Söylenmelerle mutfağa geçtiğimizde hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek sofraya oturmamızdan da belliydi bu. Ahmet, Oğuz'un saçlarını karıştırarak yanağına derin bir öpücük kondurup günaydın dedi ve kahvaltısına hızla başladı. Arada kolundaki saati kontrol ediyor ve ağzına bir şeyler tıkarak acele ediyordu. Acele etmesi açıkçası işime geliyordu çünkü kahvaltı sofrasında genelde kavga edesi tutar ve olur olmadık şeylerden sorun çıkartırdı. Öyle olmaması için sesimi çıkarmadan yavaş yavaş bir robot gibi yemeğimi yemeye devam ettim. Monitörsüz, 7d televizyondan üç boyutlu şekilde sofranın boş kısmında yansıyan televizyonun görüntüsü ile haberlere bakıyorduk. Televizyondaki her görüntü minyatür bir şekilde evimizin içinde yaşanıyormuş gibi ve televizyondaki insanlar sanki evdeymiş gibi hissettiriyordu ama alıştığımız için bu bize artık normal geliyordu.
2028 yılında dünya teknoloji devrimi gerçekleştirmiş ve birçok ülke birleşerek yeni bir düzen oluşturmuştu. Şu an dünyada bilinen iki ülke vardı ve eski ülke diye adlandırdığımız her toprak parçası birleşmişti. Eski isimler ve yönetim biçimleri değişerek çağ dışı damgası yemişti. Bizim ülkemiz eski Türkiye'nin batısındaki Ege denizinden başlıyor, tüm Asya kıtasını kapsıyordu. BAC ( Birleşmiş Asya Cumhuriyet'i) adı verilen yeni ülkemizde, yönetimde eski ülkelerden olmak üzere birer temsilci bulundurma zorunluluğu vardı. Her ülkenin temsilcisinin söz hakkı eşitti ve alınan yeni kararlar oylama ile yapılırdı. Dünyada ki tüm eski Türk ülkeleri için de bir temsilci mecliste vardı ve tam bir teknoloji karşıtıydı. Şu an haberlerde izlediğimiz görselde bununla ilgiliydi. Sanayide gemi gibi büyük araçların yapımı için büyük model bir robot üretilip kullanıma sunulmuştu. Zaten her yerde olan robotların günümüzde her işte kullanılması yaygındı. Sipariş verdiğimizde siparişimizi getiren kuryelerden birçok iş sektörüne kadar insan istihdamı sona ermiş, yerini yapay zekaya sahip robotlara devretmiştik.
Ancak geliştirilen bu yeni robot, diğerlerinden daha farklıydı; çok daha büyük, daha zeki, daha güçlü ve görüp görebileceğimiz son teknoloji ürünüydü. İsmi Saylob olarak belirlenmişti ve henüz geliştirilme aşamasında olduğu için tüm dünyada merak konusuydu.
Evlerde ve işlerde kullanılan robotların boyutu en fazla bir insan kadar uzundu. Kedi büyüklüğüne sahip robotlar, oyuncak kabul edilen daha minik robotlar, ev temizliğinde yardımcı robotlar ile yapay zeka tüm dünyada oldukça yaygındı. Öyle ki arabalarda vites sistemi kalkmış, yerini sürücüsüz yapay zekaya devretmişti. Bir taksi çağırdığımızda gelen arabada sürücü olmazdı ve tek yapmamız gereken navigasyona gideceğimiz konumu girmekti.
"Başkan sürekli sorun çıkartıyor" haberlere yorum yapan Ahmet'e kafamı sallayarak onayladım. Elindeki çatalı bırakan kocam, bana dönerek sert bir bakışla bakmaya başlayınca neyi yanlış yaptığımı sorgulamama engel olamadım.
"Sana bir şey söyledim adam yerine koyup cevap vermiyorsun" sesi alçak olsa da ses tonunu çok iyi bildiğim için derince yutkundum.
"Ağzımda lokma vardı sana kafamı salladım" mırıldanarak Oğuz'u yokladım ama gerilimi anlayamıyordu. Babasını gözünde ilahi bir yere koyduğu için ondan korkmuyor ve yanlış bir şey yapacağını düşünmüyordu. Ahmet, Oğuz'a çok güzel oynuyordu.
Ağzının içinden homurdanan Ahmet kahvaltısına geri dönünce tekrar derin bir nefes aldım ama yemek boğazıma kaçınca öksürmeye başladım. Ahmet, göz ucuyla bana bakarak yüzünü buruşturdu.
"Pekmez aldım eve siz için diye hiç kendine bakmayı bilmiyorsun. Pekmez iç Lina!" Sözleri itiraza mahal vermezcesine çıkınca yavaşça ayağa kalkıp mutfak dolabını açtım ve aldığı pekmezi elime aldım. Kaşık çıkartıp biraz kaşığa dökerek ağzıma aldım. Gerçekten pekmezden nefret ediyor ve kendimi çocuk gibi hissediyordum.
Kaşığı lavaboya koyacağım sıra Ahmet bakmadan "bir kaşık daha iç" dediğinde gözlerime akın eden gözyaşını zorlukla geri yolladım. O kadar psikolojim bozuktuki yaşanan bu basit olay bile bana acı veriyordu artık.
Dediğini yaptığımda kendimi toparlamak için kaşığı yıkamaya başladım. Zaman kazanıp yüzümü eski haline getirince tekrar masaya oturdum. Aynı anda Ahmet ayağa kalkıp bana hiç bakmadan oğlumun tabağında kalan bir parça salatalığı alıp Oğuz'un ağzına koydu.
"Hepsini ye ki güçlen. Annen gibi olma oğlum" Bana bir bakış atan Oğuz, gülümsediğimi görünce babasının espri yaptığını sanarak tebessüm etti. Ben tebessüm ediyordum ama bu acı bir tebessümdü.
"Baba akşam maçımı izlemeye geleceksin dimi?" Ahmet Oğuz'un ağzını peçeteyle nazikçe silerek alnına bir öpücük kondurdu.
"Sen banyo yapmadın mı?" Konuyu değiştirerek bana dönünce diken üzerinde oturuyormuş hissi tekrar geri geldi.
"Dün akşam yaptım baba."
"Güzel yıkanamamışsın" Aslında bu sözlerindeki laf yine banaydı. Bundan beni sorumlu tutuyordu ama Oğuz artık büyük bir çocuktu. Banyo sırasında girip onu yıkamıyordum. Bir şey söylemek istemediğim için susmayı tercih ettim, yine...
"Neyse, akşam geleceğim söz" Oğuz'u tekrar öperek bana döndü.
"Görüşürüz" Yan gözle söylediği söz ile ayağa kalktım.
"İyi toplantılar."
Ahmet evden çıktığında kapanan kapı sesiyle rahat bir nefes aldım. Gözlerimi kapatarak birkaç saniye kendime gelmeye çalıştım.
"Anne doydum kalkabilir miyim?" Oğuz'un sözleriyle gözlerimi açıp kocaman gülümsedim.
"Afiyet olsun meleğim. Servisin gelmek üzere okula geç kalmadan git."
Oğuz'u yolcu etmek için kapının önüne geldim ve ayakkabılarını giyerken onu izledim. Ayakkabılarını giyip kramponlarını çantasına koyunca yanıma gelerek sımsıkı sarıldı bana.
"Ben kaçtım" diyerek asansöre ilerledi. Oğuz gittiğinde kapıyı kapatarak arkasına yaslandım ve gözlerimi yine kapattım.
...
Bugün için Ahmet para bırakmıştı ve gidip alışveriş yapacaktım. Aslında herkes eve sipariş verse de kendi ellerimle sebzeleri seçmeyi severdim. Hem hep evde olduğum için markete gitmek bile bana iyi gelirdi. Mutfağı toparlayarak dolaptaki eski sebzeleri ayırdım ve güzelce temizledim. Böylece yeni alacaklarımı yerleştirmek için alan açmış oldum. Salonda uyusam da kıyafet dolabım yatak odasında olduğu için oraya ilerledim ve mavi kot pantolonla beyaz bir kısa kollu tişörtü çıkartıp üzerime giyindim. Siyah omuzdan bağlamalı çantamı da takarak içine telefonumu ve Ahmet'in bıraktığı alışveriş parasını koyarak evden çıktım.
***
Haziran ayının bunaltıcı sıcağından klimalı markete girdiğimde ensemdeki sarı saçlarım da tenime yapışmıştı. Doğal sarışındım ve saçlarımı hiç boyatmamıştım. Küçükken yurttaki erkek arkadaşlarım beni masaldan çıkmış prensese benzetirlerdi. Bal rengi gözlerim oldukça dikkat çekici ve hafif çekikti. Ahmet hep gözlerime aşık olduğunu söylerdi ve flört dönemimizde beni bu romantik halleriyle tavlamıştı.
Üniversitede son sınavımda C-719 askeri savunmada kullanılan uçağı başarıyla uçurduğumda, heyecandan kalbim yerinden çıkacak sanmıştım. Benim için hayatım böyle gecmeliydi ve hep havada olmalıydım. Uçağı indirip ayaklarım yere değdiğinde ise Ahmet'in gözlerinde saf gururu görmüştüm.
Akrobasi hareketlerine meraklı olduğum için hocalarımdan Tom'un tatlı siniri bile hoşuma giderdi. "Çok güzel yerlere geleceksin kızım doğuştan yeteneklisin. Ancak çok hızlı koşuyorsun, biraz ağırdan almalısın" derdi hep. Bir şeyler başarabilmenin mutluluğuyla söylediklerini ciddiye almazdım ve deli gibi çalışırdım. Her şeyi deneme hevesim sayesinde okulun gözde öğrencileri arasına girmiştim bile.
Ancak içimde her zaman bir aile sevgisi eksikliği vardı. İçimde kara delik gibi büyüyen bu özlem, beni bir asit gibi eritirdi. En mutlu olduğum ânlarda bile mutluluğumu gölgeleyip için için beni yerdi. Mezuniyette herkesin ailesi geldiğinde benim gelecek bir ailem yoktu ama o gün Ahmet gelmişti.
O gün tüm güvenimi kazanıp beni kendine bağladığı gündü.
Buruk gülümsememle arkadaşlarımın aileleriyle tanışıp konuştuğumda, başımdaki pilot şapkam ve göğsümün üzerindeki armama bakarak derince iç çekmiştim. Hiç beklemediğim Ahmet'in sesini duyana kadar kendimi yalnız hissetmiştim. Onu görünce sevinçten çığlık atarak ona sarılmıştım çünkü geleceğini bana söylememişti. "Seni böyle bir günde nasıl yalnız birakabilirdim?" dediğinde ise duyduğum minnetle dudaklarından ilk kez öpmüştüm.
Mezuniyet töreninden sonra birçok ünlü taşıma firmasından iş teklifi almıştım. Biliyordum ki en sevdiğim hocam Tom'un bunda parmağı vardı. Benim ilgi alanım özel yolcu uçaklarından çok savunma araçlarınaydı. Bunun için 2 senelik askeri eğitim almam gerekiyordu ve hedefim de buydu.
Mezuniyetten bir ay kadar sonra Askeri okula başvurduğumu Ahmet'e söylemiştim. O dönem Ahmet, şu anki işyerinde insan kaynakları müdürü olmak için terfi almıştı ve bana bunu bir sene ertelememi rica etmişti. Neden ertelemek istediğini anlamamamıştım çünkü o yaşımdaki saf Lina, Ahmet'e sonsuz güveniyordu. Birkaç hafta sonra ise sorumun cevabını ufak bir teknede almıştım.
Ahmet bana harika bir evlenme teklifi yapmıştı. Onu reddetmeyi asla düşünmemiştim, içimde asla bir şüphe yoktu.
Onu tüm kalbimle seviyordum, onu ailem olarak görüyordum. Kendi ailemi kurmak, ardından içimdeki aile özlemini gidermek istiyordum. Hocam Tom'un da dediği gibi; çok hızlı koşuyordum.
Askeri okulu bir sene ertelemeye karar vererek son hız düğün hazırlıklarına başladık. Ahmet beni ailesiyle tanıştırdığında çok sıcak karşılanmadım ama bu bile umurumda olmadı. Annesinin "kim olduğu belli olmayan bir kızla mı evleneceksin?" sözünü Ahmet'e söylerken duymuştum. Gururum incinse de Ahmet'in bana karşı nazik ve şefkatli davranışları yüzünden bu bile umurumda olmamıştı.
Nişanlılık dönemimizde Ahmet'in hâl ve hareketlerinde ufak değişmeler olmaya başlamıştı. Bazen anlık sinirlenir, siniri anında yumuşardı. Bazen küçük şeylerden kavga çıkartırdı ama yine kendini toparlayarak ardı sıra özür sözleriyle gönlümü alırdı. Evlilik yaklaştığı için duygu durumu değişiyor diye düşünüp kendimi bile suçladığım olurdu. "Seninle güzel bir hayat kurabilmek için çok çalışıyor ve strese giriyor Lina" diyerek kendi kendimi telkin ederdim çünkü Ahmet'in de bana savunduğu sözler, stres altında olduğu için anlık parladığı yönündeydi.
Evlilik sonrası, hamilelik dönemi, doğum sonrası derken; Ahmet'in siniri her geçen gün katlanarak arttı ve işin içinden çıkılamaz boyuta geldi. Evliliğimizin ilk yılında hamile kaldığım için de askeri okul hayalim yalan oldu.
Yine de içimde burukluk olsa dahi asla pişman değilim. Harika bir oğlum var ve bunun için ödemem gereken bedel buysa, seve sever ödedim...
"70 bacil" robot kasiyerin yüzündeki ekranda yazan tutarı sesli de dile getirmişti. Ses tonu bir kadın olsa da robotik konuşması oldukça sertti. Çantamdaki cüzdanımdan 100 bacil çıkartarak robot kasiyerin uzattığı geniş avucuna koydum. Kırmızı lazer benzeri ışınla parayı okuyan robot, para üstümü diğer eliyle bana geri uzatmıştı. Para üstümü ve poşeti elime alarak sıradan ve marketten çıktım.
Marketten çıktığım an yüzüme vuran sıcak hava adeta çölde olduğumu hissettiriyordu. Bir süre marketin önünde durarak havayı içime çektim ama sıcaktan ve hava kirliliğinden yüzümü buruşturdum. Gökyüzünde ardı ardına geçen jet sesleriyle, sokaktaki herkes gibi başımı gökyüzüne çevirdim ve havadaki araçlara özlemle baktım.
İnsansız jetler ile insanlı taşıtlar havada süzülüyordu. İnsansız jetleri askeriye savunmada kullanılan yeni geliştirilmiş motor yapısına sahipti ve şu sıralar benim hayranlığıma sahipti.
Onlardan birini kullanmayı o kadar isterdim ki...
Jetleri ardında bulut bırakarak gökyüzünde kaybolduğunda poşeti diğer elime alarak evime doğru yürümeye başladım. Bugün Conk bölgesi oldukça kalabalıktı.
Conk bölgesi bizim yaşadığımız yerin ismiydi. Burada yaşayan insanlar mütevazi bir yaşam alanına sahipti. Genelde komşularımız ve sokaktaki evlerde aileler yaşardı. Bekar insanlar çevre bölgelerimiz Frize ya da Kapk bölgelerini tercih ederlerdi. Purpa ise en geniş bölge olarak bilinir ve tam merkezde konumlanmıştı. Purpa bölgesinde yaşayan pek insan olmazdı çünkü o bölge iş ve sanayi alanıydı. Yine de toprak olarak en büyük alan Purpa'ydı. Bölgelerdeki tüm iş istihdamı Purpa'da yapılırdı; üretim, ihracat, ithalat, askeri merkez üstü gibi önemli görevleri vardı. Ahmet'in iş yeri de Purpa bölgesindeydi ve oraya gittiğinizde gökyüzünü neredeyse göremezdiniz. Bölgede her bina gökdelenden oluşuyordu.
Elin bölgesi ise daha dışta kalmış benim en sevdiğim bölgeydi. Orada yaşamayı çok isterdim. Evler en fazla 3 katlı, genelde müstakil ve site olarak bölünmüş bu bölge oldukça mutevazi ve nezihti. Önemli iş insanları ve elit kesimin yaşadığı bölgede yapay göller, yapay ormanlar ve parklar ile doğa harika bir şekilde ortaya çıkarılmıştı. Bölgenin her yeri çeşit ve renk bakımından zengin çiçeklerle donatılmıştı. Kokusu, havası bile farklıydı. Ahmet'in şirketinin ortaklık görüşmesi için o bölgede bir eve davet edilmiştik ve o gün hayranlıkla sokakları izlemiştim.
Eve yaklaştığım sıra sokakta insan sayısının arttığını gördüm. İnsanlar yuksek sesle birbiriyle konuşuyor ve elleri telefonlarında arama yapıyorlardı. Kaşlarımı çatarak adımlarımı yavaşlattım. Bir kavga falan mı oldu diye düşünerek etrafı izledim ancak insanlar telefonda bir şeye kızıyormuş gibiydiler. Devriye gezen robotlardan birini durdurup "Lina Koral" dedim ismimi söyleyerek. İletişim sistemin açılan robota sorumu soracağım sıra ekranı bir anda kapandı. Şaşkınlıkla robota bakarken bir arızası mı var acaba diye düşünüyordum. İki saniye sonra robot tekrar çalışır duruma gelip ekranındaki sarı ışık yandı. Tekrar ismimi söylediğimde, ışığın rengi yeşile dönerek iletişim mooduna geçti.
"Sokakta sıkıntı mı var neler oluyor?" Sorduğum soruyu birkaç saniye ölçen devriye yapay zeka konuşmaya başladı.
"Genel bir bölge problemi var sayın vatandaş. Uyduda yaşanan teknik bir arıza sebebiyle bölgelerde telefon hatları kesildi. Merak etmeyin birkaç dakikaya sorun çözülecek."
"Anladım teşekkürler" ışık tekrar sarıya döndüğünde robotun yanından uzaklaşıp çantamdaki telefonumu çıkarttım. Gerçekten de şebeke çekmiyordu ve insanlar şimdiden panik olmaya başlamıştı. Teknolojiye gerçekten de çok bağımlı hâle gelmiştik ve bu durum hep canımı sıksa da elimden bir sey gelmiyordu. Yine de olumlu açıdan kullanıldığı sürece yeniliklere açık bir insandım ki teknolojiyi ben de sonuna kadar kullanıyordum.
Şebekeden sinyal gelmese de rehberimdeki sanal asistanıma "Ahmet'i ara" diye komut verdiğimde, telefon ekranında arama görüntüsü belirdi. Ardından kapanan görüntü ile arama işlemi başarısız olmuştu. Telefonumu çantama atarak elimdeki poşetlerle eve doğru yürümeye devam ettim. Şebeke problemi bu zamana kadar görülmemiş bir olaydı ama yakında hallolurdu.
Eve geldiğimde kapıyı arkamdan kapatarak mutfağa doğru ilerledim. Poşetleri tezgahın üzerine koyarak buzluk ürünlerini hemen ayırıp buzdolabına yerleştirdim. Geri kalanı da halledip kendime kahve makinesinden bir kahve yaparak dinlenme molası verdim.