2. bölüm

1280 Words
Sabahın ilk ışıkları, İstanbul Boğazı’nın üzerine kurşuni bir renk yayarken Elif, yatakta hiç uyumamış olmanın verdiği o ağır yorgunlukla doğruldu. Yanındaki boşluk, Cem’in çoktan kalkıp o bitmek bilmeyen iş dünyasının telaşına daldığının işaretiydi. Cem için hayat, rakamlardan, ihalelerden ve kazanılması gereken zaferlerden ibaretti. Elif ise bu zaferlerin en kıymetli kupası olarak bu yatakta, bu lüks hapishanede bırakılmıştı. Duşun altına girdiğinde, suyun sıcaklığı bile Aras’ın dün geceki fısıltılarının yarattığı o ürpertiyi silemedi. "Esarete bile alışır insan..." Aras’ın sesi zihninde bir plak gibi takılmıştı. On yıl boyunca bu sesi unutmak için kaç kitap okumuş, kaç restorasyon projesinde sabahlamış, kaç gece kendini Cem’in ruhsuz şefkatine teslim etmişti? Ama tek bir bakış, tüm o savunma mekanizmalarını yerle bir etmeye yetmişti. Aşağı indiğinde Cem’i kahvaltı masasında, önündeki tabletle boğuşurken buldu. Elif’in geldiğini fark edince başını kaldırdı ve o standart, mekanik gülümsemesini takındı. "Günaydın hayatım. Aras’la bugün ilk toplantımızı yapacağız. Onun Londra’daki bağlantıları sayesinde bu liman projesini kapmamız işten bile değil." Elif, tabağına bir parça peynir alırken sordu: "Aras gerçekten burada kalacak mı Cem? Yani, o göçebe ruhludur. Bir yere kök salabileceğini sanmıyorum." Cem güldü, kendine güvenen, hatta kibre varan bir gülüştü bu. "Onu tanımıyorsun Elif. Ya da çok eskiden tanıdığın için yanılıyorsun. İnsanlar yaşlandıkça güce ve aidiyete ihtiyaç duyar. Ben ona her ikisini de veriyorum. Ayrıca dün gece seni ne kadar çok övdü, fark etmedin mi? Senin zarafetinin bu eve çok şey kattığını söyledi." Elif’in boğazına bir şey düğümlendi. Aras onu övmemişti; Aras onu teşhis etmişti. Bir koleksiyon parçası gibi sergilendiğini yüzüne vurmuştu. "Bugün atölyeye gideceğim," dedi Elif konuyu değiştirerek. "Eski bir el yazması geldi, onunla ilgilenmem lazım." "Güzel," dedi Cem ayağa kalkıp ceketini iliklerken. "Akşama geç kalabilirim, Aras’la ofiste bir kutlama yemeği yiyebiliriz. Sen de gelmek ister misin?" "Hayır," dedi Elif çok hızlı bir şekilde. "İşim uzun sürebilir. Siz takılın." Cem, Elif’i alnından öpüp çıktı. Ev sessizliğe büründüğünde Elif derin bir nefes aldı. Ama bu sessizlik, fırtına öncesi sessizliği gibiydi. Öğleden Sonra: Atölye Elif’in Nişantaşı’nın arka sokaklarındaki küçük atölyesi, onun dünyadaki tek sığınağıydı. Burada, asırlık kağıtların kokusu arasında, parçalanmış olanı birleştiriyor, zamanın yok ettiği güzellikleri geri getiriyordu. Belki de kendi hayatını tamir edemediği için başkalarının geçmişini onarmaya adamıştı kendini. Masasının üzerindeki 18. yüzyıldan kalma minyatüre odaklanmaya çalışıyordu. İnce uçlu fırçasıyla dökülen boyaları tamamlarken, kapıdaki çan sesiyle irkildi. Müşteri beklemiyordu. Başını kaldırdığında, kalbinin atış hızı tehlikeli bir seviyeye çıktı. Aras, kapının önünde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde onu izliyordu. Üzerinde siyah bir kaban, bakışlarında ise dün geceden kalma o meydan okuyan ifade vardı. "Restorasyon," dedi Aras, yavaşça içeri girerek. "Eski olanı yeniymiş gibi gösterme sanatı. Senin için biçilmiş kaftan, değil mi Elif?" Elif elindeki fırçayı masaya bıraktı. "Burada ne işin var Aras? Cem ile ofiste olman gerekmiyor muydu?" "Cem toplantıda. Ben ise... Ben İstanbul’un havasına hala alışamadım. Biraz nefes almam gerekiyordu. Ve ayaklarım beni buraya getirdi." Aras atölyenin içinde dolaşmaya başladı. Raflardaki kimyasallara, eski kitaplara ve Elif’in üzerinde çalıştığı eserlere dokunmadan bakıyordu. "Hala aynı kokuyorsun. Lavanta ve eski kağıt." "Aras, lütfen git," dedi Elif sesi titreyerek. "Dün gece olanları... O söylediklerini unutmak istiyorum. Bizim bir hayatımız var. Benim bir evliliğim var." Aras aniden durdu ve Elif’e doğru döndü. Aralarındaki mesafe azaldıkça odadaki hava ağırlaşıyordu. "Evlilik mi? Sen buna evlilik mi diyorsun? Sen bir vitrindesin Elif. Cem’in başarılarını taçlandıran bir aksesuar gibisin. O gece... O gece o gara gelmiş olsaydın, şu an bu tozlu kağıtlarla değil, İtalya’nın güneşli sokaklarında benimle olacaktın." "Sen gittin Aras!" Elif’in sesi bir feryat gibi yükseldi. "Hiçbir açıklama yapmadan, sadece bir not bırakarak gittin! 'Gidiyorum' dedin. Beni nereye çağırdın ki?" Aras, Elif’in tam karşısında durdu. Gözleri Elif’in dudaklarına kaydı. "Notun arkasını çevirmedin mi? 'Eğer beni seviyorsan, saat 10’da garda ol' yazmıştım. Kırmızı mürekkeple. Belki de Cem o notu sana verirken arka yüzünü görmeni engellemiştir, ne dersin?" Elif donup kalmıştı. Notun arkası mı? Cem ona o notu uzattığında dünya başına yıkılmıştı. Sadece "Gidiyorum" kısmını görmüş, hıçkırıklara boğulmuştu. Cem onu teselli etmiş, "O seni hak etmiyordu zaten" demişti. "Cem... Cem yapmaz öyle bir şey," diye mırıldandı Elif, ama kendi sesine bile inanmıyordu. Aras acı bir gülümsemeyle yaklaştı. Elini Elif’in saçlarına götürdü, bir tutamı kulağının arkasına yerleştirdi. Dokunuşu tenini yakıyordu. "Cem, istediği şeyi almak için her şeyi yapar Elif. Beni on yıl uzağa gönderen de, seni bu eve hapseden de onun hırsıydı. Ama bak... Döndüm. Ve bu sefer not bırakmayacağım." Elif geri çekilmeye çalıştı ama sırtı çalışma masasına dayandı. Aras’ın elleri masanın iki yanına yerleşti, onu hapsetti. "Benden ne istiyorsun?" diye fısıldadı Elif. "Gerçeği," dedi Aras. "Gözlerimin içine bak ve beni sevmediğini söyle. On yıl boyunca bir an bile beni düşünmediğini, Cem’in kollarındayken benim adımı sayıklamadığını söyle. Eğer bunu yaparsan, şu kapıdan çıkar giderim ve bir daha yüzümü görmezsin." Elif dudaklarını araladı. Yalan söylemek zorundaydı. Kendi güvenliği, Cem’in huzuru ve bu sahte düzenin devamı için "Seni sevmiyorum" demeliydi. Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Aras’ın gözlerindeki o derin hüzün ve tutku, Elif’in tüm savunma duvarlarını bir balyoz gibi dövüyordu. Tam o sırada Elif’in telefonu masanın üzerinde titredi. Ekranda "Kocam Arıyor" yazısı belirdi. Cihazın mekanik sesi, atölyenin içindeki o yoğun büyüden bir bıçak gibi geçti. Elif, kendine gelerek Aras’ı hafifçe itti. Elleri titreyerek telefonu açtı. "Efendim Cem?" "Elif, canım. Aras yanında mı? Ofisten ayrılmış, ona ulaşamıyorum. Senin atölyenin yerini sormuştu sabah, belki uğrar diye düşündüm." Elif, karşısında duran ve onu avını izleyen bir yırtıcı gibi süzmeye devam eden Aras’a baktı. Göz göze geldiler. Aras, "Söyle hadi" der gibi bakıyordu. "Hayır Cem," dedi Elif, sesi bir kağıt gibi inceydi. "Burada değil. Uğramadı. Belki biraz şehri dolaşmak istemiştir." "Anladım," dedi Cem, sesinde hafif bir şüphe tınısı vardı. "Neyse, akşam görüşürüz o zaman. Seni seviyorum." "Ben de..." dedi Elif ve telefonu kapattı. Aras, hafifçe gülümsedi. "İlk yalanını söyledin Elif. Hem de en yakın dostuna, kocana. Bu yalan sadece benim için miydi, yoksa bizi korumak için mi?" "Git Aras. Lütfen git." Aras ceketini düzeltti ve kapıya doğru yöneldi. Tam çıkacakken durdu ve arkasına bakmadan konuştu: "O notun arkasına bakmadığın için on yıl kaybettik. Bu sefer önündeki gerçeklere bakmayı dene. Yarın akşam Cem’in vereceği o büyük davette, üzerinde o lacivert elbiseyi değil, kırmızı olanı görmek istiyorum. O gece garezine giyeceğin o elbiseyi..." Kapı kapandı. Atölyenin içindeki hava birden soğudu. Elif, bacaklarının bağı çözülmüşçesine sandalyesine çöktü. İlk yalanını söylemişti. Ve bu yalanın, hayatını yıkacak olan o devasa çığ silsilesinin sadece ilk kar tanesi olduğunu biliyordu. Akşam: Villa Cem eve geldiğinde her zamankinden daha durgundu. Yemekte çok az konuştu. Elif, onun bir şeylerden şüphelendiğini düşünüp korkuya kapıldı. Ancak Cem’in zihni başka bir yerdeki bir "düşmanla" meşguldü. "Aras bugün biraz tuhaftı," dedi Cem, şarabını yudumlarken. "Toplantının ortasında çıktı gitti. Sonra akşamüstü geri geldiğinde sanki... Sanki bir zafer kazanmış gibi bakıyordu. Onu tanırım, bir şeyi ele geçirdiğinde böyle bakar." Elif, tabağındaki yemeği kurcalarken sordu: "Belki de İstanbul’a dönmek ona iyi gelmiştir." "Belki," dedi Cem, gözlerini Elif’e dikerek. "Ama biliyor musun Elif, Aras tehlikeli bir adamdır. İstediği şeyi almak için yakıp yıkmaktan çekinmez. Onu yanımda tutuyorum çünkü dışarıda bir düşman olmasından daha güvenli." Elif yutkundu. Cem’in bu stratejik zekası onu her zaman korkutmuştu. Cem, dostlarını yakın tutardı ama düşmanlarını daha da yakın. Peki ya dostu ve düşmanı aynı kişi olursa? Gece yatakta, Cem uyuduktan sonra Elif gizlice kalktı. Giyinme odasına gitti. Dolabın en arkasında, kutusundan bile çıkarılmamış, on yıl önce Aras ile kaçacağı gece için aldığı o kırmızı ipek elbiseyi buldu. Elbise hala oradaydı. Geçmişin, ihanetin ve bastırılmış arzuların bir simgesi gibi karanlıkta parlıyordu. Elif, elbiseye dokundu. İpek kumaş parmaklarının ucunda bir yılan gibi kaydı. Aras onu giymesini istemişti. Bu bir davetti. Bir savaşa, bir yıkıma, belki de bir kurtuluşa davet. Elif, o gece aynanın karşısında kırmızı elbiseyi üzerine tuttu. Kendi yansımasında gördüğü kadın, artık Cem’in o itaatkar karısı değildi. Gözlerinde, Aras’ın bahsettiği o yangının kıvılcımları vardı. Yasak aşkın ilk tohumları, yalanlarla sulanmıştı. Şimdi ise bu tohumların kanla mı yoksa gözyaşıyla mı büyüyeceğine karar verme zamanı geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD