Dakikalar geçti. Kimse kımıldamadı, kimse fısıldaşmadı. Ferhat’ın o yırtıcı gülümsemesi bile yüzünde donup kalmıştı.
Ve sonunda... Kapı açıldı.
Öyle bir gürültüyle ya da şatafatla değil. Sadece hafif bir tıkırtı; ahşabın mermer üzerindeki o ince fısıltısı...
Ama odadaki herkes sanki bir silah patlamışçasına irkildi. Sırtlar dikleşti, nefesler tutuldu; her göz o kapıya kilitlendi. Sessizliğin içinde ayak sesleri yankılanmaya başladı. Ağır, ölçülü ve sarsılmaz... Mermer üzerinde tıkırdayan o pahalı deri ayakkabıların sesi her şeyi anlatıyordu. Her adımı kasıtlı, her adımı kendinden emindi. Acele etmesine gerek olmayan, kimseye bir şey ispatlama derdi gütmeyen birinin gelişiydi bu; gücü mutlak ve sorgulanamaz olan birinin...
Gözlerimi yerden kaldırmadım, o "itaatkar ganimet" rolüne devam ettim. Ama vücudumdaki her bir sinir ucu sanki elektriklenmişti; içgüdülerim sirenlerini çalıyordu. Tehlike. Güç. Ensemdeki tüyleri diken diken eden o yoğunluk...
Ayak sesleri durdu.
Mermerin üzerinde kayan bir sandalyenin gıcırtısı duyuldu; masanın başındaki o koltuk... Patron’un koltuğu... Bir kumaş hışırtısıyla biri oturdu, yerleşti. Sessizlik artık bir tel gibi gerilmişti; ha koptu ha kopacaktı.
"Yüzüme bakabilirsin."
Ses tanıdıktı. Derinden gelen, o kendine has aksanı olan ses... Otel odalarında kulağıma fısıldayan, beni altına aldığında gözlerinin içine bakmamı emreden, bana güzel, güçlü ve cesur olduğumu söyleyen o ses...
Hayır. Hayır, olamazdı.
Başımı yavaşça kaldırdım; göğsümde dehşet ve inkar feci bir savaşa tutuşmuştu.
Ve dünya o saniyede durdu.
O koltukta oturan, odayı o buz gibi otoritesiyle süzüp herkesi bakışlarıyla ezen adam... O’ydu.
Londra’daki o yabancı... Otel odalarındaki sığınağım... Daha on beş dakika önce beni babamın masasına yaslayıp kendi adımı bile unutturan o adam...
O kehribar gözler. O keskin elmacık kemikleri. O zalim ama kusursuz dudaklar... Mermerden yontulmuş gibi duran o yüzü çerçeveleyen koyu saçlar... Kusursuz dikimli siyah takım elbisesinin içine sığmayan o heybetli vücut...
Ama beni asıl yıkan gözleri oldu. Bana o tutkuyla, o açlıkla, neredeyse bir şefkatle bakan o kedi gözleri şimdi tamamen boş bakıyordu. Buz gibi, mutlak bir hiçlikle... Sanki bir yabancıymışım gibi. Sanki bana hiç dokunmamış gibi. Sanki on beş dakika önce nefes nefese onun ismini haykıran ben değilmişim gibi -gerçi adını hiç öğrenememişim ki, değil mi?
Nefesim kesildi. Kalbim durdu. Her şey durdu.
Masanın altında ellerimi yumruk yaptım; tırnaklarım etime geçti, avuçlarımı kanatana kadar sıktım. Çığlık atmamı, masanın üzerinden atılıp o yüzüne yapışmamı, bunun ne demek olduğunu haykırmamı engelleyen tek şey buydu.
Olamazdı. O, Patron olamazdı. O sadece bir yabancıydı, o sadece benim kaçış yolumdu...
Ama orada, o koltuk için doğmuş gibi oturuyordu. Güç, onun üzerine o pahalı takım elbise kadar rahat ve doğal oturmuştu. Tek bir hamle yapmasına gerek kalmadan tüm odaya hükmediyordu. Konsey, adaylar, aileler... Hepsi ona doğru eğilmişti; sanki güneşe dönen çiçekler ya da avcıya teslim olan avlar gibi...
Odayı ağır ağır, metodik bir şekilde süzdü. Bakışları altında daha da dikleşen Konsey üyelerini inceledi. Gözlerini kaçıran adayları süzdü. Korku ve hayranlık arası bir ifadeyle kendisini izleyen aile reislerine baktı. Bakışları benim üzerimden de geçti. Bir saniyenin binde biri kadar duraksadı; o kadar kısa bir andı ki hayal gördüğümü sandım. Sonra devam etti.
