Aynada Alaz'ın yansımasına ters ters bakıyordum. O kadının ona dokunmasına izin vermişti ve tam güzel anımızın içine etmişti.
"Kıskanmanı gerektirecek bir durum yok," dedi, sesi sakin.
"Kıskanmıyorum," diye yalan söyledim, soğuk bir tavırla.
"Peki. Hadi gidelim, yemekler geldi."
"Siz yiyin, ben geliyorum."
"Derin, hadi ama," diye ısrar etti. Tuvaletten çıkıp masaya gittim ve oturdum. O da yanıma gelip oturdu. "Hadi bakalım, afiyet olsun."
---
"Sonra Derin gidip adamın suratına içtiği tüm içkiyi kusmuştu. Eminim adam bir daha asla bir kıza yaklaşmamıştır!" Funda'nın anlattığı olay herkesi güldürmüştü. Çok anımız vardı, ama hepimiz üniversite için ayrı yerlere dağılmıştık.
"Neyse, biz kalkalım. Benim işlerim var," dedi Alaz.
"Biz de kalkarız zaten. Görüşürüz, Derin!" Kızlarla sarıldım. Alaz, ben ve Ozan restorandan çıktık. Ozan kendi arabasına binip gitti.
Biz arabaya bindiğimizde, telefonumu aldım ve kafamı cama yaslayıp sosyal medyada gezinmeye başladım.
"Derin, özür dilerim," dedi Alaz. Cevap vermedim.
"Derin."
"Efendim?"
"Bak, o kızla aramda herhangi bir şey yok. Babasıyla bir ortaklığımız var, o da şirkette müdür."
"Aranızda bir şey olması beni ilgilendirmiyor. Daha dün, nazik bir adam izin alarak yanıma oturdu ve bana demediğini bırakmadın. Şimdi bir kadın sana dokunuyor, omzunu okşuyor... Onun beni okşaması ne kadar umurumda sanıyorsun sence?"
"Peki, o adamın yanına oturması ne kadar umurumdaydı?"
"Bak, ben senden özür diliyorum. Bu konu burada kapansın, yoksa uzayacak."
"İyi, tamam. Ben de özür dilerim, fazla yüklendim."
"Sorunumuz halledildiğine göre... Şu telefonunu ver bana."
"Neden?" diye sordum.
Elini yan tarafa attı ve şık bir kutu çıkardı. "Yeni bir hat ve yeni bir telefon." Kutusunu açtı, içinden son model, kırmızı bir telefon çıktı.
"Benim telefonum kullanışlı aslında—"
Sözümü bitirmeden telefonu elimden aldı. "Taş devrinde mi yaşıyoruz? Elimle dokunsam kırık yerler elimi keser," diyerek eski telefonumu arka koltuğa fırlattı.
"Kusura bakmayın beyefendi, sizin gibi son model telefonları almaya paramız yetmedi. Ama hayırlısıyla bir üst modele, yani Orta Çağ'a geçmeyi planlıyordum zaten," diye sırıttım.
"Artık bunu kullanacaksın," diyerek telefonu kucağıma bıraktı.
"Teşekkür ederim."
"İnsan 'gerek yok' der, hemen aldın sen de," diye dalga geçti.
Hemen atıldım: "İyi, al! Gerek yok!" diyerek telefonu geri kucağına koydum.
"Ya, şaka yapıyorum! Al şunu," diyerek telefonu tekrar elime tutuşturdu. "Ben iş yerine gideceğim. Akşam belki geç kalırım. Şimdi seni bırakayım, sonra giderim."
"Tamam."
Arabayı durdurdu. "Bir şey olursa ara."
"Tamam. Diğer telefonumu da alayım, numaraları geçiririm."
"Tamam."
Arabadan indim ve arka koltuktan eski telefonumu alıp kapıyı kapattım. Alaz gittikten sonra eve girdim ve odama çıkıp yeni telefonu hazırladım. Ayarları yapıp numaraları aktardıktan sonra, merak ettim: Acaba Alaz benim yeni numaramı biliyor muydu?
Şansımı denemek için Alaz'a mesaj attım:
Ben: Selam (17:43)
Alaz: ? (19:22)
Sonunda cevap gelmişti. Soru işareti, kim olduğumu anlamadığı içindi.
Ben: Çok yakışıklı olduğunu söylemiş miydim?
Alaz: Kimsin?
Ben: Ben benim. Sen kimsin?
Alaz: Başını belaya soktuğunun farkında mısın?
Ben: Evet, bir mafyayla konuştuğumu biliyorum.
Alaz: Güzel.
Alaz: Numaranı hackerlarıma atayım da seni bulsunlar mı, yoksa kendin mi dökersin?
Ben: Tamam, tamam!
Ben: Derin ben.
Alaz: Cidden numaranı kaydetmediğimi mi sandın?
Alaz: Aldığım bayide numarayı söylediklerinde ezberlemiştim.
Alaz: Salak değilim.
Hemen aramaya bastım. "Efendim?"
"Çok kızdın mı bana?"
"Evet."
"Ya, ben öylesine yazmak istedim."
"Gelince konuşuruz," diyerek telefonu yüzüme kapattı.
---
Sabah uyandığımda, Alaz'ın yanımdaki koltukta bana baktığını gördüm. Masadan aldığı viskiyi içip tekrar sesli bir şekilde bıraktı.
"Günaydın," dedim.
"Günaydın." Bakışları hâlâ üzerimdeydi.
"Hâlâ dünkü olayda mısın?"
"Hayır."
"Ne oldu o zaman?"
"Hiçbir şey." Ayağa kalkıp giyinme odasına gittim. Üzerime kırmızı bir crop ve pantolon giyip çıktım.
"Neden bu kadar gerginsin?" diye sordum.
Bana döndü. "Önemli bir toplantım var."
"Onun için mi bu gerginlik?"
"Eğer ihaleyi kazanamazsam, büyük bir iş kaybetmiş olacağım."
"Senin mafya olmaktan başka işlerin de mi var?" diye sordum, şaşkınlıkla.
"İnşaat mühendisiyim ben," dedi.
Bu kadar gergin olma bence. Eğer arsayı satmazlarsa, kafalarına silahı dayarsın, iş biter," diye şaka yaptım.
"Psikopat değilim, sadece mafyayım."
"Ah, pardon. Mafya olmak normaldi, değil mi?" diye alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdim.
"Her neyse, ben gidiyorum. Sen kahvaltını düzgünce yap."
"Tamam."
Odadan çıktı. Ben de aşağı inip mutfağa girdim.
"Günaydın, Derin Hanım." Seslenen, benim yaşlarımda bir kızdı.
"Günaydın. Sen yeni mi geldin?"
"Yok, benim annem çalışıyordu normalde burada, ama vefat etti. O yüzden ben çalışmaya başladım."
"Çok özür dilerim, bilmiyordum. Başın sağ olsun."
"Sağ olun. Kahvaltınız bahçede hazır, isterseniz geçin."
Teşekkür edip bahçeye çıktım ve kahvaltıya başladım.
Tam bir lokma almıştım ki, alışkın olduğum o ses kulağıma geldi: "Akşama hazır olmanı istiyorum."
Arkama döndüm. Alaz, bana dikkatle bakıyordu. Üzerinde boyunlu bir kazak ve onun üstüne takım ceket, altında ise siyah bir pantolon vardı.
"Bir yere mi gidiyoruz?" diye sordum, şaşkınlıkla.
Sinsice gülümsedi ve cevap vermeden geri adım atıp uzaklaştı.
Siktir! "Bir yere mi gidiyoruz" ne? diye düşündüm, kendi kendime sinirle. Yemeği bırakıp odama çıktım. O aptalca cümleyi kuranın ben olduğuma inanamıyordum.
Ev çok sıkıcıydı. Saat hiç geçmiyordu. Aklıma bir fikir geldi. Telefonumu alıp Alaz'a mesaj attım:
Ben: Toplantı ne zaman?
Alaz: 3 saat sonra. Niye sordun?
Ben: Hiç, öyle.
Telefonu kapatıp dolabımı açtım. Siyah, önü fermuarlı bir elbise giydim. Saçlarımı at kuyruğu yapıp eyeliner çektim ve aşağı indim.
Mutfaktaki kızla karşılaştığımda, "Ben gidiyorum, üç dört saate gelirim," dedim.
"Peki, iyi günler."
"Dışarı çıktığımda, şoför yanıma geldi. "Derin Hanım, nereye gidiyorsanız ben bırakabilirim."
"Olur."
Arabaya bindik. "Alaz'ın şu an olduğu şirkete gitmek istiyorum."
"Peki, efendim."
Şirketin önüne geldiğimizde arabadan indim. "Burası. On üçüncü katta ofisi var."
"Teşekkürler. Sen gidebilirsin."
İçeri girip asansöre bindim ve on üçüncü kata çıktım. Asansörden iner inmez bir sekreter beni karşıladı.
"Buyrun, hanımefendi?"
"Ben Alaz'ın ofisine bakıyorum."
"Randevunuz var mı?"
"Sevgilisiyim."
"Peki. Koridordan düz gidin, son kapı."
Teşekkür edip koridorda yürümeye başladım. Karşılıklı kapılar vardı, en sondaki diğerlerinden daha büyük ve gösterişli görünüyordu. Kapıya geldiğimde tıklatıp içeri girdim.
Alaz, camdan dışarı bakıyor, sırtı dönüktü.
"Kimseyi alma demiştim sana," dedi, sert bir tonla. Sonra tekrar konuştu: "Gizem, odaya kimseyi alma demiştim sana." Asistanına sesleniyordu.
Sessizce arkasına yaklaştım. Kulağına hafifçe üfledim.
"Derin..." diye mırıldandı, hemen arkasını döndü. Gözlerime baktı, şaşkın ve bir o kadar da... etkilenmiş görünüyordu.
"Sana moral vermeye geldim."
"Öyle mi? Belli oluyor," diyerek beni baştan aşağı süzdü.
"Evde canım çok sıkıldı, ben de geleyim dedim."
"İyi yapmışsın..." diyerek üzerime doğru gelmeye başladı.
Geri geri gitmeye başladım, ta ki sırtım duvara değene kadar. Alaz bana iyice yaklaştı, kapıyı kilitlettiğini duydum. Sonra beni duvara yaslayıp, dudaklarımı kendine doğru çekti.