “Doğan sen farkında mısın bilmiyorum ama içeride nikahlı karın var. O buradayken senin benimle gelmen sence doğru mu? Üstelik hiçbir şey kesin değil. Eve baskın düzenlense sen buraya ulaşana kadar olaylar bitmiş olur. Sen burada kalacaksın ki olaylara müdahale edebilesin. Ayrıca, onun karın olduğunu unutma. Sanki bekarmış gibi davranmayı bırak” dediğinde söyledikleri bana da mantıklı geldi. Nida’yı yanımdan ayırmamam gerekiyor. O Siraç piçinin ne yapacağı hiç belli olmaz. “Tamam ulan buna da tamam” dedim ve arabanın anahtarlarını ona fırlatıp çardağa doğru ilerledim. Arkamdan “Sana da iyi geceler halam oğlu” diye bağırdığında ona dönüp elimi yukarı kaldırmaktan öte gitmedim. Yoluma devam ettim. Artık saat geç olmuştu ve herkes müsaade isteyip odalarına çekiliyordu. Ben ise iki gündür uykusuz olmanın yorgunluğunu artık zihnimde fazlasıyla hissetmeye başlamıştım. Gözlerim Nida’yı arıyor ama bir türlü göremiyordu. Ayıp olmasın diye nerede diye de soramıyordum. Sonunda Miran ağanın uykusu gelmesiyle birlikte ayaklandı ve Cihat’ı yanına çağırıp odamı göstermesini istedi. Odaya giderken gözlerim ne kadar Nida’yı arasa da göremedim. Uyumadan o ceylan gözlerini görmeyi ne çok isterdim. Cihat kapının önüne geldiğimizde dostane bir biçimde bana sarıldı ve “Kardeşime iyi bak enişte. O sana emanet.” “Emanetin başım gözüm üstünedir” dedim ve gözleri dolu dolu olan adam hızla merdivenlerden inmeye başladı. O gidince bende uykudan zor açtığım gözlerimle kapıyı açıp içeriye adımladım. Odaya girdiğimde Nida’yı başını öne eğmiş yatağın ucunda oturur vaziyette görünce şaşırdım. Üzerinde nikahtaki elbisesi vardı. Onun hıçkırıklarını duyduğum an önünde diz çöktüm ve “Nida…Sen iyi misin” dedim yüzünü avuçlarımın arasına alarak. Bunu tamamen onu halde gördüğüm için istem dışı yapmıştım ama tepki vermedi. “İyi değilim Doğan. Seni düşürdüğüm hale bak. Daha ne kadar dayanabileceksin bilmiyorum” “Ne varmış benim halimde” “Ne yok ki. Benim yüzümden nelere bulaştın. Az daha canından olacaktın. Mecburen evlendin. Mecburen nikahlandın. Şimdide mecburen benimle aynı odada kalacaksın” “Nasıl ya. Biz Nida ile aynı odada mı kalacağız” “Sence ben mecburen mi evlendim Nida. Sana bunu daha önce söylemiştim. Sadece senin için kabul ettim.” “Sen söyledin Doğan. Görevim dedin. Başka türlü ilk defa gördüğün bir kadınla evlenmeyi neden kabul edesin ki” dedi gözlerinden süzülen yaşlarla. Bunu duyduğumda onun bana dolu dolu bakan ceylan gözlerinden gözlerimi çekip, yatağın üzerine bırakılan pijamaları alıp banyoya yöneldim. İçimde kırılmış bir yan ile… “Öyle ya. Neden kabul etsin ki” dedim ve banyoya girdim. Ne yapsam Nida ona olan sevgime inanmayacaktı. “Seviyorum işte. İlk gördüğüm an vuruldum sana. Yoksa dünya bir araya gelse, görev demem yine de evlenmezdim. Seni sevdiğimden sustum kabullendim” diyemedim. Üzerimi çıkarıp soğuk duşun altına girdikten sonra bana bırakılan pijamaları giyip banyodan çıktım. Nida ise pijamalarını giymiş