ARTVİN’E DÖNÜŞ

1362 Words
YASMİN ÇAKIROĞLU Yıllar önce terk ettiğim Artvin’in dağ kokulu sabahları hâlâ burnumda tütüyor. Çocukluğumun geçtiği o yeşil coğrafyadan ayrılıp Londra'nın gri sokaklarına adım attığımda, içimde hem umut hem de burukluk vardı. Üniversite eğitimimi tamamladıktan sonra, hayat bana farklı yönler sundu. 180 derece bir dönüşle yeniden Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Kalbim, ait olduğu toprağa dönmek istiyordu belki de. Ama aslında bu dönüş bir tercih değil, bir vefa borcuydu. Çünkü doktor olmamın tek ve en büyük nedeni annemdi. Bedriye’m… Canım annem, yıllar önce kansere yakalanmıştı. Onunla birlikte çıktığımız o zorlu mücadele yolculuğu beni bu mesleğin tam kalbine itti. Her kemoterapi seansında, her düşen saç telinde, her gece sabaha kadar süren ağrılı bekleyişte… İçimde bir yemin büyüdü: "Ben, bu hastalığı yenmenin bir yolunu bulacağım." Tıp fakültesi bana sadece bilgi değil, anlam da kattı. Annemin acılarını hafifletebildikçe, hayata bir nebze daha umutla bakabildim. Tedaviler, moraller, dualar derken zamanla annem toparlandı. Şimdi hâlâ nefes alıyorsa, bu mücadeleye olan inancımız sayesindedir. Artvin’e her ne kadar resmi bir görevle gitmesem de, anneme verdiğim destek, oraya olan bağlılığımı her daim canlı tuttu. Ama benim hikâyem yalnızca sınırlar içinde kalmadı. Yurt dışında da görevlerim oluyordu. Her defasında bir başka ülkeye, bir başka acıya, bir başka hayata dokunmak için gidiyordum. Çünkü ben artık sadece bir evlat değil, birçok insanın umudu olmuştum. Son görevim Halep’teydi. Orası bambaşka bir dünya… Savaşın soluk aldırmadığı, sessizliğin bile bir çığlık gibi yankılandığı bir şehir. Doktor eksikliği vardı. Hiç düşünmeden kabul ettim. Uçakla birlikte meslektaşımı alıp Halep’e geçtik. Oradaki hastanenin duvarları, her gün yeni bir acıya tanıklık ediyordu. Kimi zaman vücudunun yarısı parçalanmış bir çocuk geliyordu, kimi zaman mikrop kapmış yaşlı bir adam. Her birinin hikâyesi farklıydı ama gözlerindeki umut aynıydı. Her pansuman, her enjeksiyon, her gözyaşı bir dua gibi düşüyordu içimize. Ellerimden geçen her yaralıda, bir parça kendimden bırakıyordum. Bazen minik bir kız çocuğunun yüzüme utangaçça gülümsemesi yetiyordu, saatlerce süren yorgunluğu unutmama. Ateş içinde yanan çocukların tenine dokundukça, onların annelerinin gözlerindeki çaresizliği gördükçe, kalbimde bir yer sızlıyordu. Ama o sızı bana insan olduğumu hatırlatıyordu. Halep’in yıkık sokaklarında yürürken sık sık şükrediyordum. Türkiye’de olmanın, güven içinde uyanmanın, sevdiklerime bir telefon uzağında olmanın kıymetini bir kez daha idrak ediyordum. Gönlümde hem minnet hem mahcubiyet vardı. Çünkü biz şanslıydık. Onlarsa sadece hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Bazen geceleri gökyüzüne bakarken düşünüyorum: Acaba annem benimle gurur duyuyor mudur? Artvin’in serin gecelerinde yıldızlara bakarken, ben de burada aynı gökyüzünün altında ona dua ediyorum. Çünkü beni ben yapan her şeyde onun izi var. Ve şimdi, bu mesleği sadece bir meslek olarak değil, bir adanmışlık olarak görüyorum. Her adımda, her tedavide, her umut dolu bakışta onun izini taşıyorum. Annemin kanseri iyileştiğinden beri ailem artık beni yanlarında görmek istiyordu. Onca yılın hasretini içlerine gömmüşlerdi. Beni böylesine uzaklara göndermelerinin tek sebebi annemin hastalığıydı zaten. Belki de onun yaşayabilmesi için benim fedakârlık yapmam gerekiyordu. Benimle bir araya gelip yarım kalan yılların hasarını onarmak istiyorlardı. Ve açıkçası, ben de yavaş yavaş yoruluyordum. Savaşın ortasında doktor olmak, insan kurtarmaya çalışırken kendi ruhundan vazgeçmek gibi bir şeydi. Çatışmaların ortasında kalmış bir şehrin derin yaralarını sarmaya çalışıyorduk. Bir hafta daha buradaydım. Sonra dönüş vardı. İçimde garip bir kıpırtı vardı. Bir karar vermiştim: Dönünce tayinimi isteyecektim, Artvin’e, memleketime… O güzelim dağların, sisli sabahların arasına karışmak istiyordum yeniden. Annemin elini öpmek, babamla sessiz çaylar içmek, toprağa basmak… Uzun zamandır yüreğimi ezen yorgunluğu, o dağların serinliğine bırakmak istiyordum. Tam o sırada telsizden gelen boğuk bir ses yankılandı çadırın içinde. Sinyal zayıftı ama mesaj netti: Çatışma olmuş. Yaralılar yoldaymış. O an zaman durdu. Duygularımı bir kenara itip, görev bilincimi kuşandım yine. Hemen harekete geçtik. Sedyeler hazırlandı, serumlar, tıbbi aletler, temizlik malzemeleri… Tüm ekip ellerinden gelenin en iyisini yapmak için olağanüstü bir çaba gösteriyordu. Bu anlara alışkındık ama alışmak, kabullenmek demek değildi. Her gelen yaralı, içimizden bir parça daha alıp götürüyordu. Sırtlarında, kollarında, bellerinde kanlı izlerle… Ağır adımlarla, kimi sedyede, kimi ayakta ama yıkılmış hâldeydi. Teker teker, acı çeken bedenleriyle içeri giriyorlardı. Her biri ayrı bir hikâye, ayrı bir ağırlık taşıyordu. Ama içlerinden biri vardı ki, gözüm o an ondan başkasını görmedi. Sedye kapıdan içeri girdiğinde, gözlerim onunla buluşur buluşmaz içimde fırtınalar koptu. Kalbim adeta yerinden çıkacak gibiydi. Gözlerim doldu, boğazıma bir yumru oturdu. Kendime “Toparla Yasmin, sen bir doktorsun, ne oluyorsa olsun görevdesin” dedim durmadan. Ama kalbim ah, o kalbim… Ne dediysem dinlemedi. O an ne olup bittiğini, bu kadar sarsılmamın sebebini anlayamıyordum. Şimdi biri bana yaşadıklarımı anlatmaya kalksa, herhalde sadece gülümser, başımı eğer geçerdim. Sanki gerçek değil de bir filmin sahnesindeydim. Sedye üzerindeki adam yaralıydı, ciddi şekilde. Vücudunda iki kurşun yarası vardı. Hemen müdahale ettik, hızlıca ameliyata aldık. Ekip canla başla uğraştı. Ben elimden gelenin fazlasını yapmaya çalıştım, sanki onu kaybedersem bir şeyler eksik kalacakmış gibi. Neyse ki ameliyat başarılı geçti. Dışarıda bekleyenler kalabalıktı, görünüşe göre önemli biriydi. Halep gibi yıkık dökük bir şehirde, kimsenin kimseyi aramadığı, herkesin bir başına kaldığı bu kaosun ortasında, onun için kapıda insanlar bekliyordu. Bu bile bir şeydi. Yoğun bakımdan çıktıktan sonra onu müşahede odasına aldık. Her zamanki gibi görevimi yaptım ama bu kez içimde bir şey farklıydı. İlaçlarını zamanında veriyor, yemeklerini eksiksiz hazırlıyor, hatta bazen fark etmeden başında saatlerce oturuyordum. Kendime engel olamıyordum. Sanki bir yanım “İyileşsin de gitsin, böylece bu içimde büyüyen şey de son bulur” diyordu. Ama nafile biter miydi hiç? Ben de bilmiyordum. Tanımadığım, hayatımda ilk defa gördüğüm bir adama bu kadar bağlanmak, bu kadar içten bir şeyler hissetmek. Bu sadece masallarda olur sanırdım. Ama işte, içimde tarif edemediğim bir şey vardı. Ne yaptıysam, hangi bahaneye sığındıysam da kalbimden atamadım onu. Yarası iyileşti, gitme vakti geldi. Kapıdan çıkarken