Konağın sessizliği Zeliha Hanım’ın bağırışıyla bozulmuştu.
“Süveydaaaa!” diye tüm konağı inleten sesi, herkesin irkilmesine yetti. Çalışanlar, bu sesi duyunca Süveyda’nın yine habersizce konaktan çıktığını anladılar ve hemen onu aramaya koyuldular. Ancak çok geçmeden Süveyda konağın kapısında belirdi. Her zamanki gibi kendinden emin ve kaygısız bir haldeydi.
Uzun, çıplak ve pürüzsüz omuzlarına dökülen sarı ışıltılarla süslenmiş kumral saçları, yüzünü çevreliyordu. Parlak, renkli gözleri insanı içine çekercesine derin ve anlamlıydı. Gülümsediğinde kar beyazı düzgün dişleri hafifçe görünüyordu. Düzgün ve çıkıntılı çenesini sağ omzuna yaslamış, davetkar bir gülümsemeyle kapıda durdu ve gayet sakin bir şekilde,
“Buradayım babaanne. Yine konağı ateşe vermişsin. Ne var, işte geldim,” dedi.
Zeliha Hanım, kızgın bir şekilde ona doğru yürüdü. “Sana kaç kere dedim, bu konaktan benden habersiz dışarı çıkmayacaksın!” dedi öfkeyle. “Biz büyük bir aileyiz, Süveyda. Dostumuz kadar düşmanımız da çok. Yanında biri olmadan dışarı çıkamazsın, dikkatli olmalısın.”
Süveyda, masum bir ifadeyle ama hafiften alaycı bir ses tonuyla, “Tamam babaanne, bir daha çıkmam,” dedi. Ancak Zeliha Hanım, bu sözlerin güvenilir olmadığını anlamıştı. Süveyda, konaktan gizlice çıkmayı alışkanlık haline getirmişti.
Genç kızın kaçamaklarının tek sebebi özgürlük arayışı değildi. Konaktan kaçtığında genellikle gizlice ahıra gider, atına binerdi. At binmek, onun kendini özgür hissettiği tek şeydi. Ama Zeliha Hanım, at binmesine karşı çıkıyor, bir hanımefendiye yakışmadığını söylüyordu. Süveyda’nın ise ne arkadaşları vardı ne de paylaşacak bir sırrı. At binmek onun hem tutkusu hem de sığınağıydı. Ama bu basit özgürlük bile ona yasaktı.
Süveyda’nın bu başına buyruk davranışlarının ardında başka bir neden daha yatıyordu: babasının ilgisini çekmek. Ama ne yaparsa yapsın, babası Ardil, yıllardır ona karşı en ufak bir sevgi belirtisi göstermemişti. Ardil’in her hareketi, kızı Süveyda’yı ne kadar görmezden geldiğini kanıtlıyordu.
Yıllar geçtikçe Süveyda, babasının ona karşı neden böyle davrandığını anlamıştı. Annesi Şirin’i kaybettiği günün, aslında babasını da kaybettiği gün olduğunu idrak etmişti. Babası, Şirin’in ölümünden onu sorumlu tutuyordu. Süveyda, bu gerçeği fark ettiğinde, kendi içinde bir suçluluk duygusu büyütmeye başlamıştı. “Belki de ben doğmasaydım annem ölmezdi,” diye düşünüyordu. Ama bu düşüncesini asla dile getirmemişti.
Babasıyla yüzleşmekten korkuyordu. Yıllar içinde aralarındaki mesafe öylesine büyümüştü ki, artık Süveyda da babasının olduğu ortamlardan kaçıyor, onunla konuşmamaya çalışıyordu. Baba-kız arasında sessizlik bir duvar gibi yükselmiş, ikisi de bu duvarı aşmak için hiçbir adım atmamıştı.
Süveyda’nın içindeki boşluk büyüdükçe, bu sessizlik ona daha ağır geliyordu. Annesiz büyümüş, babası tarafından reddedilmiş, hayatın yükünü tek başına taşıyan genç kız, kaderine razı görünüyordu. Ama bir gün, tüm bu sessizliğin bir patlamaya dönüşeceği kesindi. Ve o gün geldiğinde, Süveyda hem kendini hem de geçmişinin yüklerini sorgulamak zorunda kalacaktı.
Süveyda sabahın erken saatlerinde, herkes uykudayken yine çiftliğe gitmişti. Atlarla ilgilenen Yusuf, Süveyda’nın geleceğini tahmin etmiş ve onun için güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Yusuf, Süveyda’nın tek dostuydu; onun sırdaşı, dert ortağıydı. Çocukluklarından beri konakta büyümüşler, birbirlerini kardeş gibi görmüşlerdi. Süveyda, babaannesinin baskısından ve yalnızlığından Yusuf’un yanında bir nebze olsun kurtulabiliyordu.
Süveyda, çiftliğe adım atar atmaz gülümseyerek, “Yusuf, yine harika şeyler hazırlamışsın ama bu sefer çok acelem var. Hemen Pullu’yu hazırlayıp çıkmalıyım. Babaannem yokluğumu fark ederse, geçen seferki gibi çok kızar,” dedi.
Pullu, Süveyda’nın en sevdiği attı. Onunla her şeyini paylaşır, binip özgürlüğü tadardı. Pullu’nun toprağı andıran kahverengi gözleri, ta ayak bileklerine kadar inen gür kuyruğu, altın sarısı uçları olan parlak düz yelesi vardı. Alnında şık bir perçemi olan bu güzel at, Süveyda için bir dosttu. Ona her bindiğinde, annesine doğru koşuyor gibi hissederdi. Gözlerini kapar ve annesini hayal ederdi; ona sarıldığını, onun sıcaklığını hissettiğini düşlerdi.
Süveyda, Pullu’ya binip hızla çiftlikten uzaklaştı. Rüzgar saçlarını savuruyor, içindeki sıkışmışlık bir anlığına da olsa kayboluyordu. Ancak, bu kez her zamankinden farklı bir şey oldu. Etrafta yankılanan bir silah sesi duyuldu. Süveyda irkildi, Pullu aniden şaha kalktı ve büyük bir hızla hareket etti. Süveyda dengesini kaybederek yere düştü. Çimenlere çarptıktan sonra başını sert bir kayaya çarptı ve bilincini yitirdi.
Süveyda, gözlerini açtığında kendini eski, harabe bir evde buldu. Yattığı yer loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Tavan sarkmış, duvarlar rutubet kokuyordu. Başında yaşlı, yüzü kırış kırış bir kadın duruyordu. Kadının yüzünde endişeyle karışık bir huzur ifadesi vardı. Süveyda’nın korku ve şaşkınlık dolu gözlerine bakarak hafif bir tebessümle konuştu:
“Uyanmışsın, yavrum. Çok korktum, seni böyle baygın buldum. Dışarıda yalnız başına ne yapıyordun?” dedi.
Süveyda, titrek bir sesle konuşmaya çalıştı:
“Neredeyim? Bana ne oldu? Pullu’ya ne oldu? Atım nerede?!”
Kadın, sakinleştirici bir ses tonuyla, “Merak etme, atın da güvende. Onu dışarıda bağladım. Ama sen düştüğünde başını sert bir yere vurmuşsun. Seni burada bulduğumda hareketsizdin. İyi ki bir şey olmamış,” dedi.
Süveyda yavaşça doğrulmaya çalıştı, ama başı hala ağrıyordu. Çevresine bakındı. Bu yer, ona tanıdık değildi. Yabancı bir ev, yabancı bir kadın… İçinde hem korku hem de bir garip güven hissi vardı. Ama kimdi bu kadın? Onu nasıl bulmuştu? Ve neden kendini bu eski evde bulmuştu? Sorular zihninde birbirini kovalarken yaşlı kadın tekrar konuştu:
“Dinlen biraz, yavrum. Daha sonra her şeyi konuşuruz. Şimdi güvendesin,” dedi. Ama Süveyda’nın içindeki huzursuzluk, bu sözlerle dinmeyecek kadar büyüktü. Bu evde başka neyi keşfedecekti? Ve bu yaşlı kadın, kimdi?