Şehrin üzerine çöken akşam karanlığı, bu gece her zamankinden daha yoğun, daha tekinsizdi. Cem’in holdingin ellinci yılı onuruna düzenlediği büyük davet, İstanbul sosyetesinin ve iş dünyasının devlerini bir araya getirecekti. Villanın her köşesinde hummalı bir hazırlık vardı. Çiçekçiler, garsonlar, güvenlik ekipleri... Her şey Cem’in o sarsılmaz gücünü simgelemek üzere kusursuzca organize edilmişti. Ancak bu görkemli dekorun içinde, Elif’in ruhu sessiz bir enkaz gibiydi.
Giyinme odasının ortasında, yatağın üzerine serilmiş o kırmızı elbise duruyordu. Aras’ın on yıl önce "kaçarken giy" dediği, dün ise "giymeni istiyorum" diye emrettiği o elbise. Kumaşı, odadaki loş ışıkta taze bir kan lekesi gibi parlıyordu. Elif aynaya baktı. Gözlerinin altındaki yorgunluğu kapatmak için her zamankinden daha ağır bir makyaj yapmıştı. Elleri titreyerek elbisenin fermuarını çekti. İpek kumaş vücudunu bir sarmaşık gibi sardı. Bu elbise sadece bir kıyafet değildi; bu bir ilandı. Cem’e karşı işlenmiş bir suç, Aras’a verilmiş bir sözdü.
Aşağıdan Cem’in sesi yükseldi: "Elif! Hazır mısın? Misafirler gelmeye başladı."
Elif son kez aynaya baktı. Kırmızı rujunu tazeledi. Aynadaki kadın yabancıydı. Bu kadın, sekiz yıldır Cem’in yanında sessizce oturan restoratör değildi. Bu kadın, her şeyi yakmaya hazır bir kundakçıydı.
Aşağı indiğinde, merdivenlerin başında Cem duruyordu. Elif’i gördüğü an bakışları dondu. Cem’in gözlerinde hayranlıktan çok, bir şaşkınlık ve tanımlayamadığı bir rahatsızlık belirdi. Elif genellikle pastel tonlar, vakur ve göze çarpmayan kıyafetler seçerdi. Bu kırmızı, Cem’in kurduğu o steril dünyada bir çığlık gibiydi.
"Elif..." dedi Cem, yanına gelip onu süzerek. "Çok... Farklı olmuşsun. Bu elbiseyi daha önce hiç görmemiştim."
"Eski bir parça," dedi Elif, sesi buz gibiydi. "Sadece bu akşam farklı hissetmek istedim."
Cem, onun belini her zamanki sahiplenici tavrıyla kavradı. "Fazla dikkat çekicisin. Ama sorun değil, bu gece benim gecem. Senin bu kadar güzel olman benim başarımı tamamlıyor."
Kapılar açıldı ve davetliler akın etmeye başladı. Şampanya kadehleri tokuşturuluyor, sahte gülümsemeler havada uçuşuyordu. Elif, bir robot gibi Cem’in yanında duruyor, tebrikleri kabul ediyordu. Ancak gözleri sürekli kapıdaydı. Onu bekliyordu. Hem gelmesinden korkuyor hem de gelmezse kalbinin duracağını hissediyordu.
Ve sonra, kapıda belirdi.
Aras, siyah bir smokin içinde, tüm o kalabalığın arasından sıyrılarak içeri girdi. Bakışları kimseye değmeden, bir pusula ibresi gibi doğrudan Elif’e yöneldi. Elif’in üzerindeki kırmızıyı gördüğü an, Aras’ın dudak kenarında çok hafif, sadece Elif’in anlayabileceği bir zafer gülümsemesi belirdi.
"Aras! Hoş geldin kardeşim," dedi Cem, elini Aras’ın omzuna koyarak. "Geç kaldın."
"Yolumu kaybettim Cem," dedi Aras, gözlerini Elif’ten bir saniye bile ayırmadan. "Ama sonunda varmam gereken yere ulaştım."
Cem, ikisi arasındaki o yoğun havayı hala tam olarak anlamlandıramıyordu. Ya da anlamak istemiyordu. "Bak, karım nasıl olmuş? Bu gece tüm gözlerin onun üzerinde olmasını istedi sanırım."
Aras, Elif’e bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Elif onun kullandığı tütün ve kehribar karışımı kokuyu tekrar duydu. On yıl önceki o veda gecesinin kokusuydu bu.
"Kırmızı," dedi Aras, sesi derinden gelerek. "Tehlikenin, tutkunun ve... İhanetin rengidir. Çok yakışmış Elif. Tam da beklediğim gibi."
Elif yutkundu. "Teşekkür ederim."
Gecenin ilerleyen saatlerinde, orkestra yavaş bir parça çalmaya başladı. Cem, bir iş ortağıyla hararetli bir görüşmeye dalmıştı. Aras, fırsatı değerlendirip Elif’in yanına sokuldu.
"Bu dansı bana borçlusun," dedi Aras.
"Burada olmaz Aras, herkes bize bakıyor," diye fısıldadı Elif, panikle etrafı süzerek.
"Baksınlar. Bırak, senin kime ait olduğunu değil, kimin için yandığını görsünler."
Aras, Elif’in itiraz etmesine fırsat vermeden elini tuttu ve onu dans pistine çekti. Elif, Aras’ın elini belinde hissettiği an nefesinin kesildiğini sandı. On yıldır dokunulmamış, mühürlenmiş bir kapı büyük bir gürültüyle açılmıştı sanki. Aras onu kendine o kadar sert çekti ki, vücutları tamamen birleşti.
"Delilik bu," dedi Elif, başını Aras’ın omzuna gömmemek için direnerek. "Cem bizi izliyor."
"Cem, rakamları izliyor Elif. Cem, senin ruhunu hiçbir zaman görmedi. Eğer görmüş olsaydı, senin bu kırmızı elbisenin içinde bir yangın olduğunu bilirdi. O seni bir heykel sanıyor. Ama ben... Ben senin içindeki fırtınayı biliyorum."
"Neden yaptın Aras?" diye sordu Elif hıçkırıklarını tutmaya çalışarak. "O not... Neden arkasına yazdın o yazıyı? Neden o zaman beni alıp gitmedin?"
"Seni alıp gitmek istedim," dedi Aras, sesi acıyla kısılarak. "Ama Cem... O gece bana geldi. Senin ondan hamile olduğunu, evleneceğinizi söyledi. Bana gitmem için yalvardı. 'Eğer kalırsan Elif’in hayatını mahvedersin, o bir çocuk bekliyor' dedi."
Elif aniden durdu. Dans pistinin ortasında, müziğin ritminden koptu. Dünya dönmeyi bıraktı. "Ne? Hamile mi? Ben asla... Aras, ben asla hamile kalmadım. Cem bunu sana nasıl söyler?"
Aras’ın gözleri şimşek çakar gibi parladı. "Bana yalan söyledi... Seni benden koparmak için en büyük yalanı söyledi. Ve ben, sırf sen ve bebeğin huzurlu bir hayat yaşayın diye, kalbimi bu şehirde gömüp gittim."
Elif’in dizlerinin bağı çözüldü. Aras onu sıkıca tutmasa yere yığılacaktı. Cem, on yıl önce hayatlarını bir yalan üzerine inşa etmişti. Elif’e Aras’ın onu terk ettiğini söylemiş, Aras’a ise Elif’in başkasından çocuk beklediğini... Bu bir aşk hikayesi değil, profesyonelce kurgulanmış bir cinayetti. Ruhların cinayeti.
O sırada Cem, elinde bir kadehle yanlarına geldi. Yüzünde tuhaf, rahatsız edici bir gülümseme vardı. "Dansınız bittiyse, karımı biraz ödünç alabilir miyim Aras? Misafirlerimize veda etmemiz gerekiyor."
Aras, Elif’in elini bırakırken Cem’in gözlerinin içine baktı. Ama bu kez bakışlarında dostluk yoktu; saf, katıksız bir nefret vardı. Cem ise bu nefreti görmüş, ama zafer kazanmış bir komutan edasıyla omuz silkmişti.
Davet sona erdiğinde, ev tekrar o sessiz ve karanlık haline döndü. Cem, yatak odasında ceketini çıkarırken aynadan Elif’i izliyordu. Elif, makyaj masasında oturmuş, boşluğa bakıyordu.
"Aras’la ne konuştunuz bu kadar?" dedi Cem, sesi her zamankinden daha alçak ve tehditkardı.
"Eskilerden," dedi Elif ruhsuzca. "Sadece eski anılar."
Cem yaklaştı, Elif’in arkasında durdu. Ellerini onun boynuna doladı. Aynadaki yansımada, Cem’in elleri Elif’i boğacakmış gibi duruyordu. "Eski anılar bazen can yakar Elif. Aras’ın geri dönmesi seni heyecanlandırdı, farkındayım. Ama unutma... Sen benimsin. Seni o çukurdan ben çıkardım. Seni ben inşa ettim."
"Beni inşa etmedin Cem," dedi Elif aniden ayağa kalkarak. "Beni yıktın. Üzerime bu evi, bu hayatı inşa ettin."
Cem’in suratına sert bir tokat yemiş gibi bir ifade oturdu. "Ne demek bu?"
"Aras’a ne söyledin on yıl önce? Neden gitti o? Hamilelik yalanını nasıl uydurdun?"
Oda bir anda buz kesti. Cem’in gözlerindeki o kibar adam maskesi düştü ve yerine karanlık, hesapçı bir yüz geldi. Cem geri adım atmadı. Aksine, bir adım daha yaklaştı.
"Seni korumak için yaptım," dedi Cem soğukkanlılıkla. "O bir serseriydi Elif. Seni mahvedecekti. Ben sana bir krallık verdim. Seni sevdim! Eğer o yalanı söylemeseydim, şu an bir gecekonduda sefalet içinde olacaktın."
"Ben sefalet içinde olmayı, seninle bu yalanın içinde olmaya tercih ederdim!" diye bağırdı Elif.
Cem, Elif’in çenesini sertçe kavradı. "Artık çok geç. Sekiz yıldır bu yalanın içindesin ve bundan çıkışın yok. Aras buraya iş için geldi ve işi bittiğinde yine gidecek. Sen ise burada kalacaksın. Benim yanımda. Benim dizimin dibinde."
Cem odayı terk edip kapıyı çarptığında, Elif yere çöktü. Kırmızı elbisesi etrafına yayıldı. Artık her şeyi biliyordu. Hayatı bir hapishaneydi ve gardiyanı, sevdiği adamı ondan çalan kişiydi.
O gece Elif, telefonunu eline aldı. Gizli bir numaradan gelen tek bir mesaj vardı:
"Bahçedeki eski müştemilatın anahtarı saksının altında. Gel. Gerçeklerin geri kalanını anlatacağım."
Gönderen Aras’tı.
Elif, üzerinde hala o kan kırmızısı elbiseyle, kocasının uyumasını beklemeden, yağmurun altına, karanlığa doğru ilk adımını attı. Bu adım, geri dönüşü olmayan bir yolun, yasak bir vuslatın ve büyük bir yıkımın başlangıcıydı.