Sanki ben hiçbir şeymişim gibi. Sanki hiçbir anlamım yokmuş gibi. Sanki on beş dakika önce içimde değilmiş gibi...
Konuştuğunda, sesi sessizliğe bürünen salonda zahmetsiz bir otoriteyle yankılandı. Ve Türkçe konuştu. Kusursuz, aksansız, anadili olan Türkçeyle...
Benimleyken kullandığı o İngilizce yoktu. Kontrolünü kaybettiğinde fısıldadığı İtalyanca yoktu. Türkçe konuşuyordu. Benden sakladığı o dil, yalanlar okyanusundaki sadece ufak bir damlaydı.
"Tünaydın" Her kelimesi keskin ve ölçülüydü. "Bilmeyenleriniz için adım Devran Emir Romano. Bu bölgenin tek Patronu. Topraklarımda dönen her bir operasyon, her bir aile ve her bir ticari hamle benden sorulur. Konsey—" diyerek Rıza Bey ve diğerlerini işaret etti, "—benim otoritem altında çalışır. Benim irademi uygular, benim kararlarımı infaz ederler."
Gözlerini tekrar salonda gezdirdi, hâlâ benden özenle kaçırıyordu bakışlarını. "Bu odadaki her bir can bana hesap verir. Her operasyon benim onayımı gerektirir. Önem arz eden her karar, benim tarafımdan verilir ya da bozulur. Bu bir kibir gösterisi değil; dünyamızdaki güç dengesinin ta kendisidir."
Duraksadı; bu gerçeğin herkesin iliklerine işlemesine izin verdi. Kim ve ne olduğunu herkesin tam olarak anlamasını bekledi.
"Bugün burada, babası Kemal’in vasiyeti uyarınca Leyli Öztürk’ün eş seçimini ilan etmesi için toplandık. Konsey dört aday sundu; her biri babasının inşa ettiği imparatorluğun farklı bir kolunu temsil ediyor. Şimdi seçimini yapacak ve bu seçim bağlayıcı olacaktır."
Adımı, sanki hiçbir anlamı yokmuş gibi telaffuz etti. Sanki o ismi karanlıkta hiç fısıldamamış, içimde gömülüyken adımı hiç inlememiş, tenime bir dua gibi hiç solumamış gibi...
Devran Emir Romano. D.
Otel odalarında benimle sevişen o gizemli yabancı, İstanbul yeraltı dünyasının en güçlü adamıydı. Her şeyi yöneten adam... Benim kaderim de dahil. Ve biliyordu. En başından beri biliyordu. Her sohbetimiz, her dokunuşumuz, ona güvendiğim, sırlarımı ve korkularımı anlattığım her an; kim olduğunu çok iyi biliyordu. Ne olduğunu... Üzerimdeki gücünün ne kadar mutlak olduğunu... Her şey bir oyundan ibaretti ve beni kusursuz oynamıştı.
Şoku yırtıp geçen o yakıcı, keskin öfke damarlarımda patladı. Beni kullanmıştı. Beni manipüle etmişti. Bu kabusun dışında bir müttefiğim olduğunu, bir sığınağım olduğunu sanmamı sağlamıştı; oysa bu kabusun asıl mimarı oydu.
Rıza Bey boğazını temizleyerek ayağa kalktı. "Teşekkürler Don Romano. Konsey, teşrifinizden onur duyar." Bana döndü, ifadesini okumak imkansızdı.
"Leyli Hanım, onaylanmış dört adayla da görüştünüz. Miras alacağınız operasyonları yerinde incelediniz. Seçeneklerinizi tartmak için otuz gününüz vardı. Konsey şimdi soruyor: Kararınız nedir?"
Konuşmalıydım. Seçimimi ilan etmeli, benim için yazılmış olan bu senaryodaki rolümü oynamalıydım. Ama gözlerimi Devran’dan ayıramıyordum. Göğsümde yükselen o hiddeti dizginleyemiyordum; korkuyu, kafa karışıklığını ve ihaneti küle çevirecek kadar sıcak bir öfkeydi bu.
Nasıl bu kadar sakin oturabiliyordu? Nasıl bu kadar soğuk kanlı olabiliyordu? Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi... Sanki on beş dakika önce, babamın masasının üzerinde beni boşaltırken bana güzel olduğumu söyleyen o değilmiş gibi... İfadesi buzdu. Mutlak, aşılmaz bir buz... O kehribar gözlerde ne bir tanıma, ne bir tutku, ne de birbirimiz için bir anlam ifade ettiğimize dair en ufak bir emare vardı.
Belki de gerçekten bir anlamım yoktu. Belki de sadece tahtasındaki yerini değiştirdiği bir piyondan ibarettim.
Kaan Demir koltuğunda kıpırdanarak dikkatimi çekti. Arkasına yaslanmış, bir kolunu sandalyesine atmış, tamamen rahattı. Özgüven doluydu. Kazandığından emindi. Yediğimiz yemeğin, o yapay cazibesinin ve ortaklık vaatlerinin işi bitirdiğini sanıyordu.
Yanında Ferhat, fare bekleyen bir kedi gibi beni izliyordu. Atılmak için pusudaydı. Dilini dudaklarında gezdirdi; o kadar yırtıcı bir hareketti ki midem bulandı. Erdem her zamanki gibi hiçbir şey belli etmiyordu. Sadece bir heykel gibi oturuyor, muhtemelen kafasında kâr marjlarını hesaplıyordu.
Ve Arda... Sıkılmış gibi görünüyordu. Sanki bu tören onun seviyesinin altındaydı. Sanki burada takım elbise içinde medeniyet oyunu oynamaktansa, dışarıda birilerinin kemiklerini kırmayı tercih eder gibi bir hali vardı.
Seçeneklerim bunlardı. Bu dört adam. Pahalı takımların içine gizlenmiş canavarlar... Ben öyle sanmıştım. Ama şimdi beşinci bir seçenek vardı. Masanın başında oturan, yabancıymışız gibi davranan, bana o soğuk kehribar gözlerle bakan adam...
Ayağa kalktım. Damarlarımda akan adrenalin sayesinde bacaklarım şaşırtıcı derecede sabitti. Odadaki her bir göz üzerime kilitlendi.
"Kararımı verdim," dedim; sesim berrak ve güçlüydü. Kalbim göğüs kafesimi parçalamaya çalışsa da sesime yansıtmadım. Kaan hafifçe öne eğildi; yüzünde şimdiden zaferin parıltısı belirmişti. O kadar emindi ki kendinden...
Sırayla tüm adaylara baktım. Üzerlerinde düşündüğümü, tarttığımı sanmalarına izin verdim. Oysa Devran’ı o koltukta gördüğüm an kararımı zaten vermiştim.
Ferhat; o hayvani açlığıyla beni zihninde soyan adam... Erdem; o ölü gözleriyle beni sadece kârlı bir alım olarak gören adam... Arda; o dizginlediği şiddetiyle ellerimde kanımın nasıl duracağını hayal eden adam... Kaan; o sahte gülümsemesiyle ödülü kazandığından adı gibi emin olan adam...
Sonra Devran’a döndüm. Gerçekten baktım. Gözlerimdeki o hiddeti, her şeyi bildiğimi, anladığımı görmesine izin verdim. Söylediği her yalan, kurduğu her manipülasyon göğsümdeki o yangında yazılıydı. İfadesi değişmedi. Bir milim bile kıpırdamadı. Ama gözlerinde bir şeyler titredi. Bir temkin hali belki... Ya da bir merak. Oyunun nasıl biteceğini bildiğini sanıyordu. Tüm parçaları kusursuzca yerleştirdiğini...
Yanılıyordu.
"Evlenmeyi seçtiğim kişi..." Devran’ın bakışlarını yakaladım, o temkinli halinin bir anda tetikte bir dikkate dönüşünü izledim. "...Patron’dur. Devran Emir Romano."
O saniye, salonda mutlak bir sessizlik oldu. Tek bir nefes dahi duyulmadı.
Ve hemen ardından kıyamet koptu.
"NE?!" Kaan’ın sesi bir kırbaç gibi salonda patladı; sandalyesini geriye fırlatarak ayağa fırladı. Yüzündeki o bronz renk saniyeler içinde hastalıklı bir beyaza döndü. "Olamaz!"
"Bu imkansız!" Ferhat da ayaktaydı, ellerini masaya öyle bir vurdu ki ahşap çatırdadı. "Adaylar belirlenmişti! Dört aday! O dört kişiden birini seçmek zorunda!"
Konsey üyeleri birbirine girdi; bağırışıyor, kollarını havada sallıyorlardı. Rıza Bey düzeni sağlamaya çalışıyor ama sesi o devasa gürültüde kaybolup gidiyordu.
Ama ben gözlerimi Devran’dan bir an bile ayırmadım. O kusursuz, yalancı yüzünde birbiriyle savaşan duyguları izledim. Şok evet, gerçek bir şok; bu bana karanlık bir tatmin verdi. Sonra hesapçılık; zihni hızla ihtimalleri ve sonuçları tartmaya başladı. Ve sonunda... o gördüğüm saygı mıydı? Takdir mi?