yatağın içine girmiş, boş boş karşıya bakıyordu. Yastık ve yedek battaniyeyi alıp yere yattım. “İyi geceler” dedim ve onun cevap vermesini beklemeden gözlerimi kapattım. “Sen orada mı yatacaksın.” Duyduğum sesle gözlerimi açtığımda Nida’nın yataktan bana doğru sarkmış bir şekilde konuştuğunu gördüm. “Evet. Başka yatabileceğim bir yer mi var? Hem ben alışkınım. Karın üzerinde uyuduğum zamanlar oldu. Burası zor gelmez.” “Benim yüzümden yaşadığın onca durumdan sonra, kusura bakma ama buna müsaade edemem. Aramıza yastık koyarak uyuyabiliriz. Orada yatmana gönlüm razı gelmez” “Peki madem çok ısrar ettin öyle yapayım” dedim ve yatağın sağ tarafında en uca gidip kıvrıldım. Bu durumdan hiç şikayetçi değildim. Onunla aynı yatakta uyumak varken, yerde uyumayı kim isterdi ki. “Çok da ısrar etmemiştim ama neyse” dedi ağzının içinden konuşarak. Benim yatmamla aramıza iki yastık koyup o da sol tarafın ucuna kıvrıldı. “İyi geceler” dedi ve benim de “İyi geceler” dememle gözlerini kapattı. Az önce deli gibi uykusu olan bendim demi. Şimdi neden uyuyamıyorum. Odadaki kokusu beni yeterince etkilemiyormuş gibi, şimdi arkamda uyuması ve aramızda sadece basit bir yastık olmasının beni ne kadar etkilediğini anlatamam. Ona dokunamıyor olmak ayrı koyuyor, benim sevgimi kabullenmeyişi ayrı koyuyordu. Ne olacak bizim sonumuz ceylan gözlüm. Ne zaman gerçeğe selam verip, yalana arkamızı döneceğiz. Dürtülerimi sakinleştirip gözlerimi kapattım. Günlerdir uykusuz kalmam ile zihnim uykuya yenik düştü. Rüyamda Nida ile yine böyle yataktaydık. Onu istediğim gibi kokluyor ve öpüyordum. Öpmelere doyamazken, kulağıma çalınan gürültü ile gözlerimi açmak zorunda hissettim. O kadar huzurluydum ki gözlerimi açmak ve bu huzuru bırakmak istemiyordum. Gürültünün durmaması ile gözlerimi araladım. Tam o anda benimle aynı anda gözlerini açıp bana gülümseyen ceylan gözlümü kollarımın arasında gördüm. O bana ben ona öyle bir sarılmışız ki bir an kendimi hala rüyada sanıp onu alnından öptüm ve o da beni boynumdan öptü. İkimizde durumu anlayamamış bir şekilde birbirimize aşk dolu gözlerle bakıp gülümsüyorduk ki kapı çalmaya devam etti. “Hala kahvaltı hazır, dedem sizi sofraya bekliyor. Hala, uyandıysan ses ver hala” diyordu kapıyı ısrarla çalan çocuk. O an ikimizde gerçek dünyaya geri döndük. İkimizde panikle ayrılırken yataktan yere düştük. Etrafa baktığımda yastıklar yere saçılmış ve biz sarmaş dolaş olarak uyanmıştık. Gözlerimi onun gözleriyle açmak bana dünyaları vermişken, dürtülerime hiç de iyi gelmemişti. O panikle Nida’nın durumumu anlamamasını umarak “Kusura bakma bilerek olmadı. Uyku hali işte” dedim ve dün akşam çıkardığım takım elbiseyi önüme alarak jet hızıyla banyoya doğru ilerledim. “Öyle işte, uyku hali. Ne kusuru. Olur öyle şeyler” dedi Nida da sersemliği üzerinden atamamıştı. O da beni boynumdan öpmüştü. Öptüğü yer alev alırken, tüm hücrelerim bana bir bir savaş açmıştı. Kendimi soğuk duşun altına attığımda ancak kendime gelebilmiştim. Ben dün gece ona sarılarak, onun kokusunda onun teninde mi uyumuştum. Aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Dürtülerim beni ele geçirmeden kendimi banyoya atmam çok iyi oldu. Aksi taktirde kıza rezil olacaktım. Banyodan çıktığımda Nida hazırlanmış ve yatağı da düzeltmişti. Beni görünce yüzü kızarmış bir şekilde gözlerime bakamıyordu. Onu daha fazla utandırmak istemedim ve “Hazırsan çıkalım mı?” “Hazırım çıkalım” dedi elini nereye koyacağını bilemeden. Kapıyı açtım ve önden gitmesini bekledim. Sonra bende kapıdan çıkıp hemen elini tuttum. Bu fırsatı kaçıramazdım. Yine şaşırarak bana baktığında. “Bizi evli biliyorlar. O yüzden el ele inmemiz daha mantıklı olur” dediğimde başıyla onayladı ve hiçbir şey söylemeden arkamdan ilerledi. O arkamda ben önde dar merdivenlerden ilerliyorduk ki son iki basamakta Nida’nın ayağı takıldı ve tam düşmek üzereyken onu belinden tutup kendime çektim. Gözlerimiz birbirimizi esir almışken yine zaman ve mekân kaybolmuştu. Küçük çocuğun benim ceketimi çekiştirerek; “Enişte, hala herkes size bakıyor” demesiyle ikimizde tekrar gerçek dünyaya döndük ve hemen kendimize çeki düzen verip yüzümüzdeki şaşkın ifadeyi gülümseme ile değiştirerek, kahvaltı sofrasına oturduk. Herkes yemeğini yerken dikkatimi çeken şey ise hepsinin endişeli ve sıkıntılı görünmesiydi. Miran ağa, o dün akşamki neşeli halini kaybetmiş, uzun uzun dalıp gidiyordu. Kahvaltı bitip biz yine çardak kısmına geçmiştik ki ben daha fazla dayanamadım. “Baba bir sorun mu var?” dediğim sırada bakışlarını bana çevirdi ama cevap veremedi. Tam o anda Mustafa yanımıza doğru geldi. “Sabahınız hayır olsun” dedi ve bize sarıldıktan sonra yanımda yerini aldı. Miran ağa benim cevap bekleyen bakışlarıma daha fazla sessiz kalamadı ve konuşmaya başladı. “Azad ağa aşiretin toplanmasını istemiş. Berat ve Dilan’ın nikahlandığını öğrenmişler. Hesap sorulmasını isterler” dedi Miran ağa sıkıntılı bir şekilde ve korktuğum başıma gelmişti. “Sen merak etme ağam. Her şey olacağına varır. Ben eminim ki aşiretin hükmü bizim lehimize onların aleyhine sonuçlanacak.” “Bildiğin bir şey mi var komutan. Durum tam tersi yönde. Aşiret berdel hükmü verdi ve biz tam tersini yaptık. Buradan sadece…” dedi ve devamını getiremedi. “Rahat ol ağam. Gün doğmadan neler doğar” dedi Mustafa Bu rahatlığına hiçbir anlam veremiyordum. Bana da daha önce halledeceğini söylemişti ve böyle konuştuğuna göre bir şeyler yapmıştı. Asıl soru ne yapmış olduğuydu. Bunu Miran ağaya söylemiyorken bana hiç anlatmazdı ama şansımı denemeliydim. “Komutanım biraz konuşabilir miyiz?” dedim çaktırmadan Mustafa’yı dürterek. “Olur konuşalım. Benim de sana söyleyeceklerim var” dedi ve biz yine sigara içmek için kalabalıktan uzaklaştık. “Noluyor Mustafa. Nasıl bu kadar rahatsın. Ne biliyorsun anlat bakalım” “Anlatacak bir şey yok. Halledeceğim dedim ve hallettim. Sonuca bakacaksınız. İnşallah bir sorun çıkmayacak” “Nasıl bu kadar emin konuşuyorsun. Anlat bana da belki başka bir durum olur müdahale ederim” “Hiçbir sorun çıkmayacak. Ayrıca çıksa bile senin yapabileceğin bir şey yok. Sen oradayken susar sonra bildiklerini okurlar. Ben kökten çözdüm merak etme” “Düşük çenen bana gelince mi susuyor. Anlatsan ne olacak” “Sürprizi kaçar. Ayrıca sen bana elmalı telefon almadan senin adına kılımı kıpırdatmayacağım. Tekrar hatırlatayım yeşil olsun” “Koyun can derdinde kasap elmalı telefon derdinde. Tövbe yarabbim” “Sen onu bunu bırak da akşam nerede uyudun bakalım” “Nerede uyuyabilirim Mustafa. Yerde tabiki” dedim. Ne güzelde yalan söylemiştim. Ayrıca ilk orada yattığım için yalan da sayılmazdı. “Kendini acındırıp yatakta uyuyamadın mı? Tüh yazıklar olsun sana. Böyle devam edersen bu evlilik gerçeğe dönmez. Neyse daha çok zamanınız var. Elbet bir gün vuslata erersin” “Sen bana sabır ver Allah’ım” dedim ve yanından uzaklaştım. Yoksa beni delirtmeye devam edecekti. Öğlene doğru Mustafa hariç herkesin canı sıkkın bir şekilde aşiret toplantısına gitmek için hazırlanıyorduk. Kadınlar evde kalırken, Mustafa ve ben de toplantıya gidecektik. Nida bana yine endişeli bir şekilde bakarken, bu defa abisi için korkuyordu. Toplantı için gittiğimiz konakta herkes ciddi bir şekilde bize “Hoş geldiniz” derken Siraç’ı görmemle sinirim tepeme çıkmıştı. İkimizde birbirimizi öldürecek gibi bakıyorduk. Onda kendinden emin bir hava vardı. Bu durum beni korkutsa da Nida ile ilgili hiçbir şey yapamayacağını çok iyi biliyordum. Gerçekten evli olmadığımızı bilse de bunu asla kanıtlayamazdı. Herkes konağın salonunda toplanmıştı. Toplantıyı yöneten ağa orada olmasına rağmen toplantı bir türlü başlamıyordu. Herkesin söylenmesi üzerine “Bir misafirimiz var. Onu bekliyoruz. O gelince toplantıya başlayacağız” dedi adam gür sesiyle kalabalığın söylenmelerini susturarak. Azad ağanın çevresinin itirazlarına rağmen isminin Mahmud ağa olduğunu öğrendiğim adam kalabalığı susturup beklemeye devam etti. Aradan geçen 10 dakika kapıdan giren adam, salona girer girmez gözleriyle kalabalığı taradı. Bakışları sanki bir lazer gibi herkesi delip geçiyordu. Mahmud Ağa'ya doğru ilerlerken, adımları tüm salonu titretiyor gibiydi. Selamlaşmaların ardından, dönüp kalabalığa baktı. Gözleri bir anlığına Miran Ağa'ya, sonra bana, en son da Mustafa’ya baktı. Bize verdiği kısa bir baş selamının ardından Mahmud Ağa'nın tam karşısındaki boş koltuğa, sanki orası hep onunmuş gibi kuruldu. Mahmud Ağa, tüm salonun duyacağı gür bir sesle, “Mardin’in ismiyle nam salmış ağası, Rezan Ağa da aramıza katıldığına göre, artık başlayabiliriz” diyerek toplantıyı resmen açtı. Gözlerini kalabalık üzerinde gezdirmeye başlayarak. Hiçbir şey anlamıyordum. Mardin’deki ağanın burada ne işi vardı. Neden kalabalığın arasından bizi bulup sadece bize selam vermişti. Bunu ilerleyen dakikalarda nasıl olsa öğrenecektim. Şimdi pür dikkat Mahmud ağanın neler yumurtlayacağını dinlemeye koyuldum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD