Siraç’ın Anlatımı
Tarihi bir binanın tepesindeki geniş ofisimde, pencerenin önünde duruyorum. Şehrin ışıkları ayaklarımın altında bir yılan gibi kıvrılıyor. Bu ışıkların çoğu, bir şekilde benim paramla yanıyor. İşte gücün görünür hali buydu: şehrin nabzını avuçlarında hissetmek. Ama şu an hissettiğim tek şey, midemi kemiren bir öfke ve kalbimi örs gibi döven bir hayal kırıklığı…
Toplantı istediğim gibi gitmemişti. Mahmud ağa ile kararların benim lehime sonuçlanması konusunda kesin bir dille anlaşmıştık. Ben şahit sunacaktım, Mahmud ağa evliliğin ispatını isteyecekti. İspat edilemeyecek ve hüküm aynen devam edecekti. Plan basitti. Üzerinde o kadar düşünmeme bile gerek yoktu ama öyle olmadı. Sundukları evlilik cüzdanı ve resimler bakan herkesin onayına göre gerçekti. Hazırlıklı gelmişlerdi ama ben bu evliliğin sahte olduğuna kalıbımı basardım.
Burada yaşadığım şok beni kısa süreli afallatmıştı. Sonraki hamlemi düşündüğüm sırada hüküm ölüm emrine doğru gidiyordu. Olamazdı. Benim kız kardeşimin, canımın parçasının ismi ölümle aynı karede bulunamazdı. Babam önce Dilan’ı geri alma fikrini öne sürdü ama nikahları kıyıldığı için mümkün değildi.
O sırada konuşmaya başlayan Rezan ağa ile işler tamamen değişti. O benim öne attığım sahte evlilik teorisini diğerleri gibi bir kâğıt parçasına bakarak inanmamış ortaya başka bir çözüm atmıştı.
Çözüm ise basitti. Sahte evlilikler mutlaka boşanma ile biterdi. Boşanma olursa berdel tekrar ortaya atılabilirdi. Bu fikir aklımda bir şimşek gibi çaktı. Doğan’ı ortadan kaldırırsam boşanmaya bile gerek kalmadan istediğim gerçekleşmiş olacaktı.
Devam eden konuşmalar ile işin rengi değişti. Onun fikrine bir kez onay verdiğim için itiraz da edemedim. Konu barışa doğru evrildi. Bu benim istemediğim bir sonuç değildi. Barış demek Nida’ya daha kolay yaklaşabilmem demekti ama yine de olayın basit bir çözümü varken zor yoldan gitmek zoruma gitmiş ve bunu bir yenilgi gibi kabul etmiştim. Olsun. Zoru severim. Hayatım hiçbir zaman kolay olmadı.
Masama oturup çekmeceyi açtım. Nida’nın resimlerinin arasından en sevdiğim resmini alıp yüzüne dokundum. Bir gün…Elbet bir gün bana da bu resimdeki gibi gülecekti. O günü sabırla bekliyordum.
O an çok eskiye gittim. Nida ile ilk karşılaştığımız güne. Çocukluğuma…
Şu an ki gücüm kudretim çocukken elimde yoktu. Tam tersi yaşıtlarıma göre çelimsiz, korkak bir çocuktum. Bu halim babamı öfkelendirir, ona layık olmadığım için beni ezmekten çekinmezdi. Her fırsatta kemerini sırtımda hisseder, sinirini alamayınca beni o nefret ettiğim karanlık depoya kapatırdı. Orada aç ve korkuyla saatler geçirirdim. Annem babamdan korkusuna kapıya kadar gelir ama beni çıkaramazdı. Kapının altından bana yiyecek ve küçük bir fener verir, korkularımı ve açlığımı dindirmeye çalışırdı.
Hiç arkadaşım yoktu benim. Tüm çocuklar ağa oğlu olmama rağmen benimle alay eder, köşeye sıkıştırıp cebimdeki harçlığımı almaktan çekinmezlerdi.
Yine öyle günlerden biriydi. Sanırım 11 yaşındaydım. Baharın sonları, yazın başlangıcıydı. Mahalledeki boş arazide futbol oynayan çocuklar, yine beni aralarına almamıştı. Kenarda onları izliyordum. Nida’da o çocukların arasında tek kız olarak onlarla oynuyordu. Diğer çocuklardan daha hızlı koşuyor ve topu bir cambaz ustalığı ile ayaklarından alıyordu. Onu hayranlıkla izlediğim sırada benim yaşlarımda ama benden iri, iki çocuk gelip beni ayağa kaldırdılar. Ceplerimi yokladılar ve para olmadığını gördüklerinde ise bir tokat atıp yere düşürdüler. Altımda şort vardı ve dizim çıplak ve korunaksız bir şekilde taşa çarpmıştı. Acıyla dizimi tuttuğum sırada bir tanesi sırtıma tekme attı. Tam o anda bir ses duydum.
“Bırakın onu!”
Çocuklar beni bırakıp sesin geldiği yöne döndüklerinde bende başımı aynı yöne çevirdim.
Nida korkusuz bakışlarla kendinden yaşça büyük o çocuklara meydan okuyordu. Çocuklar ona doğru yaklaştığında gözlerini çocuğun gözlerine dikti.
“Sen karışma bücür. Küçük boyunla gelmiş konuşuyorsun. Ayağım altında ezilirsin” dedi Nida’yı omuzundan iterek.
Nida hızla çocuğun kasıklarına tekme attı. Acıyla öne doğru kıvrılan çocuğun gözüne bir yumruk attığında çocuk benim gibi yere düştü. Hala kasıklarını tutuyor ve acıyla inliyordu.
Nida bakışlarını diğer çocuğa çevirdiğinde, elini yumruk yapıp onun üzerine doğru yürüdü.
“Sen de ister misin?” çocuk korkuyla geri geri giderken yerdeki arkadaşını kaldırıp, hızla oradan uzaklaştılar. Onların gidişiyle Nida yanıma geldi.
“İyi misin?” dedi şefkatli bir ses tonuyla. Kalkmama yardım edip beni oturttu. Kafamı hayır anlamında salladığımda kanayan dizimi gördü.
“Burada bekle. Hemen dönerim” dedi ve hızla koşarak uzaklaştı. Bir süre sonra elinde bir pet şişe su, mendil ve yara bandıyla yanıma geldi.
Yaramı temizlemek için su döktüğünde canım çok yandı. Sesimi çıkarmadım. Sadece yüzümü buruşturup gözlerimi kapattım.
“Acıyor mu?” dedi ve yaramı üflemeye başladı. Onun bu hali tüm acılarımı dindirmişti.
“Hayır” dedim başımı sallayarak ve yaramı temizledikten sonra mendille dizimi kurulayıp iki tane yara bandı yapıştırdı. Sonra o güzel gülümsemesiyle elimden tutup beni yerden kaldırdı. Üzerimdeki tozları silkeledi.
“Neden seni dövmelerine izin veriyorsun. Benim gibi kız da değilsin. Babam hep der “kendini korumazsan döven çok olur” Sende onları döv. Korkma, korkarsan daha çok saldırırlar”
O sırada oyuna devam etmek isteyen çocuklar “Hadi Nida, ağaç olduk” dediklerinde “görüşürüz” diyerek onların yanına geri döndü. O gün kapıldım Nida’nın büyüsüne. O gün kendime söz verdim. Güçlü olacak, bir daha bu duruma düşmeyecektim.
Onun kim olduğunu öğrendiğimde ise büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Bizim can düşmanımız olan Kudani aşiretinin tek kızıydı Nida. Amcam onun dedesini öldürmüştü ve kan sırası onlara geçmişti. Bu durum onunla aramda bir set olmuştu.
Okulda bana sataşan çocuklara gözümün önüne Nida’yı getirerek saldırmaya başladım. O yaşta cebimde bıçak taşımaya başladım. Diğer çocuklara korkusuz bakıp, bıçağı gösterdiğimde kaçarak uzaklaşıyorlardı. Ben acımasız olmayı seçmemiş, acımasız olmaya zorlanmıştım.
Lise çağına geldiğimde gelişen vücudum spora gitmemle daha da irileşmişti. Artık o sıska çocuk değildim. Saldığım korku ile kimse bana bulaşmaya cesaret edemiyordu. Babamın her türlü pis işinde yanında yer alıyordum. Abilerim şirketle uğraşırken, ben karanlığın sokağında adım adım ilerliyordum.
Nida’yı hep uzaktan izledim. Zaman onu hiç değiştirmemiş, sadece daha da güzelleştirmişti. O beni ve o günü unutmuştu ama ben hiç unutmamıştım. Yanına yaklaşmak isteyen erkekleri döverek uzaklaştırırken, arka planda onun yanına gitmeye cesaret eden, hatta ismini anan kişileri buna pişman ediyordum. Üniversiteye gittiğimizde arada yanına gidip onu uzaktan izlemekle yetiniyordum. Gücüm ve cesaretim bir tek ona geçmiyordu.
Onun karşısına çıkabilmek için yeterli gücü elde etmeliydim ki bana “hayır” demeye cesaret edemesin. İstanbul’da işletme okudum. Bu süreçte de boş durmadım. Her türlü cesaret isteyen ortamlarda en önden ilerliyordum. Güce olan ihtirasım günden güne artıyordu.
Mezun olduğumda bir sene kadar İtalya’da kaldım. Çalıştığım firmanın arka planındaki her türlü suç unsurlarını yürütmeye başladım. Bu piyasada güven çok önemliydi. Onu sağladığımda tüm kapılar ardına kadar açılmıştı. Orada edindiğim çevre ile memleketime geri döndüm. Artık bambaşka bir Siraç vardı.
Elimdeki güç ile istediğimde yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Tüm silah sevkiyatları, tüm beyaz ticareti, tüm kaçakçılık, kara para aklama benim denetimimle yürüyordu. Bu yolda karşımdaki kişinin ahlakını, yaptığı işi hiçbir zaman önemsemedim. Bana karşı gelenlerin ise sonu belliydi. Silahımdan çıkan iki üç mermi…
Önüme düşen bedenlerine dönüp bakmazdım bile. Karşımda kimse duramazdı. Babam bile. Görünürde ağa babamdı ama gerçekte benim istemediğim hiçbir şeye onay veremez, o da herkes gibi benden emir alırdı.
Şirkette de kararları ben verirdim. Benim söylediğime kimse karşı gelemez, abilerim bile benden korkardı. Şu hayatta annem, Dilan ve Nida dışında kimseyi tanımazdım. Kimsenin canı onların canından daha değerli olamazdı. Hayatımın merkezinde olan bu üç kadın beni yumuşatabilecek yegâne varlıklardı.
2 yıl önce Nida İzmir’den memleketine ziyarete geldiğinde tüm cesaretimi toplayıp karşısına çıktım. Ona olan hislerimi söyleyecek ve konağımın hanımı olmasını isteyecektim.
Manzarayı izlemek için tepeye çıktığı sırada peşinden gittim. Bir süre onun rüzgarda savrulan saçlarını ve güneşin yüzüne vuruşunu izledim. Sonra yanına gidip onunla konuşmaya çalıştım. Yüzüme tiksinti ile bakıp tokat atmaya kalkmıştı ki elini havada yakaladım. O ise elini elimden kurtarıp yüzüme tükürdü ve yanımdan hızla uzaklaştı.
O buraya son gelişiydi. Bir daha bu topraklara dönmedi. Ben ise onu adım adım izletiyordum. Onunla konuşmak isteyen erkeklerin her biri benim emrimle fikir değiştirmek zorunda kalıyordu. Sadece bir kişiden çok geç haberim oldu. Nida’nın patronunun yeğeni olacak kıl kuyruk Nida’ya sarkıntılık yapmıştı. Nida, ona yumruk ile karşılık vermişti. Onu izleyen adamım ise patronundan çekindiği için bana bu ayrıntıyı söylememiş. Yaptığım tüm planı devreye sokmadan önce, Nida’yı görmek için İzmir’e gittim. Kapısını gören bir sandalyeye oturmuş her kapıdan çıktığında onu görmenin mutluluğunu yaşıyordum. Nida, odasına gelen hediye paketini çöp poşetine koyup temizlik görevlisine “Bunu Sinan beyin masasına koyun” dediğinde öğrendim tüm olayları.
O şerefsizi bizzat kendi ellerimle dövmüş bir daha Nida’nın yanına dahi yaklaşmamasını tembihlemiştim.
İzmir’e gittiğim sıralarda geceleri gizlice evine girer, o uyurken onu izlerdim. Onu uyandırmadan saçlarını koklar sonra tekrar buraya geri dönerdim.
Artık bu duruma tahammül edemediğim bir noktaya gelmiştim. Kendi isteğiyle olmuyorsa zorla olacaktı. O benim olacaktı. Elbet evlendiğimizde bana alışırdı. Bunun için elimden geleni yapmaya hazırdım. Çalışma odamın gizli bölmesi onun resimleriyle doluyken, dizime yapıştırdığı yara bandını bile saklarken bana bu kadar uzak olmasına tahammül edemiyordum.
Gittiğim bir düğünde Berat’ın saf kardeşim Dilan’a bakışlarını fark ettim. Dilan bunu fark etmedi. Bildiğim kadarıyla da gönlünde biri yoktu. Bende bu durumu fırsata çevirmek istedim. Dilan’a Berat’tan geldiğini sandığı hediyeler ve notlar gönderirken, Berat’a da Dilan’ın mektuplarını gönderiyordum. Bunu öyle ustalıkla yapıyordum ki, ikisi de bu durumdan zerre şüphe etmiyordu.
Kudani aşireti bizim düşmanımız olduğundan Berat ve Dilan’ın evlenmesi imkansızdı. Sadece bizde diğer taraftan kız alırsak, bize bir berdel sunarlarsa bu evlilik gerçekleşebilirdi.
Dilan ve Berat birbirlerine sırılsıklam âşık olmuşlardı ama aşiretten korkularına bir adım atamıyorlardı. İşte tam da bu anda Cevat ağanın oğlu Hasan, Dilan’ı istemeye geleceğini bildirdi. Tabii ki bunu da ben ayarlamıştım. Aynı gece Berat, Dilan’ı kaçırıp Diyarbakır’a dedesinin yanına götürmüştü.
Aşiret toplantısında Mahmud ağa ikisinin de ölüm emri verilecekken benim isteğim üzerine berdel önerdi. Miran ağa çaresizce bunu kabul etti. Babam benim Nida’ya karşı tutumumu çok iyi biliyordu. Bana her “evlen artık” sözlerine “Nida olursa hemen” diye cevap veriyordum. O yüzden sırf beni evlendirmek için bile Miran ağa ile barış imzalamaya razıydı.
Her şey istediğim gibi ilerlerken Nida’nın buraya döndüğünü öğrendim. Hemen havaalanına gidip onu uzaktan izledim. O konağa girene kadar onu takip ettim. İçimde tarifsiz bir huzur vardı. O benim için geri dönmüştü. Benim olmasına sayılı gün kalmıştı.
Sabah uyandığımda Miran ağanın konağında benim için çalışan kadın aradı. “Ağam Nida Hanım kaçmış” dediğinde öfkeyle önüme ne gelirse duvara fırlattım. Olamazdı. Bu kadar yakınken olamazdı.
Hemen adamlara onu bulmaları için emir verdim. Herkes köşe bucak onu aramış ama bulamamıştı. Öğlene doğru kadın aradı ve Nida’nın yanında iki askerle konağa geldiğini, askerlerden birinin onun elini tuttuğunu söyledi.
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kendimi sakinleştirmem bir saat sürdü. O it kimdi. Nasıl onun elini tutmaya cesaret ederdi.
Babamı da alıp konağa gittim. Miran ağa karşımıza dikilip, “Benim size verilecek kızım yok. Nida zaten evli” dediğinde öfkeyle silahımı Miran ağaya doğrulttum. Tetiğe basmamak için içimdeki öfkeyle savaşıyordum.
O sırada ismi bile midemi bulandıran o it geldi. Doğan…
Nida’nın elini tutan şerefsiz karşımdaydı ama ben ona hiçbir şey yapamıyordum. Nida ile evli olduğunu söyleyip ahkam kesmeye kalktı. Sırf benimle evlenmemek için bu piç kurusu ile evli numarası yaptığıma kalıbımı basardım. O yüzden yalanlarını ortaya çıkarmak için planlarımı hazırlayıp çıkacaktım karşılarına. O gün o konaktan onu öldürmeden çıktığıma çok pişman oldum. Aynı gün Berat ve Dilan’ı tutturduğum bağ evine gelen Doğan artık sinirlerimi alt üst etmişti. İçeride yüklü mühimmat ve gizli kalması gereken evraklar vardı. Bu riske girmek istemediğim için Dilan ve Berat’ı onlara verip, onu telefonda uyardım. Hemen ardından da aşiretin toplanmasını istedim.
