Gece, İstanbul’un üzerine simsiyah bir mürekkep gibi yayılmıştı. Gökyüzü, sanki Elif’in ruhundaki fırtınayı kıskanmışçasına gürlüyor, şimşekler Boğaz’ın karanlık sularını anlık parlamalarla aydınlatıyordu. Elif, üzerinde o kan kırmızısı elbisesiyle, çıplak ayaklarını villanın soğuk mermerlerine basarak ilerledi. Her adımında, Cem’in odayı kaplayan düzenli nefes alışlarını arkasında bırakıyordu. Kalbi, göğüs kafesini parçalamak isteyen hırçın bir kuş gibi çarpıyordu.
Müştemilata giden arka bahçe yolu, devasa çam ağaçlarının gölgesinde kalmıştı. Yağmur damlaları ipek elbisesine değdikçe, kumaş tenine yapışıyor, onu daha da ağırlaştırıyordu. Ama Elif hissetmiyordu. Ne soğuğu, ne ıslaklığı... Zihninde sadece tek bir cümle yankılanıyordu: "Seni korumak için yalan söyledim." Cem’in bu cümlesi, sekiz yıllık evliliklerinin üzerine inşa edildiği o sahte kutsallığı yerle bir etmişti.
Saksının altındaki paslı anahtarı bulduğunda elleri o kadar çok titriyordu ki, kilidi açması dakikalar sürdü. Kapı, acı dolu bir gıcırtıyla açıldı. İçerisi karanlıktı; sadece tek bir mumun titrek ışığı, tozlu mobilyaların üzerine zayıf gölgeler düşürüyordu.
"Geleceğini biliyordum," dedi bir ses karanlığın içinden.
Aras, pencerenin kenarında durmuş, dışarıdaki fırtınayı izliyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Elif kapıyı arkasından kapattı ve öylece durdu. Aras yavaşça ona doğru döndü. Elif’in sırılsıklam halini, dağılmış saçlarını ve o perişan ama kararlı bakışlarını gördüğünde, aralarındaki o on yıllık uçurum bir anda yok oldu.
"Bana her şeyi anlat," dedi Elif, sesi yağmurun sesine karışırken. "Tek bir kelimeyi bile atlamadan. Cem sana tam olarak ne dedi? Sen nasıl olur da ona inanıp beni burada, onun ellerinde bırakırsın?"
Aras, Elif’e doğru birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, odadaki havanın sıcaklığı sanki on derece birden arttı. "O gece... Londra uçağına binmeden hemen önce, Cem gara geldi. Yüzünde o sahte dostluk maskesi vardı. Elindeki bir hastane raporunu gösterdi bana. Senin adın yazıyordu. 'Elif hamile' dedi. 'Eğer onu şimdi götürürsen, bu stresi kaldıramaz. Onu gerçekten seviyorsan, onun ve bebeğin huzuru için gitmelisin' dedi. Öyle bir ağladı ki Elif... Onu kardeşim sanıyordum. Bir insanın bu kadar büyük, bu kadar alçakça bir senaryo yazabileceği aklımın ucundan geçmedi."
Elif, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti ve eski bir koltuğun kenarına tutundu. "O rapor... Muhtemelen sahteydi. O dönemde bir mide rahatsızlığı yaşamıştım, beni doktora o götürmüştü. Demek her şeyi o zaman planlamış."
Aras, Elif’in çenesini nazikçe kavradı ve başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde, Elif o bakışlarda on yılın birikmiş özlemini, öfkesini ve dinmeyen aşkını gördü. "Ben senin için gittim Elif. Seni kaybetmeyi göze aldım, yeter ki sen mutlu ol diye. Ama döndüğümde gördüğüm şey... Mutlu bir kadın değil, yaşayan bir ölüydü. Cem seni sevmemiş. O seni fethetmiş."
"Peki şimdi ne olacak?" diye fısıldadı Elif. "Öğrendik işte. Her şey bir yalanmış. Ama bu yalanın içinde geçen sekiz yılımı kim geri verecek bana?"
Aras, elini Elif’in sırılsıklam olmuş saçlarında gezdirdi. "Kimse geri veremez. Ama geleceği kurtarabiliriz. Bu gece Elif... Bu gece bu evden benimle çıkarsan, bir daha asla arkana bakmayacaksın. Cem’in gücü, parası, holdingi... Hiçbiri seni benden alamaz."
Elif bir an duraksadı. Dışarıda, villanın ışıklarından biri yandı. Cem uyanmış olabilir miydi? Eğer yakalanırlarsa, Cem’in neler yapabileceğini biliyordu. Cem, kaybetmeyi bilmeyen bir adamdı. Hele ki en değerli "parçasını" bir başkasına, özellikle de Aras’a kaptırmayı asla kabul etmezdi.
"Korkuyorum Aras," dedi Elif. "Cem bizi asla bırakmaz. O bir gölge gibi takip eder bizi."
"Bırakmasın," dedi Aras, sesi bir yemin kadar kararlıydı. "Ben artık kaçmıyorum. On yıl önce kaçtım ve hayatımın en büyük hatasını yaptım. Şimdi o gölgeyle savaşmaya hazırım."
Aras, Elif’i kendine doğru çekti ve dudaklarını onunkilerle birleştirdi. Bu öpücükte sadece tutku yoktu; bir başkaldırı, bir intikam ve on yıllık bir hıçkırığın susuşu vardı. Elif, kollarını Aras’ın boynuna dolarken, içindeki o sekiz yıllık buz kütlesinin eridiğini hissetti. Yasaktı, günahtı, ihanetti... Ama hayatında ilk kez, her şey bu kadar doğru geliyordu.
Aynı dakikalarda, ana villanın yatak odasında Cem, elinde boş bir kadehle pencereden dışarı bakıyordu. Yatağın Elif’e ait olan tarafı boş ve soğuktu. Cem, karısının evde olmadığını, o kırmızı elbiseyle karanlığa karıştığını fark ettiğinde şaşırmamıştı. Aksine, beklediği an gelmişti.
Cem, yavaşça çalışma masasına oturdu ve çekmeceden küçük bir uzaktan kumanda çıkardı. Bahçedeki tüm güvenlik kameralarının görüntüsü önündeki ekrana düştü. Müştemilatın kapısının önündeki ıslak ayak izlerini gördüğünde yüzünde çarpık, karanlık bir gülümseme belirdi.
"Demek oradasınız," diye mırıldandı kendi kendine. "Demek on yıl sonra yine aynı hata."
Cem, Aras’ın geri dönüşünden beri bu anı planlıyordu. Onların birbirine çekileceğini biliyordu. Hatta o kırmızı elbiseyi Elif’in göreceği yere bizzat o koymuştu. Elif’in vicdan azabı çekmesini değil, hata yapmasını istiyordu. Çünkü ancak hata yapan bir insanı tamamen dize getirebilirdi.
Telefonunu eline aldı ve bir numara çevirdi. "Hazırlanın," dedi karşı taraftaki sese. "Misafirimiz ve karım birazdan çıkış yapacaklar. Onları limandaki depoya getirin. Aras’a küçük bir veda hediyesi hazırladım."
Cem, masanın üzerindeki bir fotoğraf karesine baktı. Üçünün, üniversite yıllarında çekilmiş bir fotoğrafıydı. Elif ortada, iki yanında Cem ve Aras. Cem, parmağıyla Aras’ın yüzünün üzerini çizdi. "Bazı bağlar sadece kanla kopar Aras. Sen benim olanı almaya çalıştın. Ben ise senin olanı, ruhunu yok edeceğim."
Müştemilatta ise zaman durmuştu. Aras ve Elif, dünyanın geri kalanından kopmuş bir halde, birbirlerinin sıcaklığında kaybolmuşlardı. Elif, Aras’ın göğsüne başını yaslamış, dışarıdaki yağmurun ritmini dinliyordu.
"Hemen gitmeliyiz," dedi Aras, Elif’in saçlarını öperek. "Hava aydınlanmadan sınır dışına çıkacak bir teknem hazır. İtalya’ya, her şeye en baştan başlayabileceğimiz o yere gideceğiz."
Elif başını kaldırdı. "Ya Cem? O bizi bulur Aras. Onun kolları çok uzun."
"Cem şu an zafer kazandığını sanıyor," dedi Aras. "Ama benim Londra’daki tüm mal varlığımı holdingine aktaracağı yalanıyla onu oyaladım. Aslında tüm o parayı, onun hesaplarını çökertecek bir yazılıma yatırdım. Yarın sabah uyandığında sadece karısını değil, imparatorluğunu da kaybetmiş olacak."
Elif şaşkınlıkla Aras’a baktı. Bu sadece bir aşk kaçışı değil, büyük bir operasyondu. Aras, Cem’i en hassas yerinden, gücünden vurmaya hazırlanmıştı.
"Haydi," dedi Aras, Elif’in elini sıkıca tutarak. "Vakit daralıyor."
Kapıyı sessizce açtılar. Bahçedeki yağmur biraz dinmişti ama yerini yoğun bir sise bırakmıştı. Elif arkasına, sekiz yılını geçirdiği o devasa villaya baktı. O ev artık onun için sadece bir mezar taşıydı. Önündeki karanlık ise, ne kadar tehlikeli olursa olsun, tek kurtuluşuydu.
Bahçe kapısına doğru gizlice ilerlerken, aniden bahçenin tüm projektörleri aynı anda yandı. Gözleri kör eden beyaz bir ışık her yeri kapladı.
"Nereye böyle?"
Cem’in sesi, hoparlörlerden geliyormuşçasına tüm bahçede yankılandı. Elif ve Aras oldukları yerde çakılı kaldılar. Etraflarını aniden siyah kıyafetli, eli silahlı dört adam sardı.
Cem, villanın balkonunda belirdi. Elinde bir kadeh şarapla aşağıya, adeta bir tiyatro oyununu izlermiş gibi bakıyordu.
"Gerçekten bu kadar kolay olacağını mı sandınız?" dedi Cem, sesi ürkütücü bir sakinlikteydi. "Aras, senin o küçük yazılım operasyonundan haberim olmadığını mı sanıyordun? Senin her adımını, her nefesini izledim. Elif’in o elbiseyi giyip yanına geleceğini ben kurguladım."
Elif, Aras’ın arkasına çekildi. "Cem, lütfen... Bırak gidelim. Her şeyi al, her şey senin olsun!"
Cem kahkaha attı, ama bu seste neşe yoktu. "Her şey zaten benim Elif! Sen benimsin, bu topraklar benim, bu hava benim! Aras... Aras ise sadece bir parazit. On yıl önce onu uzaklaştırdım ama dersini almamış. Bu sefer daha kalıcı bir çözüm bulmam gerekecek."
Aras, Elif’in elini daha sıkı tuttu ve bir adım öne çıktı. "Cem, mesele seninle benim aramda. Elif’i bırak. O hiçbir şey yapmadı."
"O ihanet etti Aras!" diye kükredi Cem, balkonun demirlerini sıkarak. "Benim ona sunduğum hayatı, benim ona verdiğim soyadını kirletti! Ve bunun bedeli... Bunun bedeli ikiniz için de çok ağır olacak."
Cem elini kaldırdı ve küçük bir işaret yaptı. Adamlar silahlara hamle yaparken, Aras çevik bir hareketle Elif’i yere doğru itti ve adamların üzerine atıldı. O an bahçe bir savaş alanına döndü. Elif’in çığlıkları, patlayan silah sesleri ve gök gürültüsü birbirine karıştı.
Elif yerden kalkmaya çalışırken, bir elin kolunu sertçe kavradığını hissetti. Bu Cem’di. Balkondan nasıl bu kadar hızlı inmişti? Gözleri nefretle ve delilikle parlıyordu.
"Gel buraya!" dedi Cem, Elif’i sürükleyerek. "Seni bu pisliğin içinden ben çıkardım, yine ben gömeceğim!"
"Bırak beni!" diye bağırdı Elif, Cem’in elini tırmalayarak.
O sırada bir silah sesi daha yankılandı. Ama bu seferki daha yakındandı. Aras, adamlardan birini etkisiz hale getirmiş ve silahını ele geçirmişti. Silahın namlusu doğrudan Cem’e dönüktü.
"Onu bırak Cem," dedi Aras, nefes nefese. "Yoksa bu gece burada sadece bir kişi ölmeyecek."
Üçü, bahçenin ortasında, o beyaz ışıkların altında bir üçgen oluşturdular. Cem, Elif’i kalkan gibi önünde tutuyor, Aras ise silahıyla titremeyen bir elle bekliyordu. Yağmur yeniden hızlanmıştı. Kan, yağmur suyuyla birleşip toprağa sızıyordu.
Yasak bir aşkın bedeli ödenmeye başlıyordu. Ve bu gece, İstanbul’un gördüğü en büyük ihanet, ya bir özgürlükle ya da bir katliamla son bulacaktı.