Beni hafife almıştı. Uslu bir kız gibi kurallara göre oynayacağımı sanmıştı. Yanılmıştı.
"Vasiyetname açıkça diyordu—" Sesimi o kaosun üzerinde duyulacak kadar yükselttim, "—Konsey tarafından onaylanmış bir adayla evlenmek zorundayım. Doğru değil mi?"
Rıza Bey kontrolü ele almaya çalıştı. "Evet ama—"
"Peki, Konsey kimin otoritesi altında çalışıyor?" Bakışlarımı Devran’a diktim, meydan okuyuşumu herkesin görmesine izin verdim. "Konsey’in her kararını kim denetliyor?"
Söylediklerim herkesin zihninde yerini bulurken salon tekrar sessizliğe büründü. "Patron," dedi Selim Ağa ağır ağır; gözlerinde bir aydınlanma parıltısı belirdi.
"Tam olarak öyle." Gülümsedi; keskin ve buz gibi bir gülüştü bu. "Patron, Konsey’i denetler. Konsey adayları seçer. Dolayısıyla, mantık gereği Patron’un kendisi de en geçerli aday kabul edilmelidir. Sonuçta kendisini bizzat onaylamış sayılır."
"Bu saçmalık!" Kaan masayı devirecek gibi duruyordu. Tüm o cilalı cazibesi buharlaşmış, altındaki o şiddetli öfke ortaya çıkmıştı. "Patron evlenmez! Bunu herkes bilir! O daha önce hiç—"
"Hiç ne yapmadı?" diye ona döndüm; öfkesinden duyduğum zevk olması gerekenden fazlaydı. "Hiç evlenmedi mi? Bu onu uygun aday yapar. Konsey tarafından onaylanmadı mı? Konseyi zaten o yönetiyor. Benimle görüşmedi mi? Biz kendisiyle oldukça kapsamlı bir şekilde görüştük." Bu son kelimenin üzerinde, imalarla dolu bir şekilde durdum. "Tam olarak ne onu 'uygunsuz' kılıyor?"
Devran nihayet konuştu; sesi, tekrar yükselen tartışmaları bir bıçak gibi kesip attı. "Babanızın vasiyetine dair hayli cüretkar bir yorum."
"Yanlış mı peki?" diye meydan okudum, bakışlarımı hâlâ ondan kaçırmıyordum. "Vasiyetnamede sizi bu seçimin dışında tutan özel bir madde mi var? Dört adayın ismini tek tek mi zikrediyor, yoksa sadece Konsey onaylı seçeneklerden birini seçmem gerektiğini mi söylüyor?"
Sessizlik uzadı. Zihninin çalıştığını, az önce kurduğum o kapandan çıkış yolu aradığını görebiliyordum. Ama bulamazdı. Vasiyet, Konsey’e esneklik tanımak için özellikle ucu açık yazılmıştı. Adaylar uygunsuz çıkarsa değişiklik yapılabilsin diye... O esneklik şimdi onlara karşı çalışıyordu. Ona karşı...
"Beni açıkça devre dışı bırakan bir madde yok," dedi sonunda; sesi ölçülü ve temkinliydi.
"O halde sizi seçiyorum." Tüm öfkemi, uğradığım ihaneti ve can kırıklarımı bu kelimelere döktüm. O manipülasyonunun bedelini gözlerimde görmesini sağladım. "Yoksa seçimimi reddetmek mi istersiniz? Burada. Herkesin önünde. Ailelerin, Konsey’in ve bu törenin bağlayıcı olması için getirdiğiniz tüm o şahitlerin huzurunda..."
Ona meydan okuyordum. Sınırlarımı zorluyordum. Eğer beni reddederse, zayıf görünecekti. Kemal Öztürk’ün kızı tarafından mat edilmeyi kaldıramayan biri gibi... Durumun kontrolünü kaybetmiş bir lider gibi... Eğer kabul ederse; kendi piyonlarından biri aracılığıyla bana dayatmak istediği o sözleşmelere ve yükümlülüklere kendisi bağlanacaktı.
Her iki durumda da planlarını darmadağın etmiştim. Ona "oyun kurmak" yerine "tepki vermek" zorunda bırakmıştım onu. Beni çaresiz bırakmak için tasarlanmış bir durumda, kontrolün kırıntısını da olsa geri almıştım.
Odadaki her bir göz Devran’a döndü. Patron. Don. Her şeyi yöneten adam. O devasa masanın öbür ucundan bana bakarken ifadesi tamamen okunmaz haldeki o adam...
Sessizlik can yakıyordu. Kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Ensemden aşağı soğuk bir terin süzülüğünü hissediyordum. Dudaklarımı ısırmaktan gelen bakır tadı ağzımdaydı.
Beni reddedecekti. Reddetmek zorundaydı. Bu yaptığım delilikti; onu herkesin önünde küçük düşürmüştüm, o kusursuz kontrolünün sandığı kadar mükemmel olmadığını göstermiştim.
Koltuğunda geriye yaslandı. Yavaşça. Kasıtlı olarak. Bir elini kaldırdı, parmağıyla dudaklarına vurdu; beni sanki hayli ilginç bir satranç problemiymişim gibi inceliyordu. Bu hareket neredeyse umursamazdı. Lakayıt... Sanki az önce onun tıkır tıkır işleyen planlarını kaosa sürükleyen ben değilmişim gibi... Ama gözlerindeki o hesapçılığı gördüm. Açıları, sonuçları ve bedelleri saniyeler içinde tartan o zihni...
Ve sonunda... Sonunda gülümsedi. Küçük. Soğuk. Ölümcül. Avının dişleri olduğunu az önce fark etmiş bir yırtıcının gülümsemesiydi bu.
"Herhangi bir şeyi reddettiğimi..." dedi ağır ağır, sesi o sessiz odanın her bir köşesinde yankılandı, "...hatırlamıyorum."
Salon o an infilak etti. Bağrışan adaylar; kimisi öfke içinde, kimisi inanamayarak... Emsaller ve protokoller üzerine tartışmaya başlayan Konsey üyeleri... Bu kararın kendi ittifakları ve toprakları için ne anlama geldiğini anlamaya çalışan aile reisleri...
Ferhat öfkeden kıpkırmızı kesilmişti; kurallar ve usulsüzlükler hakkında haykırırken ağzından köpükler saçıyordu. Kaan’ın bakışları caniceydi; ellerini yumruk yapmıştı. Muhtemelen benim boğazımı sıkmayı hayal ediyordu. Erdem’in maskesi nihayet çatlamıştı; o ölü gözleri şok benzeri bir şeyle faltaşı gibi açılmıştı. Arda bile artık ilgiyle bakıyordu; sanki eğlenceli bir sahneye şahitlik etmiş gibi öne eğilmişti.
Ama ben onların hiçbirini görmüyordum. Kaosu, tartışmaları, öfkeyi duymuyordum. Sadece Devran’ı görüyordum. O da sadece beni.
Aramızdaki havada bir şeyler çatırdıyordu. Elektrikli, tehlikeli ve kaçınılmaz bir şeyler... Otel odalarında hissettiğim o çekimin, onun gerçekte kim olduğunu bilmenin getirdiği o ağırlıkla bin katına çıkmış hali...
Beni oynamıştı. Beni manipüle etmişti. Savunmasızlığımı bana karşı kullanmıştı. Ama ben az önce onu kendi oyununda yenmiştim. Oyununu başına yıkmıştım. Onu hiç beklemediği bir hamleye zorlamıştım. Gözlerindeki bakış, bunu bildiğini söylüyordu. Hatta buna saygı duyduğunu... Ve bundan nefret ettiğini.
Rıza Bey çaresizce düzeni sağlamaya çalışıyordu ama oda artık kontrol edilemez bir karmaşaya teslim olmuştu. İnsanlar ayağa kalkmış, gruplar halinde birbirlerine bağırıyorlardı. Ama Devran öylece oturdu. Hâlâ beni izleyerek. O küçük, tehlikeli gülümseme hâlâ dudaklarının kenarında asılı durarak...
"O halde," dedi sessizce ama sesi bir şekilde tüm gürültüyü aşıp bana ulaştı. "Görünüşe göre bir düğün planlamamız gerekecek."
Ve her şeye rağmen -ihanete, manipülasyona, ikimiz için de yarattığım o imkansız duruma rağmen- göğsümde vahşi bir tatmin duygusunun yandığını hissettim. Beni kontrol edebileceğini sanmıştı. Beni şekillendirebileceğini. Kullanabileceğini... Yanılmıştı.
Ben Kemal Öztürk’ün kızıydım. Ve az önce İstanbul yeraltı dünyasının en güçlü adamına savaş ilan etmiştim. Onu benimle evlenmeye zorlayarak.
Oyun artık değişmişti. Ve kimin kazanacağını artık ikimiz de bilmiyorduk.