Basit bir yalan sandığım olayın altında çok daha büyük bir organizasyon varmış. Toplantı da bunu da anlamış oldum. Evrağın sahte olup olmadığını anlamak için Nida’nın kimlik bilgilerine girdirdim ve o an öğrendim ki Nida gerçekten 2 ay önce o adamla evlenmiş görünüyordu. Hafife almakla yaptığım hata bana büyük bir zaman kaybı olarak dönmüştü.
Ben bu düşüncelerle geçmişe dönmüşken kapı çaldı. İçeriye giren sadık adamım ve sağ kolum Nida’nın fenalaşıp hastaneye kaldırıldığını söyledi. Kalbim bir bıçak darbesi almışçasına sancıdı. Onun tırnağına zarar gelmesine tahammülüm yoktu.
“Hangi hastanedeler”
“Devlet hastanesindeler”
“Nasıl. Bizim hastane dururken devlet hastanesine mi götürmüşler”
“Evet ağam. Yakın olduğu için sanırım”
“Arabayı hazırla. Hemen hastaneye gidelim”
“Ağam bana düşmez ama Nida Hanım evli görünüyor. Yakışık almaz ağam”
Doğru söylüyordu. Tüm aşiretin karşısında ispat edilmiş çakma evlilikleri vardı. Onu görmeye gitmem namımı lekelerdi.
“Tamam Nihat, dediğin gibi olsun. Sabah geçmiş olsun ziyaretine gideriz öyleyse. Sen hastaneye git öğren. Durumu nasılmış. Doktorlara ve hemşirelere ona özel ilgide bulunması adına gerekeni yap”
“Tamam ağam. Nasıl istersen” dedi ve odadan çıktı.
Bütün gece gözüme uyku girmedi. O adamın Nida ile aynı odada yalnız kaldığını bilmek bile beni çileden çıkarıyordu. Tıpkı dün gece aynı odada uyudukları gibi. Kadın bana bunu söylediğinde sinirimi alamayıp havaya kurşun sıktım. Odanın tavanı delik deşik halde kalırken, korkuyla odama giren annem halimden anlayan tek kişiydi.
Nida’yı sadece sevmiyordum. O benim miladımdı. O benim için doğum gibiydi. O yanımda olduğunda tamamlanacak hissediyordum. Ben Siraç Agir, ilk kez istediğim bir şeyi elde edememenin yıkımını yaşıyordum.
Sabah güzel bir buket çiçek yaptırıp hastaneye girdim. Nida’nın odasını sorduğum sırada hemşirelerin konuşmalarına kulak misafiri oldum.
“İnanamıyorum ya herkesin gözü önünde öpüşmüşler. Tamam anladık yeni evlilerde hastanede de olmaz ki. İki gün sabredin demi”
“Kudurmuş bunlar anam. Ateşlerini serumla söndüremeyiz” dediler kahkaha atarak.
“O adam benim kocam olsa bende kudururdum. Adamdaki yakışıklılığı görmediniz mi? Dalyan mübarek”
“Ağzının suyunu sil kız. Üstüne akacak. Allah’ım bize de bir yiğit gönder çok âmin”
O sırada yanlarına gelen başka bir hemşire.
“Bence bu konu hakkında çok konuşmayın. Kadın ağa kızı, adam da komutan. Hepinizi atıverir içeriye görürsünüz” dedi kıkırdayarak gülmeye devam ederek.
Duyduklarımla beynimden vurulmuşa döndüm. Bu nasıl olur. Nida ve o it öpüşmüşler mi? Ben aynı odada kalmalarına bile dayanamazken bu durum tüm öfkemi yükseltti. Bahçeye çıkıp sakinleşmeye çalıştığım sırada Nida’nın ailesinin hastaneye doğru girdiğini gördüm. Onların hastaneye girmesi benim burada olmamam gerektiğini gösteriyordu.
Arabaya binerken Raşit’i aradım.
“O komutanın işini ilk fırsatta bitirin. O ölmeden bana huzur yok!” dedim sesim bir haykırış olup havaya karışıyordu.
“Emredersiniz ağam” dedi Raşit ve telefonu kapattım. Arabayı ona ilk “Benimle evleneceksin” dediğim tepeye sürdüm. O tepede söylediğim sözün gerçek olacağının yemini saklıydı. Nida benden başkasının olamazdı. Ona başka birinin eli dokunamazdı.