Depodan çıkalı birkaç dakika olmuştu ama içimdeki öfke hâlâ oradaydı; kaburgalarımın arasına gizlenmiş, kalbimi sıkıştıran bir taş gibi. Gözlerimle o cezanın her anını izlemek, o karanlık yüzlerin tek tek solduğunu görmek istesem de Noyan’ın sesi beni gerçekliğe çağırmıştı. “Bu kadar yeter, gidelim.” Gözümün ucuyla Ateş Ağa’ya baktım. Gözbebeklerinde yanıp sönen bir öfke vardı. Soğukkanlı gibi duruyordu, evet. Ama içindeki fırtına dışarıya taşacak gibi, çatlamaya hazır bir volkan gibiydi. Bize döndü ve tek bir cümle kurdu. “Siz gidin gerisi bende. Merak etme, hemen ölmeyecekler.” Gözlerimi kaçırmadım ondan. Onun içindeki karanlığı ben çok önceden görmüştüm. Sessizliğinin ardında bir fırtına saklıydı. Ve o fırtına döndüğünde karşısında kim olursa olsun fark etmiyordu. Tanımadığı bir kadı

