Doğan’ın Anlatımı
Burnuma çam, ıslak yosun ve toprağın derin ve keskin kokusu doluyordu. Derin bir nefes çektim ve ormanının göğe uzanan devasa ağaç gövdelerini gördüm. Güneş, yaprakların arasından süzülüyordu. Dirseklerim ve dizlerim nemli toprağa gömülmüştü. Avuçlarımda, babamın bana emanet ettiği eski model tüfeğin soğuk metalini hissediyordum.
Nefesimi tutmuş, tek bir hedefe odaklanmıştım. Uzakta meşe palamudu yiyen iri bir domuz. Homur homur sesler çıkarıyordu. Onun sesi, uzak olmamıza rağmen ormanın sessizliğinde kulaklarımı tırmalıyordu. Parmak ucum tetiğe hafifçe dokunuyor, kalbimin her atışı kulaklarımda vuruyordu. Tam o an, bacağıma dokunan yumuşak bir şeyle irkildim. Yılan olmasından korkarak tüfekten gözlerimi ayırıp ona doğru döndüm.
Yanı başımda, boynunu uzatmış, bana bakan bir çift iri, koyu kahverengi göz vardı. Bir ceylan. Ömrümde ilk kez bu kadar yakından görüyordum.
Gözleri…
Tıpkı annemin gözlerine benziyordu. Aynı güzellikte, aynı hatlarla ve aynı o derin, hüzünlü bakış. Hayran olmamak elde değildi.
O bakış bana nişan almam gereken domuzu, tüfeği, avı, her şeyi unutturdu.
Usulca, onu korkutmamaya dikkat ederek, yavaş hareketlerle doğruldum. Ceylan geri çekilmedi, benden korkmuyordu. Aksine, başını avucuma doğru uzattı, sanki onu okşamamı istiyordu. Tüfeğim bir el atımımdaki mesafedeydi. Ama o gözlere bakarken, silahı kaldırma düşüncesi bile ihanet gibi geliyordu. Elimle alnına, yumuşacık tüylerine dokundum. Sıcaktı, canlıydı. Hafifçe titriyordu.
Sonra, ayağındaki yarayı fark ettim. Dikenli bir tel ya da keskin bir taş derisini yırtmış, kanı yavaş yavaş sızarak akıyordu. Çantamı sessizce açtım. İçinde temiz atletim ve her zaman yanımda bulundurduğum kolonyam vardı. Atletimi yırttım ve önce yarasını temizledim. Ceylan hiç kıpırdamadı. Ona bakarak, yarasını temizlerken, gözlerimin içine bakmaya devam etti. O bakışta bir güven, bir teslimiyet vardı. Sonra yine atletimden kestiğim kumaş parçasını onu ürkütmeden ayağına sardım. Yarasını sardığımda, hafifçe başını salladı, burnuyla elimi kokladı. Sonra, sessizce, topallayan adımlarla ormanın derinliklerine doğru süzülüp gitti. Arkasından bakakaldım. Domuz çoktan gitmişti. Ama umurumda değildi.
Sonra bir sis çöktü ve ben kendimi ormanın başka bir köşesinde buldum. Yine elimde tüfeğim ve çantam. Ağaçtan gelen arı vızıltıları ile başımı ağacın üzerindeki kovana doğru çevirdim. Aynı anda midemden gelen gurultular beni bala doğru sürüklemeye başladı. Ağacın gövdesine tırmanıp kovana ulaşmaya çalışıyordum. Tam o anda bastığım kuru dal ile ağaçtan sıyrılarak düştüm.
Yüzümün ıslandığını hissediyor, gözlerimi açmak istiyor ama açamıyordum.
"Uyan, temiz kalpli çocuk uyan!" dedi bir ses.
Gözlerimi araladığımda karşımda yine o ceylanı gördüm ve yüzümü yalayan onun iki küçük yavrusunu. Yerimden doğrulmak istedim ama yere vuran sırtım acıyla beni tekrar toprağa sabitledi.
Şaşkınlıkla ona baktım. Acaba yanlış mı duymuştum. Ceylan benimle konuşmuş olamazdı demi.
"Uyan, temiz kalpli çocuk. Artık koruman gereken biri var" dedi aynı ses.
Evet bu ses ceylandan gelmişti. Benim yarasını iyileştirdiğim, büyük bir hayranlıkla gözlerine baktığım o ceylandı bu.
"Kim? Kimi korumam gerek?" diye fısıldadım, sesim ormanın derinliklerinde kaybolup giderken.
Ceylan, cevap vermeden yavrularını da alıp birkaç adım atmıştı ki ben sözlerimi tekrarladım.
“Kimi korumam gerek? Söyle bana!” dedim merakım ve haykırışım aynı sahnedeydi.
Ceylan durdu ve bana döndü. Bana son kez bakıp
“Kalbindekini” dedi ve ben sıçrayarak uyandım.
“Beyefendi” diye omuzuma dokunan hemşire ile gördüklerimin rüya olduğunu ancak idrak edebilmiştim. Sersem bir halde ona baktığımda.
“Hasta çok terledi. Yedek kıyafet var mı yanınızda. Üzerini değiştirmeniz gerekiyor” dedi hemşire uyandığımda emin olmak isteyen şüpheli bakışlarıyla.
“Hayır ama söylerim getirirler” dedim kendime gelmeye çalışarak.
Hemşire gittikten sonra tekrar sandalyeye çöktüm. Gözlerimi kapattım. Rüyamdaki o ceylanın gözleri, gözlerimin önüne geldi. Sonra, o gözler yavaş yavaş şekil değiştirdi... Daha koyu, daha derin, ama aynı ürkek ve hüzünlü ifadeyle... Nida'nın gözlerine dönüştüler. Kalbime sıcak bir şeyler aktı. Onu ilk gördüğümde bana bakışları da aynı o ceylan gibiydi. Ben o bakışların zaten müptelasıydım. Ceylanın bakışları ve ürkekliği Nida’ya geçmiş gibiydi. Özlemini çektiğim ama düştüğüm o günden sonra bir daha göremediğim, hayranı olduğum o bakışlar Nida ile karşıma dikilmişti.
Bu olayları yaşadığımda 14 yaşındaydım. Babam kendime güvenim yerine gelsin diye yanımdan uzaklaşıp diğer tepede konumlanırdı. Ben ise o yaşlarda korkusuz bir şekilde avlanırdım. Bazen domuzların köyümüze inmemesi için, bazen ayıları korkutmak için bazen de geyik avlayarak güzel bir ziyafet çekmek için babamla ava giderdik.
Hiçbir zaman anlayamadım. Ceylanlar en ürkek hayvanlardan olmasına rağmen, benim elimde bir tüfek olmasına rağmen neden bana sığınmıştı. Çaresizlikten mi? Peki Nida… O da aynı çaresizlikle mi benimle evlenmişti. Evet…Maalesef ki evet.
Tek bir umudum vardı.
Kaderin ilk hamlesi bizi birbirimize bir zincirle bağlamıştı. Sonraki adımlar bizim elimizdeydi. O zinciri kabullenip bir lütuf olarak mı görecektik, yoksa bir an önce o zincirlerden kurtulmaya mı çalışacaktık. Bunu zaman gösterecekti. Ona bu kadar bağlanmışken benden gitmesinden deli gibi korkuyordum.
Nida’nın yanına oturdum ve usulca yüzünü okşadım. Hemşirenin söylediği gibi ter içinde kalmıştı. Ateşi düşmüş ve yüzüne pembemsi bir renk gelmişti.
Telefonumu çıkarıp Cihat’ı aradım.
Doktorun söylediğine göre fena üşütmüştü. Muhtemelen kaçtığı gece kapmıştı şifayı. Sonrasında da durmadan dinlenmeden bir sürü olay yaşayınca, bu hale gelmişti. Doktor Nida’nın ateşini düşüremeyince onu hastaneye yatırma kararı aldı ve daha iyi hissedene kadar da hastanede kalacağımızı söyledi.
Refakatçı olarak yanında ben kalacaktım. Cihat gitmek istemedi ama benim ısrarımla konağa döndü. Giderken de bir şey olursa aramam için numarasını verdi. Şimdi gerekli olan kıyafetleri ondan istemeliydim. Saat gece 4 sularıydı. Onu bu saatte rahatsız etmek istemezdim ama bunu yapmaya mecburdum.
Uyku dolu sesiyle açtı telefonu. Ona durumu anlattığımda yaklaşık yirmi dakika sonra odaya gelmişti. Konak hastaneye çok uzak değildi ama Nida’yı hastaneye yetiştirdiğimiz sırada bana kilometrelerce uzak gelmişti.
Getirdiği poşete baktım. İki takım iç çamaşırı ve iki takım pijama vardı. Cihat, Nida’nın üzerini değiştirmem için odadan çıktığında kapıyı kilitledim ve usulca Nida’nın yanına geldim. Yavaşça doğrultup pijamasının üstünü çıkardım, tam o sırada gözlerini açtı.
“Doğan” dedi sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı.
“Efendim güzelim söyle” dedim aynı sakin ses tonuyla.
“Neredeyim ben” dedi gözlerini açık tutmakta zorlanarak.
“Hastanedeyiz güzelim. Çok ateşlendin, beni çok korkuttun”
Gülümsedi. Üzerinde sütyeni vardı. Ben pijamasının üstünü ona giydirmeye çalıştığım sırada birden bana sarıldı.
“Sen benim için korktun mu?” dedi burnunu boynuma dayayarak. Bende hemen sarılmasına karşılık verdim. Bir elim sırtında geziniyor. Diğer elim saçlarını okşuyordu. Saçlarından öptüm ve;
“Korkmaz olur muyum? Sana bir şey olursa ben ne yaparım. Sakın benden gitme ceylan gözlüm, sakın” dedim kalbimdekileri haykırırcasına.
Ondan bir ses çıkmayınca onun tekrar uyuduğunu fark ettim.
“Ahh be güzelim. Keşke duysaydın söylediklerimi. Her zaman yüreğimi dilime dökemiyorum” dedim boynumdaki yüzünü hafif okşayarak. Daha sonra diğer kıyafetlerini de değiştirip üzerini örttüm. Kendimi hızla lavaboya attım.
Az önce yaşadığımız yakınlaşma ve bakmamaya çalışsam bile istemeden gördüklerim bana hiç iyi gelmemişti. Tüm vücuduma ateş basmıştı. Yüzüme soğuk su çarptım ve ensemi ıslattım ama geçmiyordu. Bir süre daha kendimi sakinleştirmeye çalıştıktan sonra odadan çıktım. Koridordaki sandalyede bekleyen Cihat endişeyle yanıma geldi.
“Nasıl. Daha iyi mi?”
“Çok şükür daha iyi. Ateşi düştü. Uyuyor”
“Sen nasılsın Doğan, yorgun görünüyorsun. İstersen ben kalayım yanında sen dinlen”
“Sağolasın. Yorgun değilim. Sadece onu böyle görmek korkuttu. Yanından ayrılmak istemiyorum. Kötü hissedersem söylerim. Sen de konağa dön istersen. Sabah telaşınız olacak dinlenmen gerek”
“Yarın gidilmeyecek. Bizimkileri hastaneye gelmemeye zor ikna ettim. Sabah hepsi burayı akın eder.”
“Gelmelerine gerek yok. Ziyareti de ertelemeyin. Ben yanındayım”
“Yarın ola hayrola. Yarın olsun da duruma göre bakarız” dedi omuzuma hafifçe vurarak.
“Var mı benden istediğin bir şey”
“Yok canının sağlığı” dedim ve Cihat konağa döndü.
Odaya girdim ve Nida’nın yanındaki refakatçı yatağına uzanıp onu uyurken izlemeye başladım. Karanlıkta, düşüncelerim, ceylanın sözlerinde dolandı durdu.
"Kalbindekini."
Nida, kalbimdeki tek şeydi. Onu ömrümün sonuna kadar koruyup kollayacaktım.
Peki ya benim onun kalbindeki yerim? Benim de onun kalbinde bir yerim var mıydı?
Bu düşüncelerle boğuşurken uyuyakalmışım. Hemşirenin serum takmak için odaya girmesiyle uyandım. Saate baktığımda 7 olmuştu.
Nida hala uyuyordu. O uyurken bende kafeteryaya inip bir çay aldım ve masaya oturdum. Çalan telefonumla yaktığım sigarayı küllüğe bıraktım. Arayan Osman’dı.
“Efendim Osman”
“Nasılsınız komutanım”
“İyiyim Osman, sen nasılsın”
“Ben hiç iyi değilim komutanım. Halil amca bizi hor kullanıyor. İçimizden geçti. Götümün her kıvrımı ayrı bir acı ile sızlıyor” dediğinde kendimi tutamayıp bir kahkaha patlattım. Herkes dönüp bana bakarken ben konuşmaya devam ettim.
“Ne nazlı çıktın be Osman. Sizin yaptığınız babamın sabah sporu”
“Evet komutanım. Halil amcanın yaptıkları sabah sporu kadar o konuda sorun yok. Ama biz 5 haneye daha aynı sporu yapıyoruz. Nolur komutanım al bizi buradan. Görev çıktı de uçarak geleyim.”
O sırada arkadan diğerleri de bağırdı.
“Kurtarın bizi komutanım.”
“Cezanız daha bitmedi. Onu beni ifşalarken düşünecektiniz”
“Affet komutanım. Bir daha yaparsak götümüzü biçsinler”
Arkadan diğerleri
“Oğlum onun doğrusu siksinler değil miydi?”
“Sus lan. Götümüzü niye siktiriyoruz durduk yere”
“Tamam Osman işim var kapatıyorum. Var mı başka bir şey”
“Siz ne zaman geleceksiniz. Çilemize ortak olurdunuz”
“Çok yakında. Henüz belli değil. Babam nasıl”
“İyi iyi turp gibi. Sizi bekliyor dört gözle”
“Ağzınızdan bir şey kaçırmadınız demi Osman”
“Hayır komutanım asla. Sırrınız sırrımızdır. Bu arada evlilik nasıl gidiyor komutanım”
“Osman!”
“Tamam tamam sormadım. Hadi biz eziyetimize geri dönelim. Size de balayınızda mutluluklar komutanım”
“Ulan ben senin”
“Ben de sizi seviyorum komutanım. Allah’a emanetsiniz” dedi ve telefonu kapattı.
Telefonu kapattıktan sonra onları ne kadar özlediğimi fark ettim. O kadar hızlı oluyordu ki her şey onları düşünüp arama fırsatı bile bulamamıştım. Sigaramı içip odaya çıktığımda Nida’nın yemeği gelmişti. Hemşire ilaç verileceği için mutlaka bir şeyler yemesi gerektiğini söyleyip çıktı.
Usulca uyandırmaya çalıştım. Saçlarını okşayarak. Yanağına nazikçe dokunarak. Gözlerini hafif araladığı sırada gülümseyerek baktım gözlerine.
“Güzelim hadi uyan sabah oldu. Bir şeyler yemen gerekiyor.”
Gülümseyerek bana baktı. Sonra kollarını yukarı uzatıp gerindi.
“Günaydın” dedi uyku mamuru bir halde.
“Günaydın güneşim. Hadi sen biraz otur da kahvaltını yedireyim”
“Güneşin ben miyim?” dedi şaşkınlıkla.
“Evet. Sen benim güneşimsin. Her şeyimsin”
“Tamam anladım. Ben hala rüyadayım. Rüyada her şeyi yapabiliriz nasılsa” dedi ve ben ne olduğunu anlayamadan birden beni dudaklarımdan öptü.
Ne yapacağımı şaşırdım ve donup kaldım. Hiçbir şey yapamadım.
Nida yavaşça dudaklarımdan uzaklaşırken, benim karşılık vermemiş halime sinirlendi ve suratı asıldı. Kollarını göğsüne bağlayıp küçük bir kız çocuğu gibi yüzünü yana çevirdi.
Ben ise tam bu anda kendime geldim ve aynı onun yaptığı gibi birden dudaklarını öpmeye başladım. Onun dudaklarında kaybolduğum sırada zaman durmuştu. O anda sadece Nida ve ben vardım. İlk öpüşmemiz, ilk biz oluşumuzdu bu. Gözlerimiz kapalı, onun elleri benim boynuma dolanmış, benim ellerim onun yüzünü avuçlarken kalbimin atışları göğsümü parçalayacak derecede hızlıydı.
Tam o sırada aralık bıraktığım kapı birden açıldı. Kontrol için gelen doktor ve öğrencileri bizi o halde gördü. Biz panikle birbirimizden ayrılırken, hepsi gördüğü manzara ile
“Biz daha sonra gelelim” diyerek dışarı çıktılar.
İlk öpüşmemizi böyle hayal etmemiştim ama fark etmezdi. Kalbim hızla atıyor ve ben yerimde duramıyordum. Şu an doktorların bizi görmesi umurumda değildi. Tekrar onun güzel dudaklarına dönmek istiyordum.
Nida ise çok rahat bir şekilde.
“Aman… Alt tarafı bir rüya ne olacak ki. Nasılsa gerçek değil” dedi.
Bu hali beni gülümsetti. Gerçek olduğunu anlayınca ne tepki verecek çok merak ediyorum. En azından onun rüyalarında beni öpmek istediğini öğrenmiş oldum. Bana karşı hislerinin olduğunu, o tutkulu öpüşmemizden de anlamam mümkündü.