"Kızım iyi misin..." Nurgül ablanın dürtüleriyle uyanırken kollarımla sımsıkı sardığım çerçeveyi elimden aldı. Beril'le beraber olduğum fotoğraftı bu.
Komodine geri koyarken bana döndü. "Bugün ölüm yıldönümü ama senin de doğum günün..."
Gözlerimi ovalayarak yatakta doğruldum. Örtüyü üzerimden çektim. "Benim doğum günüm diye bir şey yok abla."
İç çekişini duydum. Yatağı toplayarak arkama döndüğümde gürültüyle kapı aralandı. Yine o kadın gelmişti anlaşılan.
"Martina karısı geldi yine, gidelim de delallenmesin."
Başımı sallayarak onaylarken fotoğrafı yeniden elime aldım. Gülümseyerek yüzeyini okşadım, öpücük kondurdum.
Kapı aniden açıldığında Martina ile göz göze geldik. Bana kışkırtıcı bakışlar atarken kaşlarımı çattım. "Patronun göz bebeği de buradaymış..."
"Ne var yine?"
"Kontrol zamanı. Unuttun mu?"
Dişlerimi sıktım. Unutmamıştım tabii. Ebe kadına baş işareti yapınca bıkkınlıkla yatağa uzandım, çerçeveyi yatağın hemen yanındaki komodinin üzerine koymuştum. Bacaklarımı örtünün altına sokarken ebe kadın başını soktu. Soyunduğum külodumu ve pijamamın altını çekiştirirken parmakları ile vajinamda gezindi.
Martina yapmacık hareketleriyle baş ucuma gelirken çerçeveyi eline aldı. Kasıldım. Dudaklarını büzdü. "Tüh," dedi resme bakmaya devam ederken. "Carla'ydı değil mi yazık oldu..."
"Bırak onu!"
Gözleri beni buldu. "Senin için değerli olsa gerek?!"
Daha da kasıldım. Dişlerimi sıktım. "Sana bırak onu dedim!"
Sinsice gülümsedi. "Demek bırakmamı istiyorsun? Bırakayım tatlım..."
Çerçeve yere düşüp paramparça olurken camları tuzla buz olup bir yana saçıldı. Ona uzanmaya çalışırken ebe kadının uyarısıyla yerimden kıpırdayamadım.
Martina'ya baktım. "Ne halt ettiğini sanıyorsun sen?!"
Dudaklarını büzdü. Beni sinirlendirmek hoşuna gidiyordu orospunun!
"Hımm bilmem ne halt ediyormuşum ben?!" Yere eğilip az önce ayağıyla ezdiği fotoğrafı kırık çerçevenin arasından alırken fotoğrafı eziş bücüş yaparak elinin içinde sakladı. "Bak... En değerlini aldım."
"Seni mahvederim Martina! O fotoğrafı-" Yüzüme yaklaştığında dişlerimi sıkarak durdum. "O küçücük aklınla bana savaş açıyorsun ya hayatta kalabilecek misin çok merak ediyorum! Çünkü ben seni öldürene kadar bu savaşı bitirmem!" Dediğinde sinsice gülümsedim, aynı onun yaptığı gibi. "Hodri meydan!"
Muayene bittikten sonra odadan defolup giderken Nurgül abla yanıma geldi. Sessizce konuştum. "Sende vardı değil mi?"
"Var var. Yedeği bile var. Bir albüm dolusu saklıyorum."
Başımı salladım. "Tamam abla sağ ol."
"Sen sağ ol benim güzel kızım."
Hazırlanıp antreye gelirken etrafta İtalyanca kelimeler uçuşuyor, radyoda hafif pop şarkı çalıyordu. Herkes neşe içinde gülerek kahvaltısını yaparken buradaki hayatlarına ne kadar alıştıklarını gördüm.
Doğduğumuzdan beri buradaydık. Neredeyse hepimiz. Burada büyümüş, burada öğrenmiş, burada soluklanmış, burada yaşamıştık.
Ama burada ölemiyorduk.
Acı çekiyor, işkence görüyor ama ölemiyorduk.
Kurtuluşumuz için yeminler ediyor, yeminleri bozuyorduk. Yeniden yeminler ediyorduk, yine bozuyorduk. Bozuluyordu.
Hayat bize acımasızlığı çok güzel öğretti.
Nurgül abla kolumu dürterken derin düşüncelerden çıkıp ona döndüm. "Yumurta yer misin?"
"Yerim abla." Tabağıma koyarken Sasha önümdeki çilek reçelini bana doğru itti. "Sen seversin Sandra," Masaya doğru eğilerek kısık sesle konuştu. "Kaçak getirttim kıymetini bil."
Gülümsedim. "Canımsın, sağ ol."
Dönüp şu masaya yeniden baktığımda... Yine de mutluydum. Buradaki kardeşliği, dostluğu, birlik ve beraberliği, yardımlaşmayı dışarıda bulamazdım, biliyordum.
Kahvaltıdan sonra yatağa geçtiğimde çekmeceden kitabımı alıp yastığa yaslandım. Dante - İlahi Komedya. Bayağı ünlü bir kitaptı ve okumayı da seviyordum. Bir kaç dakika olmuştu ki kapı açıldı. Nurgül Abla.
"Abla?"
Kapıyı kapatıp yanıma geldi. Elinde de bir kek tabağı vardı. Kitabıma ayraç koyup komodinin üzerine koyarken doğruldum. "Doğum gününü kutlamamak olmaz diye düşündüm."
"Ben doğum günlerini kutlamam abla, biliyorsun." Elindeki keke baktım. "Zahmet etmeseydin." Saçımı okşadı. "Artık kutluyorsun... Bugünlerde için buruk oluyor biliyorum. Ama bundan sonra üzülmene izin vermeyeceğim güzel yavrum." Burukla gülümsedim. Öz annem olsa bu kadar düşünürdü beni. Öyle bir kadındı Nurgül abla.
Elinden tuttum. "Sağ ol abla ama Beril'i unutmuşum gibi devam etmek istemiyorum hayatıma. O ne olursa benim kalbimden, aklımdan çıkmayacak." Nurgül abla anlayışla başını sallayıp keki yanımda duran komodinin üzerine koydu. Yanında da küçük bir mum vardı. "Yine de bugün senin doğum günün. Yeni yaşının sana güzellikler getirmesini dile hep." dediğinde burukla gülümsemeye devam ettim, elini sıktım. Her yıl bunu diliyordum da ne oluyordu.
"Bazen tek kurtuluşumun ölüm olduğunu düşünüyorum," dedim itiraf ederek. Nurgül abla şaşırmadı, yüzüme bakakaldı. Sakince beni dinliyordu. "Bir şey demedin?"
"Ah benim güzel yavrum, zamanında ben de senin gibi tek kurtuluşumun ölüm olduğunu düşünüyordum. Hatta..."
"Hatta?"
"İntihara bile kalkışmıştım," dediğinde boğazımda bir düğüm oluştu sanki, yutkunamadım. "Ama kaderimiz buramızda yazılıdır," diyerek alnını gösterdi. "Tövbe dedim, bir daha Allah'ın işine karışmayacağım, bunları yaşadıysam elbet vardır bir nedeni dedim. Çok yıkıldım, parçalandım. Ama bu yaşıma kadar dimdik durabilmeyi başardım."
"Nasıl dayandın?"
"Dayandım işte yavrum. Annen için, senin için," Saçımı okşadı. "Beril için." Beni bağrına bastırdı. Sessizce boşluğu izledim. Çok şeyler yaşanmıştı, acılar, hatıralar... Belki de benim bilmediğim daha ne yaraları vardı Nurgül ablanın, kapanmamış yaralar.
Birden başımı kaldırdım. Gülümseyerek gözlerine baktım. "Mumu yakalım da üfleyelim," dediğimde gözleri parladı. Hemen çakmakla mumu yaktı. Önümde tutarak yüzümün hizasına getirdiğinde, "Dilek tut..." dedi bana.
Onu kırmak istemiyordum.
Gözlerimi yumdum. Ve tuttum dileği.
Ne olur, kurtulayım buradan. Ölüm olmasın kurtuluşum. Nurgül ablam da yanımda olsun. Ülkeme döneyim. Yepyeni bir hayata başlayayım.
&
Enrico odaya girdiğinde masasında bacak üstüne bacak atarak oturmuş Martina'yı görünce gözlerini devirdi. Dudaklarındaki dalı çekerek iki parmağının arasına aldı. Kapıyı sertçe kapattı. "Senin ne işin var burada?"
Martina istifini bozmadan masada yayılarak kırmızıya boyadığı dudaklarını genişleterek sinsice gülümsedi. "Sevgilimi görmeye gelemez miyim?" Enrico dişlerini sıkarak parmaklarının arasında tuttuğu sigarayı kül tablasına sertçe bastırarak söndürdü. Ardından ellerini masaya koyarak Martina'ya doğru yaklaştı. "Senin sevgilin ben değilim, Lorenzo!"
Martina gülümseyerek ellerini ensesine doladı Enrico'nun. "O sadece bir piyon. Sen de sadece vezirsin." Enrico tek kaşını kaldırdı. "Şah kim?"
"Kim olduğunu biliyorsun."
Enrico'nun gözleri öfkeyle doldu. Masayı sıkarak aniden Martina'nın boğazına yapıştı. "Büyük Patron bunu duymasın Martina. Senin görevin Lorenzo'yu elde etmek! Anladın mı beni kahrolası?!"
"Planını mahvetmeyeceğim Enrico! Bunu sana daha önce de söyledim!"
Enrico kadını itekleyerek boynunu serbest bırakırken Martina sık öksürüklerle boğazını tuttu. Ona bir adım yaklaşarak bakan Enrico'ya korku dolu gözlerle baktı. "Mahvedersen neler olacağını biliyorsun Martina!"
Enrico geri çekilerek masasının başına geçti. "Şimdi git kızlara bak, akşama satıcılar gelecek. Hepsi hazır olsun." Martina emrine itaat ederek sarsak adımlarla odada yürürken tam kapıdan çıkacaktı ki, Enrico seslendiğinde kapının önünde durarak ona döndü. "Sandra hariç. Onu çıkarmıyorsun."
Martina öfkeyle elini sıktı. Yine de bozuntuya vermeden gülümsedi ve odadan çıktı.
&
Az önce Martina karısı gelmiş, hazırlanmamızı söylemişken bana Lorenzo'nun olmadığını o yüzden bu gece işe çıkmayacağımı söylemişti. Bu durum işime gelirken sessiz kalmış cevap vermemiş bana dik dik bakarak kızları almış ve mahzeni terk etmişti. Nurgül Abla'ya bu gece Faik Abi ile çıkacağımı söylediğimde bana dikkatli ol dedi.
Bu kez kılık değiştirmemiştim, ki gerek yoktu da. Herkes beni burada kızıl saçlı Sandra diye bilirken dışarıda kendi halimle Biricik olacaktım. Mahzenden çıkarak koridorda sessizce yürüdüm. Bir üst kat lobiydi ve müziğin gürültülü sesini buradan bile duyabiliyordum. Derin bir nefes aldım. Bir arkama bir önüme bakarak temkinli bir şekilde yürürken içimde derinlerde beni huzursuz eden bir his vardı.
Bu hisleri hiç bir zaman sevememiştim.
Sonunda sağ salim arka kapıya ulaştığımda Faik Abi beni bekliyordu. Beni görünce, "Şükür Biricik kızım, nerede kaldın?"
Şapkamı düzelttim. "Kusura bakma abi, ancak gelebildim."
"Tamam sorun yok, hadi bir an önce gidelim." Faik Abi kapıdaki adamlara kartı gösterip sakince binadan çıktığımızda korumaların dikkatlice beni süzdüklerini biliyordum. Yüzümde renk vermeden onlara baktım. Korumalardan biri, bana baktı ardından Faik Abi'ye sordu. "Chi è questo? Visto per la prima volta?" Kim bu? İlk defa görüyoruz?
Koruma yeni olmalıydı, çünkü daha önce de dışarı çıkmıştım.
"Mia figlia." Kızım dedi Faik Abi. "Lavora anche con me, devi averlo visto prima, ma?" O da benimle burada çalışıyor, daha önce gördünüz ama hatırlamıyorsunuz sanırım?
Adamın şüpheli bakışları bir türlü gitmezken yine de üstümüze gelmedi, Allah'tan şapka ve optik gözlük takıyordum. Pek yadırgamazdı umarım. "OK," dedi. "Buona Notte." İyi geceler.
Faik Abi de aynı karşılığı verdiğinde sonunda binadan ayrılabilmiştik. İçimden binlerce kez şükrederken arabaya bindik. Şimdi Roma'nın en işlek caddesine gidiyorduk. Gülümseyerek rengarenk ışıklarla kaplı yolu izledim. Roma'yı seviyordum. Camı açarak kolumu uzattım. Bir gün tamamen özgür olduğumda da bunu yapmaktı hayalim. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarıp torpidoya koyarken başımı da camdan çıkardım, gözlerimi yumarak yüzüme vuran ve saçlarımı uçuran rüzgarın sesini dinledim. Faik Abi hasta olacaksın dese de onu dinlemedim.
Her gün dinleyemiyordum bu sesi.
"Biricik!" En son kızmasıyla geri yerime oturup camı açık bıraktım. "Tamam abi kızma."
"Kızdığımdan değil biliyorsun, hasta olacaksın."
"Varsın hasta olayım abi, her gün çıkıp görebiliyor muyuz sanki."
Faik abi sessiz kaldı. Işıklarda durduğumuzda bana baktı. "Oradan tamamen kurtulmak istiyorsun değil mi?"
"Evet abi."
"Sana yardım edebilirim." Kaşlarım hızla çatıldı. "İlk seferde başarısız olduk ama," hemen sözünü kestim. "Hayır abi, bunu kabul edemem. Hem Nurgül ablamı da bırakamam. Sağ ol beni düşündüğün için ama ben bunu kendi çabamla yapacağım. Hem..." Cassalini'den almam gereken bir intikam vardı.
Nasıl alacaksam da... Adam yüzüme bile bakmıyordu.
"Hem?" diye sordu merakla Faik abi.
"Hem," dedim gülümseyerek. "Beril'in mezarı da burada. Onu da bırakıp gitmek istemiyordum."
"İlahi kızım sen kendini o bataklıktan kurtar da geriye kalan her şey hallolur." Haklıydı ama benim önceliklerim başkaydı. O an aklıma gelmiş gibi sordum. "Abi sana bir şey soracağım."
"Sor."
"Ne kadar zamandır çalışıyorsun orada?"
"Vallahi kızım... Bir beş sene olmuştur." Sessiz kaldım.
"Hayırdır? Sen sormazdın böyle şeyler?"
"Lorenzo Cassalini'yi tanıyor musun?" Yerinde gerildi. "Evet de neden soruyorsun?"
"O adam mı sahibi?"
"Mahzeni soruyorsan Salvatore Cassalini bakıyor oraya. Hem bir sene öncesine kadar Lorenzo Cassalini yoktu. Bence onun da sonradan haberi oldu." bana baktı. "Ben öyle tahmin ediyorum."
Kaşlarım çatıldı. "Ne yani? Lorenzo Cassalini'nin mahzenden haberi olmadığını mı iddia ediyorsun?"
"Bana kalırsa öyle. Adamı bir sene evvel önce bir yerde ne adını duydum, ne de kendisini gördüm." Kafamda soru işaretleriyle sessizce kaldım. Vitesi atarak arabayı sürdü. "Haberi olmasa ne olacak, o da Salva'dan az bir pislik değil."
Evet değildi ama...
Bir aması vardı.
Dükkanların olduğu sokağa geldiğimizde Faik Abi beni köşede bıraktı, arabayı park edip geleceğini söyleyip gözden kaybolurken başımı kaldırdım. Dükkanlara baktım. Mutlulukla gülümsedim. Acaba kitap mı yoksa üstüme bir şeyler mi alsaydım?
Kıyafet alsam da nerede giyeceğim deyip yüzüm solarken kitap almaya karar verdim. Mantıklı olan da buydu. Kolumdaki saate baktım. Kafamı kaldırıp etrafıma baktım. Kalabalık bir caddedeydik. "Neredesin Faik Abi?" Şimdiye kadar gelmiş olması lazımdı. Kollarımı bağlayarak kaldırımın köşesine geçtim. Gözlerimi sağa çevirdim. İnsanlar önümden yürüyüp gidiyordu. O an gözlerim ileriye takıldı. Siyah geniş Range Rover'dan o iniyordu.
Lorenzo Cassalini.
Gözleirm irileşirken kollarım çözüldü, kalbim güm güm atıyordu.
Şapkam? Gözlüğüm?
Kahretsin, arabada kalmıştı!
Ne yapacağım derken yavaşça arkama dönerek sokağa girdim. Kendimi duvara sakladım. Çaktırmadan onu izlerken telefonunu kulağına götürdü, benim olduğum tarafa döndüğünde hızla kendimi geriye çektim. Bir kaç saniye geçti geçmedi yeniden oraya bakarken beni fark etmediğini anladım. Kalbim güm güm atmaya devam ederken Lorenzo telefonla konuşmaya devam ediyordu, kaşları çatıktı. Öfkeli gibiydi. O sırada Faik Abi'nin geldiğini gördüm. Çaktırmadan yavaşça ona doğru yürüyecektim ki beni görünce bağırdı. "Biricik!"
Hayır...
Gözlerim hızla Lorenzo'yu buldu. Sesin geldiği yere dönmüştü. Hemen arkamı dönüp yürümeye başlarken faik abi hala bağırıyordu. "Biricik! Nereye gidiyorsun kızım?" Abi yalvarırım bağırma, Türkçe konuşma abi...
"Biricik!" O an beni bir şey dürttü. Arkama döndüm. Lorenzo. Bana bakıyordu. Hayır...
Yutkundum.
Kaşları çatıldı. Gözlerine inanamıyormuşçasına baktı bana. dudaklarına kaydı bakışlarım. "Biricik..."

Gözlerimi hızla ondan çektim. o an bir şey oldu, Lorenzo koşarak buraya doğru gelmeye başladığında hızla önüme dönüp koşmaya başladım. Arkama bakmadan.
İnsanların arasından kendimi öne atmaya çalışırken bacaklarıma verdiğim güçle tam gaz koşuyordum.
"Biricik!"
Onun sesini duydum.
Adımı zikrediyordu!
Yüzüm korkuyla dolarken koşmaya devam ettim. "Dur! BİRİCİK! DUR!" Allah'ım Türkçe konuşuyordu, delirecektim!
Koşarak bir yere varamayacağımı anladığımda hızla bir kıyafet mağazasına girdim. Nefes nefese duraksarken dükkandakiler bana bakıyordu. "Non preoccuparti." Kusura bakmayın.
Hızla kendimi rafların arasına attım, kendimi gizleyerek kıyafetleri izlerken camdan onu gördüm. durmuş, etrafa bakıyordu. başını elleri arasına aldı. Etrafa bakıyor, beni arıyordu. Hızla arkamı dönerek camdan uzaklaştım, dükkanın arkalarına doğru ilerledim. Kıyafetlere bakarken çaktırmadan dışarıya da bakıyordum.
Bir baktım... Yoktu. Gitmişti.
Derin bir soluk verirken mağaza görevlisi yanımda bitti. "Posso aiutarti? Yardımcı olabilir miyim?
"Non c'è bisogno, grazie." dedim İtalyanca aksanımla ve dükkandan sonunda çıkarken geldiğim yönde yürümeye başladım. Sonunda. Sonunda kurtulmuştum. Faik Abi'nin de etrafa baka baka beni aradığını görünce elimi kaldırdım. "Faik abi!"
Beni görünce gülümsedi.
Ama bir silah sesi patladı.
Öylece kalakaldı. Ve yere yığıldı.
"Faik abi... FAİK ABİ!" diyerek ona koşacağım sırada ensemde bir namlu ucu hissettim. Saniyeler içinde Faik Abi'nin kan gölüne boyanmış bedenine baktı. Gözlerim dolu dolu oldu. "Bir adım daha atarsan, senin de kafana sıkarım." dedi bir İtalyanca ses.
"Şimdi bana dön."
Yavaşça arkama döndüğümde yabancı bir yüzle karşılaştım. Kaşlarım çatıldı. Kimdi bu?
Sinsice gülümsedi. "Şimdi herkes ait olduğu yere." diyerek kafama vurduğunda ensemdeki keskin ağrıyla gözlerim hiçliğe yuvarlandı ve yere yığıldım.