Tam üç tane bot tarafından kovalanıyorduk. Ne kadar ateş etseler de hiçbirini tutturamamışlardı. Poyraz benden bir kaç adım öndeydi ve gördüğü ağacın arkasına hızlıca saklanıp arkamdaki botlara ateş etmeye başladı. Onunla dördüncü oyunumuzdu ve kazanmaya ne kadar yaklaşsak da ilk iki oyunu Mine ve Serkan kazanırken diğer oyunu ise Vitamin yani Adem ve Ölçer kazanmıştı.
Sessizce boğazımı temizleyip Poyraz'a, "Kaç tane sembol bulabildin?" diye sordum. Sesim pürüzsüz ve anlaşılır çıkmıştı.
"Bir dakika güzellik saymam lazım."
Bu adam bana böyle sıfatlarla seslenmeye devam ederse, ben devam edemeyecektim. Kelimelerin de bir yanlışlık yoktu ama sanki benimle hep böyle konuşuyormuş gibi hissettiriyordu.
Hem uzak, hem de çok yakındı.
Böyle hissetmek aslında güzeldi, bir şikayetim yok ama alışmak istemezdim.
Nedeni ise...
Yoktu ama bir o kadarda çoktu, sadece dilim bunu anlatmak istemiyor kitli bir sandıkta ki sır olmak istiyordu. Onu anlıyorum, alışmak güzeldir, ama hala kişiliğini bilmediğin birine alışmak...
Bilmiyorum.
Belki bir gün giderdi ya da belki de ben giderdim.
Artan silah sesleri beni kendime getirdi. Kendi kendime kaşlarımı çattım. İlk önce düşüncelerimin üzerini toz gibi kaplayan olumsuz kısımları silip attım ve bana seslenen Poyraz'a odaklanmaya çalıştım. Ayrıca zihnimde ki hangi kapıyı aralık bırakmıştım da bu düşünceler zihnime konmuştu ki!?
"4 tane sembolüm varmış... Birileri geliyor hemen sağındaki ağacın arkasına geç sen, ben bunları hallederim."
"Neden ben geçiyormuşum? Bende savaşmak istiyorum! Birazda sen geç arkama hep ben geçtim."
"Olur."
Meğer tüm oyun böyle dememi bekliyormuş. İnsan bari ayıp olmasın diye ısrar ederdi ya da ne bilim gel beraber sıkalım falan der be! Ama yine de bozuntuya girmeyip, kendimden de ödün vermeyerek,
"Sağ tarafta ki büyük ağacın arkasına geç, ben hallediceğim." dedim bana kullandığı kelimelerden kopya çekerek.
İmayla, "Pekala Eylül hanım geçiyorum." dedi.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ekranı bir sağa bir sola oynatarak daha yeni nereden ateş edildiğini öğrenmeye çalıştım. Harita da bir görünüp bir kaybolan adım izleri vardı ama ben bulamıyordum.
Poyraz'a soracaktım ama böyle umursamaz bir tavırla, hani söylesende olur söylemesende ama sen yine de söyle der gibi.
"En son nereden sıkmışlardı hatırlıyor musun?"
Cıkladı ve dalga geçtiğini saklamayan bir ses tonuyla, "İnanır mısın hiç hatırlamıyorum."
"İnanmış gibi yapacağım."
En fazla yüz metre ötemde ki çalılığın hareket ettiğini görünce oraya odaklandım. Hah bulmuştum! Ve bu düşmanı tanıyordum, düşmanımız Mine'ydi.
Yerde yatmış sürünerek bize yaklaşıyordu. Silahımın azalan mermilerini doldurup nişan almıştım ki Poyraz haini benden önce Mine'yi vuruvermişti.
Büyük bir isyanla, "Ama ben vuruyordum!" dedim.
"Sen onu fark etmiş miydin? Seni nişan aldığını görünce fark etmemişsindir diye vurdum." Özellikle cevap vermeyecektim. Aslında bana iyilik yapmıştı ama bunu onun açısından dezavantaja çevirmek istiyordum. "Eylül... Al şu bombayı beni patlat gıkım çıkarsa şerefsizim."
Cevap vermemekte ısrarcıydım. Mesaj kısmına girip yazmaya başladım. Benden ne kadar ses çıkmayınca Poyraz'ın vicdan azabı o kadar artıyormuş gibiydi. "Bak yeminle senin o kızı fark ettiğini bilseydim değil vurmak, o kızı senden önce vuranı vururdum... Yavrum bir ses versen."
Haince gülümsesem de sanki çok üzülmüşüm gibi, "Şu an nasıl hissediyorum biliyor musun? Sanki saatlerce uğraştığım yemeğimi çöp sanmışsın gibi hissettim." dedim hüzünlü bir sesle. Bir yandan da Mine'ye nerede olduğumuzu dair yazdığım mesajı yolladım.
"Dur güzellik şu Ölçek'e kendi kendimize sıkıp öldürme var mı diye sorayım. Varsa kalbinden sıkmayan en adi şerefsizdir!" Ölçek? Gülmemek için dudaklarımı sımsıkı kapattım. Resmen içinde uyanmayı bekleyen bir keko yatıyormuş da haberi yok.
İleriden Mine'nin parlak elbisesini görünce gülümsedim, bize doğru son hızla geliyordu. Poyraz'a, "Gerek yok senin yerine o işi yapacak birini buldum." Omuzlarım geride, çenem dik zaferle vurulacağı anı izlemeye hazırdım. Ama aniden kararan ekrana ve kırmızı büyük harflerle yazılan 'you died' yazısına hazır değildim.
Mine... Beni vurmuştu.
Üsten bir mesaj geldi, Mine "Hallettim ortak, kabak gibi ortada duruyordu zaten. Allah'tan sen ağacın arkasına saklanmışsın da seni yanlışlıkla vurmadım."
Şimdi ben bu kıza ne diyebilirim? Tekniken onun bir hatası yoktu çünkü -onun tabiriyle- kabak gibi ortadaydım. Her şeye rağmen salaklığıma göz devirip hiçbir şey olmamış gibi, "Eline sağlık ortak." yazmıştım.
Bu kadar oyun benim için yeterdi. Telefonu kapatmış yatağın üzerine gelişi güzel atıyordum ki mesaj geldi. Kendime Poyraz ise bakmayacağıma dair öğütledim. Ve evet Poyraz'dandı ama biraz farklı bir mesajdı.
Poyraz bana ses kaydı yollamıştı, 25 saniyelik.
Tereddüt etmeden üzerine tıkladım. Kendime verdiğim o öğüdü bu mesajdan sonra uygulayabilirdim. Telefonu kulağıma yakınlaştırdım.
İlk beş saniyesinde gülüyordu. Sinirli bir insanı bile gülümsetecek bir gülüştü. Sesin devamında, "Ne kadar çaktırmak istemesem de dayanamayacağım," bu kısımda kısık bir melodiyi andıran bir gülüşle reklam arası vermiş gibiydi.
"Nasıl sinirlendiysen bizim takım olduğumuzu unutup üzerine benim görebileceğim mesajlaşma kısmında arkamdan kuyumu kazdın!"
Ne! Böyle bir hata yapmış olamam değil mi? Ah, o zaman her şeyi nasıl öğrenmişti!? Kendimi tebrik ediyorum...
"Ve öleceğimi bile bile bir an olsun çaktırmadım, bence affedilmeyi hak ediyorum. Ne dersin ortak?" Pislik, eğlendiği nasılda belliydi. O an, oyuna başladığımızda ki durgunluğunun gittiğini fark ettim. Her ne kadar sinirlenmiş olsam da keyfinin yerine gelmesi iyi haberdi. Ama her şeyi elime yüzüme bulaştırdığımı öğrenmem ve kendime sövmeye başlamam ise kötü haberdi!
Onun gibi ses kaydı yollamadım.
Eylül: Eğer bu konuyu sonsuza kadar unutursan, affedilirsin.
Hava durumu: Yapma, bununla dalga geçmeyeceksem ne anlamı var!!!
Eylül: Bari yüzüme yüzüme söyleme be!
Hava durumu: Tamam tamam unuttum. Affedildim mi? :)
Eylül: Affedildin, ortak.
Kapım tıklatılınca kafamı telefondan kaldırdım, gerçek dünya oturum açmışım gibi hissettim. Kapının ardından babamın sesi geldi, "Eylül, müsait misin?" diye sorup aynı zamanda kapıyı tekrar tıklatmıştı. Etrafa göz attım, tek dağınıklık yatağımın yorganındaydı. Babamı bekletmemek için ayaklanıp kilitli kapıyı açtım. Babam dışarı çıkmak için hazırlanmış gibi giyinik vaziyette karşımdaydı. Odaya girmedi kapının önünde konuştu.
"Efendim baba."
"Nisan'ı almaya gidiyorum, gelmek ister misin?"
"Ama tatile daha çok var neden gidiyorsun ki?"
"Öğretmeni bir kaç kere ağlarken görmüş, bizi özlediğini söylemiş. Temelli alıp geleceğim."
Ne! Bugün şaşırma kotamı doldurmuş olmayı diledim. Nisan, benden iki yaş küçük tek kardeşimdi. O yatılı okula gitmek için babama ne kadar dil döküp yalvardığını en iyi ben bilirim. Çünkü babamı ikna etmek için beni de zorlamıştı. Günlerce babamın peşinde dolanmış, iş yerine yemekler götürmüştük. Ama babamdan tek bir olumlu yanıt alamamıştık, ta ki Nisan içli bir şekilde saatlerce ağlamış ve babamı o ıslak gözlerle yalvararak o olumlu yanıtı kapmıştı.
Şahsen ben bu kadar uğraşmazdım.
Ama anladığım kadarıyla ıslak gözlerle kazandığı okulu yine ıslak gözlerle kaybetmişti. Ah yokluğuna çok alışmıştım, aslında yokluğundan çok huzura alıştığımı söyleyebilirim.
Abla ceketini giyebilir miyim?
Abla nolur kalemlerini kullanayım benimkilerin uçları bitti.
Abla bugünlük bulaşıkları sen yapsan çok yorgunumun.
Abla, abla, abla...
Bunlar gözümde canlandıkça öğretmenine saydırmak istiyorum. Ne güzel kız ağlayıp içini boşaltıyor ne diye karışıyor ki!
"Baba ağlamak kadar normal bir şey yok. Küçük sanki bırakalım kalsın orada tatile alırız zaten." Babam kelimelerime karşı hafifçe kaşlarını çatmış olsa da kızgınlıkla dolu bir cümle kurmamıştı. Burnumun ucuna iki parmağı arasına alıp sıktı. "Kardeşini almaya gidiyorum, geliyor musun, gelmiyor musun?" Başımı olumsuz anlamda salladım.
"Son kez tek kalacağım odamla vedalaşmak istiyorum..."
Bu bölüm düşündüğümden de uzun oldu, bin küsür kelime...
Umarım beğenmişsinizdir.