arkadaşları alaycı bakışlarla gülüyor gibiydi. Belki de hissettiklerini anlamışlardı. Belki o da anlamıştı. Ne fark ederdi? İçimde sessizce büyüyen bu duyguyu sadece ben bilsem de yetiyordu bana. O gittikten sonra bir sessizlik çöktü üzerime. Günler hızla geçmişti. Bir haftalık görev sürem dolmuştu. Artık benim de gitme vaktimdi. Dilekçemi çoktan yazmış, Artvin için tayinimi istemiştim. Cevap gelmişti. Kabul edilmiştim. Halep’te geçirdiğim zaman, yüreğimi hem kanatmış hem de başka türlü iyileştirmişti. Şimdi memleketime dönecek, kendi topraklarımda, kendi halkımın yaralarına merhem olacaktım. İlk uçakla İstanbul’a indim. Oradan aktarmayla Artvin’e geçecektim. Ne anneme ne de aileme haber verdim. Sürpriz yapmak istedim. Zaten annemin beni karşılayacak hâli olmayabilirdi. Hâlâ kanserle mücadele ediyordu, yorgun düşmüştü. Taksiden inip evimizin önünde durduğumda içimi derin bir nefes kapladı. Şaşaalı köşkümüz… Hep kaçtığım, ama içimde taşıdığım o yer. O kapıdan girerken, geçmişte bıraktığım yıllar sanki peşimden sürüklendi. İçeride annem vardı, abim, kardeşim. Kimsenin bilmediği, susarak taşıdığım acılar, sevinçler, umutlar… Hepsiyle birlikte o kapıdan içeri girdim. Kalbim hem ağır hem de hafifti. Eve adımımı attığım anda değişti her şey. Kapının gıcırtısıyla birlikte içeri yayılan sevinç, yıllardır birikmiş hasretin çığlığı gibiydi. Sofra kuruldu, gülüşmeler çoğaldı. Ama aslında o masada oturan herkes bir kırgınlığın, bir özlemin ucundaydı. Benim içinse her şey, kucağımdaki mucizeyle o eşiği geçmekle başlamıştı. Babamın gözleri bir anda nemlendi. O dağ gibi adam ilk kez bu kadar açık vermişti duygularını. Annem... Elimi tutarken titredi parmakları. Sustu ama gözleri her şeyi söyledi. "Artvin’e tayinim çıktı" dediğimde, odadaki sıcaklık bir anda yerini buz gibi bir sessizliğe bıraktı. Oysa ben yalnızca bir doktor değil, bir evlattım da. Ama onların gözünde evlat olmak, mesleğimi geride bırakmakla eşdeğerdi. Annemle geçirdiğim o birkaç gün, bir ömre bedeldi. Hasret, sessizce içimize işlemişti. Zaman su gibi akarken, içimdeki sızı hiç dinmedi. Sonra Serdar geldi. Nişanlım. Ama ne garip, onunla aynı odada olmak bile beni yoruyordu. Çünkü bu bir aşk hikâyesi değildi. Ben sevmeden evlenecektim. Bu evliliği seçmedim; sadece annemi seçtim. Annemin acil organ nakline ihtiyacı vardı. Yıllardır bir umut aradık ama hiçbir donör onunla uyuşmadı. Derken Serdar çıktı karşımıza. Uyumlu çıktı. Şans mıydı, kader mi, yoksa acı bir tesadüf mü… bilmiyorum. Serdar’ın anneme donör olması için onunla evlenmem gerekiyordu. Ben de razı oldum. Çünkü annemi kaybetmeyi göze alamazdım. Kalbimi feda ettim, geleceğimi suskunluğa gömdüm. O yüzden uzak durmuştum memleketten. Kaçtım, yokmuş gibi yaşadım. Ama hiçbir kaçış sonsuz değildi. Artık geri dönmüştüm. Ve düğün çok yakındı. İznim de bitti, görevime başladım. Artvin Devlet Hastanesi’nde beyaz önlüğümü yeniden sırtıma geçirdim. Yeni ortam, yeni yüzler vardı . Hemşire arkadaşlarımı tanımaya, yeni meslektaşlarımla bağ kurmaya çalışıyordum. Günler sakin geçiyor, ben de alışmaya çalışıyordum. Ta ki o gün, telsiz sessizliği delene kadar. Artvin’in sarp kayalıklarından cesedi bulunmuştu. Hemen yakınlarında kayaların üst kısmında bir erkek cesedi daha uçurumun başında, dağın yamacında 5 kişinin cesedi . Acil yardım istiyoruz .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD