İSTEME GÜNÜ

1561 Words
EMİR İHSAN ÇAKIROĞLU "Ya sen esas mesele ne biliyor musun? Esas mesele anne. Bizim ikinci sınıf muamelesi görüyor olmamız. Oğlum, dese mesela "Tamam oğlum ya, senin canını nasıl istiyorsan öyle olsun," dese Ne olur yani? Bir şey mi olur? Hiçbir şey olmaz. "Tamam," dese, "ya seni kimin oğlusun," dese... "Alırsın, atarsın hevesini," dese. Ama yok. Ama yok. Neden? Çünkü ben Emir ihsan nikahsız karısından olmayım . Onlar Bedriye'nin çocukları,onlar nikahlı karısının tabii. Ne istese oluyor onların. Ya biz ? Turan'ın sevde'nin olmuyor . Neden? Çünkü onlar nikahlı karıdan. Onlar öz. Biz ise üveyiz." "Kes sesini Emir ihsan artık." "Anneciğim, ne olur be... Anne, yalvarırım yap şu işi. Ben zeynep'i istiyorum." "Gidip Aslan'la konuşacağım. "Git," dediğin olacak. Asiye Kaleli halledecek." "Annem benim Sizden başka kimim var ki?" 3 Saat sonra... Annem hâlâ dönmemişti. Çakıroğulları’nın kapısında ne konuşuldu, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Saatler geçti. Ve her geçen dakika, içimdeki fırtına biraz daha kudurdu. Gözüm kapıdaydı. Ellerim yumruk, çenem sıkılı, göz bebeklerim sabit bir noktada. Beklemek... Ben beklemeye alışkın değilim. Ben istemeye de değil, almaya alışkınım. Çünkü ben Emir İhsan Çakıroğlu’yum. Aslanbey’in oğlu. Asiye Kaleli'nin gözbebeği. Sözüm emir, bakışım infazdır bu topraklarda. Bugüne kadar neyi istediysem, ya baş eğdi ya da diz çöktü önümde. Ama Zeynep... O, istedikçe kaçan, yaklaştıkça dikenlerini batıran bir kadındı. Ben zeynep'i çok sevdim. Öyle böyle değil. İçimdeki tüm karanlığı susturacak kadar temiz, adımı unutturacak kadar güçlü bir sevgiyle sevdim. Gülüşüne taptım, saçlarının rüzgârla dansına yenildim. Ama zeynep, bu sevgiyi anlayacak yüreğe sahip değildi. İnadıyla, gururuyla, her “hayır” deyişiyle içimdeki sevgiyi boğdu. Ben zeynep'i seven bir adamken; sustukça bilenmiş, baktıkça kinlenmiş bir caniye dönüştürdü. Artık Zeynep’e dair içimde bir tutku yoktu. Bir intikam var. Korkunç ve keskin, zehir gibi soğuk ve acımasız. Şimdi onu istiyorum. Ama bu kez başka bir niyetle. Zeynep'i bu eve gelinlikle getireceğim. Tüm Çakıroğulları görecekti . Altına halılar serilecek, başına örtüler örtülecek.O gece onun karanlığı başlayacak. İlk gecemizde yalnız bırakacağım onu. Soğuk bir odaya kapatacağım. Ben ise her gece başka bir kadının nefesinde, başka bir tenin sıcaklığında yeniden doğacağım. Her sabah, onu yok sayarak kahvaltıya oturacağım. Gözümün önünde kırılıp dökülmesine izin vereceğim. Sürünecek, sessizce ağlayacak . Ve en acısı, kimse onun için tek kelime etmeyecek. Çünkü o benim karım olacak. Benim hükmüm altında bir suskun. Bir mahkum. Benim sevgimi hiçe sayan bir kadın, ancak bu şekilde affa yaklaşabilir. Ben affetmeyeceğim. Onu sevmek isteyen adamı kendi elleriyle öldürdü. Yerine, onun nefesini bile hesap eden bir adam doğdu. Adını koydum: Zeynep. Benim karım olacak. Ama bir ömür susacak. Ben şimdiye kadar ne istediysem elde ettim. Sözümün geçtiği yerde sessizlik olurdu. Parmakla gösterilirdim, önümde eğilirdi dizler. Güç bende, karar bende, yol bende çizilirdi. Zeynep de farklı olmayacaktı. Onu da alacaktım. Bir zamanlar gözlerine bakıp kalbimi teslim ettiğim o kadın, şimdi adımla titreyecekti. Tam da bu düşünceler içimi yakarken, kapının önünde bir hareketlilik oldu. Motor sesi gecenin karanlığını yardı, far ışıkları salonun camına yansıdı. Ayağa kalkmadım. Yalnızca gözlerimi kapıya diktim. Kapılar açıldı. Adamlar hemen arabadan inip kapıyı açtılar.Annem ağır adımlarla içeriye girdi. Üzerinde gururun, asaletin ve belki de içine gömdüğü yüz yıllık bir törenin ağırlığı vardı. Göz göze geldik. Oturduğum yerden, derin ve sessiz bir bakışla onu izledim. Hiçbir kelime etmedim. O da gerek duymadı. Sadece sustu ve sonunda dudaklarından o tek cümle döküldü: “Kalk ve hazırlan Emir ihsan. Yarın Zeynep’i istemeye gidiyoruz.” İşte o an gerçek anlamda Aslanbey’in oğlu olduğumu hissettim. Omuzlarım dikleşti, gözlerim karardı. Gecenin karanlığı yutkunurken, ben içimde yanan intikam ateşiyle aydınlandım. Artık oyunun son perdesi yazılacaktı. Yarın sabah, Zeynep’in kaderi benim elimde şekillenecekti. “Bekle beni Zeynep,” dedim içimden. “Yarından sonra güneş senin için başka doğacak… Karanlığımdan doğacak.” Gece boyu evde hummalı bir telaş vardı. Halılar serildi, gümüşler parlatıldı, takılar sandıklardan çıkarıldı. Annem her şeyi tek tek kontrol etti, hizmetçiler sabaha kadar hazırlık yaptı. Kimse yüksek sesle konuşmadı. Herkes bu işin ne anlama geldiğini biliyordu. Babam, çoktan Zeynep’in babasını aramış, gelişimizi haber vermişti. Geriye sadece giyinmek ve gitmek kalmıştı. Kalabalık ama yalnızlıkla örülü bir ailede büyüdüm. Babam Aslanbey Çakıroğlu, iki evlilik yapmıştı. Resmi nikahlı eşi Bedriye Hanım ile dini nikahlı annem Asiye Kaleli arasında ince bir çizgi vardı; annem hep ikinci planda kalan, süs gibi görülen bir evliliğin içinde büyüdü. Bedriye Hanım’ın üç çocuğu vardı: Demir, Yasmin ve Yavuz Çakıroğlu. Demir ağabeyim, teyzem Nergis Yalçınkaya’nın kızı Arzu ile evliydi. Teyzemin diğer oğlu Serdar ise, Yasmin’in nişanlısıydı. Eniştem Harun Yalçınkaya, Artvin’in en büyük ve en güçlü mafyaların birinin reisi olarak ailenin saygınlığını temsil ediyordu. Benim ise iki kardeşim vardı; Sevde ve vural . Ama biz, evlatlık muamelesi gören, hep üvey gibi büyüyen çocuklardık. Resmi soyadımızı taşıyor olsak da, babamızın gözünde her zaman ikinci planda kaldık. En önemlisi, Demir, Yasmin ve Yavuz Çakıroğlu’ydu.Ben ise, bildiğiniz gibi, Emir İhsan Çakıroğlu. Bu ailede adımı duyurmak, varlığımı kabul ettirmek için her gün savaşıyorum. Bütün aile bir araya gelmiş, Zeynep’in evine doğru yola çıkmıştık. Havanın hafif serinliği, içimde giderek büyüyen heyecanla birleşiyordu. Zeynep’in ailesi bizi küçük bahçelerine hazırlamış, sandalyeleri özenle dizmişlerdi. Biz bambaşka bir alemden geliyorduk. Bizim hayatımız şan, şöhret ve parayla yoğrulmuştu. En kaliteli giysilerimiz üzerimizdeydi, en lüks koltuklarda oturuyorduk. Bu ortam bize yabancı, hatta biraz da küçümseyici geliyordu. İçimde sanki bir şeyler çatırdıyordu; kendi dünyamızın değerleriyle onlarınkileri karşılaştırmak bile zor geliyordu bana. Oturduk. Zeynep’in babası, önümüze getirilen kolonya şişesini aldı, elimize dökerken bir yandan da tebessüm etmeye çalışıyordu. Ama bu tebessüm yapmacıktı. Ailenin çoğu üyesi, bu kolonyayı istemeden kabul ediyor, içten içe iğreniyordu. O an herkesin yüzünde farklı bir ifade vardı; bir kısmı mahcubiyet, bir kısmı öfke, bir kısmıysa çaresizlik. Babam soğuk ve sert bir sesle konuştu: “Kızınız kahveleru getirsun da içelum.” Kahve bekleniyordu, ama kahve bir türlü gelmiyordu. Zeynep’in annesi telaşla içeri gitti. Dakikalar geçtikçe zaman ağırlaştı, bekleyiş uzadı. Herkesin nefesi kesilmiş gibiydi, kimse ne yapacağını bilmiyordu. Gözler evin kapısına dikilmişti. Saatler geçmiş gibiydi ama henüz geri dönmemişti Zeynep’in anne. Sonunda kapı açıldı, Zeynep’in annesi ağır adımlarla geri geldi .Kadın kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı. Gözleri sertleşti. Babam söze girdi, sesi artık bıçak gibi keskinti: “Kızinuz nerede?” Zeynep’in babası bir adım öne çıktı. Dudakları titriyor, kelimeleri kekeliyordu. “Zeynep… Zeynep…” diyebildi ancak. Arkadan Zeynep’in annesinin soğuk sesi duyuldu: “Zeynep kaçmuş.” O an bahçedeki hava dondu. Kalbim göğsümde sıkıştı. Babamın gözleri bir anda ateş aldı. Sesini yükseltti: “Ne demek kaçmuş? Ben buraya kızinu gelin yapmak için geldum! O da oğlumun hatırı içun! İnsan içine çıkun da bir gün yuzü görün istedum ! Ama siz buna değmezsinuz. Senin kızun olsa olsa benum evimde hizmetçisu olur, onu da ancak uşağım isterse. Yoksa başka bir b*ka yaramaz!” Bunu söyledikten sonra birden ayağa kalktı, hırçınlıkla Zeynep’in babasının üzerine yürüdü. Ben o an hızla hareket edip babamın elinden tabancayı kaptım, soğukkanlılıkla Zeynep’in babasının kafasına dayadım. Kafama soğuk bir ağırlık gibi oturan tabancayla bağırdım: “Öldürürüm lan seni!” Babam tabancayı geri aldı, soğukkanlılığını yeniden kazanarak sert bir sesle komut verdi: “Yürüyün, gideyiruz. Hayde!" Kalabalık, ağır adımlarla ayağa kalktı. Sessizlik içimizi kapladı. Bahçeden ayrılırken, Zeynep’in kaçışıyla yıkılan sadece bir genç kızın hayatı değil, bizim ailemizin geleceği, onuru ve kaderiydi. Babamın yüzüne artık bakamaz olmuştum. Çakıroğulları’nın ihtişamlı köşküne gelmiş, babamın odasında bekliyorduk. Gözleri sert, sesi soğuktu: “Bekleyeceksun, Emir İhsan. Ben o kizu getirup senin önüne atacağum, ayaklaruna kapanacak.” İçimde isyan vardı, öfkem yükseliyordu: “Nasıl beklerum baba?” Babam soğukkanlılıkla cevap verdi: “Git ve eve bekle, dedum sana Emir İhsan. Benden habersuz bir şey yapmaya kalkma sakun!." Abim Demir koluma girmişti. Gel hadi adamlar eve götürsün seni dedi. Araba'ya binmiş eve gitmek için yola çıkmıştım. "Kahvecinin oğlu yok mu, Yusuf Baran'ın dayı kızı aslı ile evli olan kesin biliyordur . Onun evine gidiyoruz. İleriden sola dönün." " Reis etme! Babanın sözünü dinleyelum seni evine götürelum. " " Kes sesinive dediğimi yap!" Gittiğimizde evin ışıkları bile yanmıyordu. Gece karanlığı sokakları sarmış, sessizlik adeta bir perde gibi üzerimize çökmüştü. İçimde yoğun bir huzursuzluk vardı.Yusuf ile Aslı ise bir zaman sonra eve döndüler. Biz, sabahın ilk ışıklarına kadar beklemek zorundaydık. Gecenin derin sessizliği içinde, saatler ağır ağır ilerledi. Sabaha doğru, Yusuf sessizce evden çıktı; kahveye gitmek üzereydi. Evde sadece Aslı kalmıştı. Yusuf kapıyı kapatıp gittiğinde, ben hemen kapıya dayandım. Kalbim deli gibi atıyordu. Tıklattım kapıyı. Aslı kapıyı açtı ama beni görünce yüzüme kapıyı kapatmak istedi. "Aç kapıyı aslııı ." Ama kapı hızla kapanmak üzereydi. Hızla içeri sızdım. Aslı korku ve öfkeyle bağırmaya başladı. “Çık dışarı! Git buradan!” diye çığlıklar atıyordu. Ama ben durmadım. “Baran ve Zeynep nerede? Söyle, yoksa kocanı sevdiklerini bir bir canını alacağım . " Aslı bana bakıyordu ama hiçbir şey söylemedi. Gözleri korku ve çaresizlikle doluydu. Öfkem kabardı. Hızla ona doğru yürüdüm, boynuna sarıldım ve duvara yapıştırdım. “Bilmiyorum, bilmiyorum!” diye çığlıklar atıyordu, bedenini bana karşı koyuyordu. Ancak sesindeki çaresizlik, beni biraz yumuşattı. Bir anda güçlükle onu ittiğimde yere yığıldı. Gözlerimin içine baktı, ben de ona fısıldadım: “Senin yerlerine söyle sanada bir güzellik yapacağım. Bağırmayı Kes beni delirtme aslıı! Bağır, bağır hadi benim hoşuma gider adamlarıma da zevkten dört köşe oldu onun çığlıklarıydı derim ." " Hiçbir şey bilmiyorum, yemin ederim bilmiyorum. " "Mecbur sana bir güzellik yapacağım . Duydum ki sizin çocuğunuz olmuyormuş aslıcım. Yazık ama üzülme ben varım . Bu konuda yardımcı olucam. Bakalım bu sefer susabilecek misin?" O an aramızda derin bir sessizlik oldu. Benden kaçan her cevabı alana kadar buradan gitmeyecektim. Aslı’nın korku dolu gözleri beni zorluyordu. Kalbim ise buz gibi bir soğuklukla doluydu. Bu işin sonunu getirmem gerekirdi. İstediğim cevabı almadan da gitmeyecektim .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD