|KIZIL SARMAŞIK|

2171 Words
MERCAN SOYKAN Seçmediğim bir gelinliğin içindeydim... Beni yatağa atacağı geceliği karar veren Karan, gelinliğime de kendisi karar vermişti. Provasız bir şekilde, fikrim alınmadan, büyük bir kutu içinde konağa gelen gelinliği giymiş konvoyun beni gelip almasını bekliyordum. Odamda tek başımaydım ama olmam gereken odanın benim odam değil de Melike'nin odası olması gerektiğini hissediyordum. Abim içeriye girdi. Aynadaki yansımasını görebiliyordum, gülümsüyordu ama bu buruk bir gülümsemeydi, “Bazen doğduğum için suçlu hissediyorum, her şeyin sorumlusu benmişim gibi geliyor.” “Böyle hissetme! Böyle hissedersen ben de kendimi daha kötü hissetmeye başlayacağım.” “Pek de iyi hissettiğini sanmıyorum zaten, yanlış mıyım?” “Pek sayılmaz.” İç çektim, abim duvağımda elini gezdirdi sonra saçlarımı okşayarak alnıma bir öpücük kondurdu. Ardından önümde dizlerinin üzerine çökerek gözlerimin içine bakmaya başladı. Duygusal anlardan pek hoşlanan biri sayılmazdım, o da vedaları ve duygusal anları pek sevmezdi ama ablama edemediğimiz veda bizi farklı bir yönde etkilemişti. Yine de gözlerimin dolmasını istemiyordum, “Yapma... Bunu bana yapma...” “Bunu bize yapmamalarını ben de söylemek isterdim. Senden ayrılmak istemiyorum, sensiz bu konağı hayal bile edemiyorum.” “O halde hemen evlenmeye bakmalısın Murat Soykan!” “Kimsenin çenesiyle uğraşamam, bu konuyu sana zaten açıkladım. Keşke evlenmesen!” “Görünüşe bakılırsa artık çok geç...” Buruk bir gülümseme ile gelinliğimi gösterdim. Aynaya döndüm. Gördüğüm yansıma bir yabancıydı sanki. O zarif tül duvak başımda ağır bir yük gibi duruyordu. Omuzlarımı saran ince danteller, tenimde kendi kararım olmadan yer etmiş gibiydi. Kalp yaka formundaki bu gelinlik, bedeni sıkıca saran korsesiyle nefesimi kesiyor, içimdeki sıkışmayı dışa vuruyordu adeta. Oysa ki ben… Ben başka bir hayali taşıyordum içimde. Gözüm tülün ardından kollarıma takıldı, dantel işlemeler ince ince aşağıya doğru süzülüyordu; ne kadar zarif, ne kadar ince düşünülmüş. Ama işte sorun da buradaydı—düşünen ben değildim. Karan’ın seçimi olduğunu bilmek, bu gelinliği bir armağandan çok bir dayatma gibi hissettiriyordu. Tüm göz alıcılığına rağmen üzerimde bana ait olmayan bir elbiseydi bu. İçimden bir ses “kaç” diye fısıldarken, diğeri “dayan” diyordu. Aynadaki kız sanki ikisinin arasında sıkışmış gibiydi. Saçlarımın arasına serpiştirilmiş duvakta abimin eli gezinmişti az önce… Şimdi sadece sessizlik vardı. Ve ben, o sessizliğin içinde boğuluyordum. “Eğer... Eğer sana zarar verecek olursa bana söylemen yeterli biliyorsun değil mi?” Bana güven vermeye çalışıyordu, bana bir çıkış yolu ya da kaçış yolu açmaya çalışıyordu. Onu anlıyordum ama onun anlamadığı şey benim artık bu günden sonra geri dönmeyecek olmamdı. Annem ya da babam yanıma gelip gittiler ancak pek bir konuşma yapılmadı. Bana yaptıklarının farkındaydılar ve içlerinde tutuşan suçluluk ile çaresizlik duygusu tam da bugün giderek alevlenen bir yangına dönmüştü. “Bana zarar vermez, beni umursadığını bile sanmıyorum.” Abim Murat’a verdiğim cevap bile başını iki yana salladı, “Onu tanımıyoruz.” “O da beni tanımıyor...” “Doğru, seni çok sinirlendirirse onu öldürebileceğini bilmiyor.” İkimiz de birbirimize bakarak olabildiğince içten ve sade şekilde kıkırdadık. “Böyle hayal etmemiştim ama sanırım yaşamam gereken buymuş.” “O kerkenez ile evlenmiyor olman bugünün tek iyi özelliği olabilir.” “Anma şunu!” “Nasıl istersen güzel kardeşim!” “Güzel miyim gerçekten?” “Sen Midyat’ın görüp görebileceği en güzel gelinsin! Kızıl saçların ve yeşil gözlerinle birlikte bir masaldan çıkmış gibi duruyorsun benim güzelim!” “İleride karına da böyle iltifatlar edersen kırılırım ama bak!” “Kimse senin kadar güzel olamaz!” Korna sesleri ve davul zurna seslerinin gelmesiyle birlikte ikimizde irkildik. İşte o an gelmişti, birazdan evimden çıkacak ve düğünün yapılacağı alana gidecektim. İstemiyordum... Yaşamak bile istemiyordum ama hayatta kalmak için çaresizce mücadele ediyordum. “Geldiler.” Pencereden bakarak söylediği bu cümle ile derin bir nefes aldım. Bana uzattığı elini tuttum, ayağa kalktım. Odama son kez baktım, bu duvarların nelere şahit olduğunu bir anlığına gözden geçirdim. Uzun gibi gelen kısacık zamanda yaşadıklarımı düşündüm, bu konağın benim yaşadıklarıma ne kadar şahit olduğunu idrak ettim. Merdivenlerden indim, avluya çıktım. Kapının önünde duran Demirhan Ailesi bana bakıyordu. Karan’ın gözündeki güneş gözlüğünü görünce gülümsemeden edemedim. Asla konfor alanından çıkmıyordu, kendinden ödün vermiyordu. Bu adamla nasıl mücadele edeceğimi bilmiyordum. Tül duvağın ardından bakarken her şey tıpkı zihnimde ki gibi bulanıktı ama aksine oldukça da netti. Bu gece neler olacağını kestiremiyordum. Korkuyordum ama yüzümde bir gülümseme olmak zorundaydı ve bu yüzden mücadele ediyordum. Yanlarına gittiğimizde artık abimin yanında değil de Karan’ın yanında duruyordum. Yağız da oradaydı, o da güneş gözlüğünü takmıştı, bu ortamdan ayrı bir dünyada olduklarını net bir şekilde belli eden bir damga gibi gururla taşıyorlardı. Dualar okuyan hoca, hep bir ağızdan bu duaya eşlik eden ve benim ne yaşadığımdan bir haber olan topluluk. Çoğu, buraya gelirken ne kadar gösterişli bir düğün olduğunu merak ederek gelmişlerdi. Belime bağlanan kırmızı kuşak gözüme takılınca aklıma gelen Nur ve Faruk ile midem ağzıma geldi yine de yüzümü buruşturmamaya dikkat ettim. Dua bittikten sonra davul zurna sesi yeniden başladı, kornalar arka arkaya basılıyordu. Gürültü cümbüşü! Arabaya bindim, gelinliğimin kuyruğunu özenle arabanın içine koydu Karan ve kendisi de arabaya bindi. Arabayı süren kişi Yağız’dı. Korna sesleri, zılgıt sesleri gelirken hareket ettik. Midyat’ı dolanacak, gösterişimize herkesi şahit edecek ve oradan da kır bahçesine gidecektik. Modern ve kalabalık bir düğün ile ben hiç tanımadığım adamla birlikte dünya evine girecektim. “Gelinliğini beğendin diye düşünüyorum.” “Umurunda olsa fikrimi alırdın diye düşünüyorum.” “Böyle sivri dilli olursan bu evlilik uzun sürmez diye düşünüyorum.” “Umurunda değil diye düşünüyorum.” “En azından modadan anladığım için taktir etmeyi deneyemez misin?” “Senin için oldukça kibar bir rica bu.” Cevap vermediğinde ona biraz olsun haksızlık ettiğimi düşündüm ama kuyruğum indirmeye pek niyetim olmadığı için başka bir şekilde yeniden iletişim kurdum, “Daha kabarık ve daha gösterişli bir gelinlik beklerdim senden.” “Ben öyle şeyler sevmem, bunu benden değil de annemden bekliyordun bence. Ayrıca gelinlik kabarık olursa seni kucağımda odaya götüremem. Sonra bizimkiler ne der?” Alaycı gülümsemesi yeniden yüzüne otururken benim kızaran yanaklarım bana hatırlamamam gereken bir şeyi hatırlamışım gibi alev almaya başladı. Kucağında ilk gecemizin geçeceği odaya girecektim. Belki bana dokunmaz diyerek umutlandım bu durum, beni kucağında odaya götürme hevesiyle o umudu da yitirdi. Kendimi bir şekilde teskin etmem gerektiğini hatırladığımda ise aklıma sadece zaten nereye kadar kaçabilirim ki sorusu geldi ve tam olarak da bunu kullanarak kendimi teskin ettim. Konvoy dolandıkça dolandı, korna sesleri artık içinde bulunduğum stresle de birleşince başımı ağrımaya başladı. Oturmaktan bacaklarım uyuşmuştu ve kendimi kül kedisi gibi hissediyordum. Düğünde belki de çoğu kızın imrenerek bakacağı ama gece yarısından sonra bir kül kendisinden farksız olacak olan o kişiydim... Konvoy en sonunda kır bahçesinin önüne geldi, tam zamanında kararmış hava ile ortamı aydınlatan ışıklandırma gerçekten de bir peri masalında fırlamış gibi gösteriyordu bu yeri. “Hazır mısın?” diye sordu. Cevap vermedim ve bana uzattığı elini tutarak arabadan indim. Birlikte gelin ve damat olarak bekleme odasına gittik. Misafirler yerlerini aldığında yeniden odadan çıktık. Herhangi bir çıkış müziği beklemezken, Karan’dan beklemediğim bir müzik duydum; Johann Pachelbel - Canon in D... Şaşkınlıkla ona baktım, gülümseyişinin benim hayretimle birlikte genişledi ve omuz silkti, “Ben klasik müzik severim.” Elim, onun havaya kaldırdığı avuç içinde nazikçe dururken, sol eli belinin tam arkasındaydı. Bir prens ve prenses gibi giriyorduk içeriye. Alkışlar koparken, ben onun aslında yansıttığından ya da gösterdiğinde daha farklı ve belki de daha fazlası olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yolu yürürken karşıma baktım ve Karan’ın bizzat kendi verdiği kararları ile hazırlandığını emin olduğum kır bahçesine baktım. İçerisi… hayalimdeki düğünlerden bile daha büyülüydü. Başımı hafifçe kaldırıp etrafı süzdüm. Tüm kır bahçesi, beyaz ve krem tonlarında ipek tüllerle sarılmıştı. Sanki yıldızlarla kaplı bir gökyüzünün altındaydık. Devasa kristal avizeler başımızın üzerinde süzülüyor, her bir kristal parçası ışığı öyle güzel kırıyordu ki, sanki gökyüzünden yıldızlar yağmış da tül kubbenin içine gizlenmiş gibiydi. Sütunlar boyunca sarılı minik ışıklar, sanki bize yol gösteriyor, bu gecenin sadece bir gösteri değil, bir kader olduğunu fısıldıyordu. Masaların üstündeki çiçek aranjmanları öylesine görkemliydi ki, her biri bir tablo gibi hazırlanmıştı. Beyaz güller, şakayıklar ve yeşil dallar… sanki doğa tüm zarafetini bu geceye ödünç vermişti. Ama hiçbir şey… hiçbir şey o pistin ortasında yanan o ışıklı zeminin yerini tutamazdı. Pistin ortasına doğru yürürken zemindeki yıldız desenleri yavaşça dönüyordu. Işıklar o kadar zarifti ki, adeta ayaklarımızın altında parıldayan bir masal yolunun üzerindeymişiz gibi hissediyordum. Her adımımda tül gelinliğim hafifçe arkamdan süzülüyor, incecik dantel kollarımda titreyen ışıklar dans ediyordu. Ve ben… Ben bu gösterişli dünyanın ortasında bir yabancıydım hâlâ. Karan hiç konuşmadan elimi sıkıca tutuyordu. Avucunun içi sıcak, kararlıydı. Gözüm hafifçe ona kaydı. Bu kadar soğukkanlı, bu kadar emin oluşu... Yine de… gözler bana döndüğünde gülümsedim. Çünkü herkesin beklentisi buydu. Pistin tam ortasına geldiğimizde alkışlar yükseldi. Işıklar biraz daha parladı. Müzik hâlâ çalıyordu, o tanıdık melodi—Canon in D—tam da bu ana yakışır bir şekilde kalbime işliyordu. Karan bana döndü, bir adım daha yaklaştı. Gözlerimin içine bakarken hafifçe eğildi, dudaklarımla gözleri arasında bir yere odaklandı. O an… kısa da olsa… içimde bir şey kıpırdadı. Karan’ı ilk kez gerçekten merak ettim. “İlk dans için hazır mısın?” “Ayağına basarsam kusura bakma.” “Dans etmeyi biliyorsun diye düşünüyorum.” “Neyi bilip bilmediğimden emin olmadığım bir gece yaşıyorum...” Gözlerimin için odaklanarak, ciddi ve beni bir uçuruma itecek kadar derin bir ses tonuyla fısıldadı, “İnan bana, ben de...” Sonra kendine geldi ve dik bir şekilde karşımda durdu, ilk dans zamanı gelmişti. Müzik çalmaya başladı, bir eli belimi sararken diğer eli de elimi kavradı. Göz göze bakarak dans etmeye başladık. Giren müziğe şaşkınlığımı ise sürüyordu. Bu parçayı da biliyordum; Ben Howard- Promise... Bu sefer alaycı şekilde gülümseyen bendim, “Birazdan yüz kişinin halay çekeceği bir düğün için fazla tuhaf bir giriş ve ilk dans müziği.” “Onlar kendi gecelerini yaşasın, ben de kendi gecemi yaşayayım. Memnun değil misin? Oysa gözlerin ve terleyen avuç için tam aksini söylüyor.” Benden dilimi böyle analiz etmesi beni gerdi, kaskatı kesildim. Ne yazık ki tanımadığım ve eskiden ablamla evlenmesi beklenen bu adamda inanılmaz bir çekim kuvveti olduğunu hissetmiştim artık, parfüm kokusu burnuma geliyordu, cüssesi ve gösterişi, hiçbir zaman ondan beklemeyeceğim şekilde hazırlanan bu yer onu merak etmemi ve ona doğru çekilmemi sağlamıştı bir kere. Artık geri dönemeyeceğimi tam da bu anda anlamıştım, ilk dansımızda... Karan’ın eli belimde, parmakları dikkatli ama kararlı… Tıpkı beni tanımıyormuş gibi duran ama neye ihtiyacım olduğunu benden önce bilen bir adamın dokunuşuydu bu. Parmak uçlarım onun eline bastırılıyordu, ama sanki elim değil kalbim oraya dayanmış gibiydi. Vücudum ona her temas ettiğinde biraz daha titriyordu, bu bir korku muydu yoksa içimde çoktan yer edinmeye başlayan o tuhaf merak mıydı, ayırt edemiyordum. Karan’ın gözleri yüzümde gezinirken, onun da ilk kez perde arkasından bana baktığını hissettim. Sanki o da bu anı bir “rol” gibi yaşamıyor, gerçekten hissediyordu. İlk kez bir şey hissettiğini görüyordum. Gerçekten… hissediyordu. “Gözlerinle konuşuyorsun farkında mısın? Bana aşık oluyorsun kızıl sarmaşık...” diye fısıldadı. Ses tonu, başımı kaldırıp ona bakmama neden oldu. Çok yakındık… bu kadar yakın olmak hem bir tehdit hem de bir sığınaktı. Bir saniyelik o sessizlikte dans etmeyi unuttum. Ayaklarım yerden kesilmedi ama yere de basmıyordu artık. Bedenim onunla hareket ediyordu ama içimde başka bir hareket daha başlamıştı, bir kıpırtı. Onun benim hayatımda sadece bir ‘zorunluluk’ olmadığını ilk kez düşündüm. Belki de… Dans devam ederken, ışıklar üzerimize yumuşakça dökülüyordu. Kır bahçesindeki kalabalık bir anda silikleşti. Sadece biz vardık, sadece onun gözleri ve benim içimde devrilen bir duvar. Birkaç dakika içinde, onu tanımaya başlıyordum sanki. Sözleri azdı ama dokunuşları çok şey anlatıyordu. İlk kez onunla aynı ritimde nefes aldım. Gözlerimiz birbirinden ayrılmadı. Ama aramızda bir bakışmanın bıraktığı sıcaklık vardı. Bu gece, benim için bir başlangıç değil; sonun başlangıcı gibi gelmişti hep. Ama şimdi… belki de bir ihtimaldi. Belki bir yıkım değil de, bir inşa… Müzik sona yaklaşırken, o bana bir adım daha yaklaştı. Kalbim artık sadece bana ait değildi, bunu çok net anladım. Belki… bu gece düşündüğümden fazlası olacaktı. Müzik bitti, o büyülü andan çıkıp da klasik evrene döndüğümde aynı korkular içimi sarmaya başladı. Yanımda beni sakinleştirecek tek bir kişi bile olmaması ise beni oradan oraya savuruyordu adeta. Kendime gelemiyordum... Saatler geçti, insanlar dağıldı... Karan yanıma gelip elini bana uzatırken oturduğum yerden kalktım, vücudum bütünüyle titriyordu. Nereye ve hangi odaya gittiğimizi biliyor olmak beni korkutuyordu. Karan’ın üzerinden yayılan alkol kokusu ise daha çok korkmama neden oluyordu. Arabaya bindikten sonra diğerleriyle birlikte Demirhanlar konağının önündeydik. Arabadan iner inmez, Karan’ın beni kucaklaması ile dudaklarımdan küçük ve ani bir çığlık savruluverdi. Bana gülümseyerek baktı, “Sakin ol kızıl sarmaşık, daha önce bunu yapacağımı söylemiştim.” Gösterişli konaktan içeriye girdik, beni hiç zorlanmadan üzerimdeki gelinlik ile taşıyordu. Diğer aile üyeleri oldukları yerde kalırken biz merdivenleri tırmanıyorduk. Odanın önüne geldik, bacaklarımın altında olan eliyle beni bırakmadan kapıyı açarak içeriye girdi. Loş ışığın aydınlattığın oda özenle düzenlenmişti. Yatağın tepesinden aşağıya doğru sarkan siyah tül belirgin şekilde bu gece olacakların kararını yansıtır gibi keskindi... İçeriye girdi ve ayağıyla kapıyı iterek kapattı. Tülü iterek beni yatağa yatırdı. Üzerime yığılan bedeni, kıvrılmış dudakları ve bana bakan gözleri... Oldukça yakınımdaydı. Dudaklarını yalayarak ıslattı ve loş ışıkta iştahla parladılar. İşaret parmağı çenemin altında gelip, boynum boyunca zarifçe düz bir yolu takip ettiğinde tüylerim diken diken oldu. Sıcak nefesi ve can alıcı tok sesiyle fısıldadı, “Bugün çok fazla hazır mısın sorusu sordum ama hazır olman gereken tek an bu andı...”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD