Odaya girdiğimiz an beni içeri savurdu ve kapıyı öyle bir çarptı ki, duvarlardaki tablolar zangırdadı.
O mermer gibi soğuk, kaskatı yüzü bu sefer öfkeden değil, derin bir hayal kırıklığından ve sarsılmış bir onurdan yanıyordu.
Dişlerinin arasından tıslayarak bana yaklaştı,
"Sen ne yaptığını sanıyorsun kızım? Herkese rezil ettin bizi! Cemal’in ağzına laf verdin, Ruken’in diline düştün!
Bir kadının onuru, kocasını tüm konağın önünde küçük düşürmek midir?"
Hızla doğruldum, üzerimdeki o keskin hatlı elbiseyi düzelterek tam karşısında durdum.
Gözlerimden yaş değil, ateş dökülüyordu.
"Onurdan mı bahsediyorsun Azad?
Benim onurum o kütüphanede, o sarı yılanın parmakları senin omuzlarında gezerken çiğnendi!
Sen ne hakla beni suçluyorsun?
Ben sana her arkamı döndüğümde, her kavga ettiğimizde sen gidip başkalarına mı sığınacaksın?
O odada 'yalnız kalacağım' derken kucağına Bade’yi mi alacaktın?"
Bir adım üzerime gelerek, sesi tehlikeli bir tonda,
"Haddini bil Zerrin! Bade benim çocukluk arkadaşım, iş ortağım! O sadece sakinleştirmeye çalışıyordu..."
Şaşkınlıkla acı bir kahkaha atarak,
"Sakinleştirmek ha? Bak sen şu işe! Madem öyle, Azad Barzan... Ben de seninle kavga ettiğimde, canım yandığında gidip birilerine dert yanayım mı? İster misin?
Mesela gideyim birinin yanına, 'Azad beni çok kırdı' diyerek omuzlarına yatayım mı?
Ya da dışarıdan birini bulayım, ellerimle ona masaj mı yapayım, 'ah canım ellerin mi titriyor' diye boynuna dolanayım mı?
Hoşuna gider mi ulan!"
Azad’ın gözleri anında karardı, bir hışımla üzerime yürüyüp beni duvarla arasına sıkıştırdı.
Yumruğunu tam başımın yanındaki duvara öyle bir vurdu ki ses odada yankılandı.
Kükreyerek,
"Ağzından çıkanı kulağın duysun! O kirli cümleleri bir daha kurarsan yemin ederim bu odayı sana mezar ederim! Sen benim karımsın, benim namusumsun!"
Bu laf bardağı taşıran son damla oldu.
Onu göğsünden bütün gücümle ittim. Geriye gitmedi ama şaşkınlıkla duraksadı.
"Namusun muyum?
Namus dediğin şey kütüphane köşelerinde başkalarından teselli alırken, muhtaç bırakılmaz!
Ben kendimi korurum, ben kendime yakışanı yaparım zaten!
Bana sahip çıkacak, beni 'namus' diye etiketleyecek bir adama gerek yok benim hayatımda!"
"Zerrin, sabrımı zorlama!" dediği gibi tüm gücümle onu itip,
"Zorlarım Azad, zorlarım! Sen beni 'korunmaya muhtaç çocuk' sandıkça, aslında kendi acizliğini benim üzerime yıkıyorsun.
Ben kendimi savunmayı da, had bildirmeyi de bilirim.
Senin 'namusun' olmak için önce senin benim arkamda kapı gibi durman gerekirdi, o sarı şıllığın elini omuzlarında gezdirmen değil! Ben kendime yakışanı yaparım, senin o kof korumacılığına ihtiyacım yok!"
Azad, sanki suratına tokat yemiş gibi öylece kalakaldı.
Göğsü hızla inip kalkıyor, bakışlarındaki o sert ve karanlık öfke yerini bir tür çaresizliğe bırakıyordu.
Bir şey söylemek için ağzını açtı ama vazgeçti.
Arkasını dönüp banyoya girdi, kapıyı kilitleyip suyu sonuna kadar açtı.
Ben ise titreyen ellerimle yatağın kenarına çöktüm.
Gözlerimden akan o tek damla yaş, zayıflıktan değil, içimdeki o hırçın atın zafer çığlığıydı.
Aynanın karşısına geçip kendime baktım; gözlerimdeki o hırçın at hâlâ oradaydı, pes etmeye de hiç niyeti yoktu.
Hızla üzerimdekilerden kurtulup bavulumdan en rahat, en "ben" olduğum pijamalarımı çıkardım. Beyaz, çiçekli, mini bir şort ve üzerine ince askılı beyaz bir atlet giydim.
İşte şimdi tenim nefes alıyordu.
Odanın ana ışıklarını tek tek söndürdüm.
Karanlık, konaktaki o ağır havayı biraz olsun perdeledi.
Sadece baş ucumdaki sarı loş ışığı açık bıraktım.
Odanın köşelerine sinen gölgeler, sarı ışığın sıcaklığıyla titrerken yatağa girdim.
Yorganı üzerime tam çekmedim, sırtımı yatak başlığına yaslayıp bacaklarımı kendime çektim.
Banyodan gelen su sesi kesildi.
Karanlığın içinde, sarı ışığın altında sadece nefes alışlarımı duyuyordum.
Kurutma makinesinin çalışma sesi gelmeye başladı.
Yavaşça uyuma numarası yapmak için hazırlandım.
Uyuma numarası yapmalıydım ki bu gece bitmeliydi.
Gözlerimi hafifçe aralayıp loş sarı ışığın vurduğu kapıya baktım.
Kurutma makinesinin sesi kesildi, kapının kilidi ağır ağır döndü.
Azad içeri girdiğinde nefesimi tuttum.
Üzerinde hiçbir şey yoktu; sadece vücudunu sımsıkı saran, kaslı bacaklarını ve o kaskatı mermer gibi gövdesini açıkta bırakan dar, siyah bir boxer vardı.
Islak saçlarından süzülen son damlalar çıplak omuzlarından aşağı süzülüyordu.
Azad, aptalsın aptal beni bu kadar sinirlendirmene gerek var mıydı?
Çıldırıyorum şuan o çıplak vücudunun her noktasını öpmemek için.
Onun yatağa doğru ağır adımlarla yaklaştığını duyduğum an hemen gözlerimi yumup cenin pozisyonuna geçtim.
Ama bu masum bir yatış değildi.
Kalçalarımı onun yatacağı tarafa doğru iyice çıkardım, çiçekli mini şortumun altından popo yanaklarımın, en davetkar haliyle ona arkamı döndüm.
Uyuma numarası yapıyordum ama her hücrem onun yaklaştığını hissettiği için tir tir titriyordu.
Odanın o puslu, sarı loşluğunda sadece Azad’ın hafifleyen ayak sesleri ve banyodan getirdiği o taze sabun kokusu vardı.
Gözlerimi sımsıkı yummuş, çiçekli şortumun altından kalçalarımı ona doğru çıkararak en tahrik edici şekilde nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Yatağın Azad tarafı ağır bir gürültüyle çöktü; çarşafların hışırtısı, o dar boxerıyla yatağa yerleşen bir devin sesini taşıyordu.
Azad önce bir süre sessiz kaldı.
Karanlığın içinde bakışlarını sırtımda, açıkta kalan belimde hissettim.
Sonra o her zamanki sertliğinden arınmış, yorgun ve hırıltılı bir iç çekti.
Kendi kendine fısıldar gibi,
"Yordun bizi bu gece deli kız... Hem kendini, hem beni tükettin."
Elini yastığa koyduğunu, bana biraz daha yaklaştığını hissettim.
Sesi şimdi tam ensemde yankılanıyordu.
"Ne oldu sanki o kadar bağırıp çağırınca? Eline ne geçti?'' dedi ve duraksadı.
''Anlamadın ki sana niye çocuk dediğimi...
Ben seni küçümsemek için demedim ki onu.
Hemen parladın, hemen o sivri dilini çıkardın.
Ama ben gerçekten söyledim... '' derken kafasını koluma sürtmeye başladı.
''Sen benim bu hayatta gördüğüm en masum, en temiz şeysin.
Bu pisliğin, bu konağın, ortasında...
Sen benim tek beyazımsın.
Sen çocuksun derken, senin o kirletilmemiş ruhunu, o kimseye benzemeyen inadını korumaya çalışıyordum."
Sıcak nefesi omuz başıma çarpıyordu.
Konuştukça sesi daha da derinleşiyor, bir tür itirafa dönüşüyordu.
Azad biraz daha yaklaştı.
Islak saçlarının bir tutamı ensemdeki tenime değdi.
Dudakları boynumun o en hassas, şah damarımın attığı yere doğru ağır ağır indi.
Tam o noktaya sıcak bir öpücük bırakmak için eğildiğinde, benim göğüs kafesimi zorlayan, adeta odada yankılanan kalp atışlarımı duydu.
Azad bir an duraksadı.
Dudakları tenime değmedi ama sıcaklığı orayı yaktı.
Başını biraz daha yaklaştırıp sırtımdaki o deli gibi çarpan ritmi dinledi.
Sesi aniden kısıldı, içinde muzip ama bir o kadar da karanlık bir tınıyla
"Bu kalp... Bu kalp neden böyle bir atlı koşturuyor gibi atıyor Zerrin? Yoksa sen... Sen uyumuyor musun?"
Bileklerimi yatağın içinde sıktım, gözlerimi daha çok yumdum ama artık nafileydi.
Azad’ın elini belimde, o çiçekli şortun bittiği yerdeki sıcak tenimde hissettim.
Elini yavaşça, şortun lastik kısmından bacak arama doğru soktu.
"Aç o gözlerini çakal seni. Yakalandın. Bakalım şimdi o zehirli dilin bu kalp atışlarını nasıl açıklayacak?"
Hala uyuyor numarası yapmaya devam ediyordum.
"Bade dedin, başkaları dedin hepsinin amına koyayım...'' dedi ve parmaklarını vajinama sürtmeye başladı.
''Ama en çok Bade'nin amına koyayım.'' dedi, demesiyle dirseğimi karnına sertçe geçirdim.
Eli istemsizce içimden, sıcaklığımdan çıkıp karnına geçti.
''Lan sen kimin amına koyuyorsun?'' dedim sertçe ama kimse duymasın diye fısıldıyordum.
''Kızım sen manyak mısın?'' diyerek kıkırdamaya başladı, hem kahkaha atıyor hem kıvranıyordu.
''Kalk, kalk git bu yataktan.'' dedim kapıyı göstererek.
Karanlıkta dişlerinin parladığını, gözlerinin o muzip ışıkla nasıl yandığını görebiliyordum.
Kahkahalarının arasından nefes almaya çalışarak,
"Vay be... Şuna bak! Hem uyuma numarası yapıp pusuda bekliyor, hem de adamı sakat bırakıyor.
Ne o Zerrin Hanım?
Ne kadar korkuyormuşsun iki günlük kocanın elinden kayıp gitmesinden...
Kıskançlığından kütüphaneyi yıktın, şimdi de yatakta pusu kuruyorsun."
O alaycı sesi, "korkuyormuşsun" demesi beynimdeki son şalteri de attırdı.
"Ben mi korkuyorum?" diye kükredim içimden.
Bir hışımla üzerimdeki yorganı tekmeleyip Azad’ın üzerine atıldım.
Öyle bir hızla çıktım ki göğsüne, neye uğradığını şaşırdı.
Dizlerimi iki yanına sabitleyip, ellerimle o çıplak, geniş omuzlarına bastırarak onu yatağa mıhladım.
Yüzümü yüzüne yaklaştırdım, sesim buz gibi ama yakıcıydı,
"Bak bana Azad Barzan! İyi bak!"
Saçlarım bir şelale gibi iki yanından göğsüne dökülüyordu.
Sarı ışık yüzümüzün bir kısmını ve atletimden dökülen memelerimin tamamını aydınlatırken, gözlerimi onun zifiri karanlık gözlerine diktim.
"Ben kimseden korkmam, hele senin gibi 'nezaket' adı altında nefsini terbiye etmeye çalışan bir adamdan hiç korkmam!
Senin elinden kayıp gideceğin yer neresi?
Bade kaşarının kucağı mı? Siktir git Azad! Eğer gitmek istiyorsan kapı orada, boşa beni kalk git, zorla tutan yok seni!"