Ela’nın dizleri hâlâ titriyordu. Her ne kadar dışarıdan güçlü, kararlı ve dayanıklı görünse de içeride kopan fırtına başka bir şeydi. Baran’ın gözlerinin içine bakınca, onun da içinde kaynayan yangını görmüştü. O bakışların ardında hem öfke hem endişe vardı. Ama bir de, adı konulmamış, sustukları her şeyin altında kıvranan bir his… Tutkuydu bu. Derine bastırılmış, zamanla bastırılamaz hale gelen, yangına dönüşen bir duygu. Baran elini Ela’nın sırtına koyduğunda, Ela istemsizce başını adamın göğsüne yasladı. Kalbinin sesi o kadar yüksek çarpıyordu ki, sanki her şeyin cevabı oradaydı. “Baran…” diye fısıldadı Ela, gözlerini kapatarak. “Ben… burada kalamam artık. Bu sınır, bu görev, bu savaş… Ben seni kaybetmekten korkuyorum.” Baran’ın eli, Ela’nın belinde biraz daha sıkılaştı. Sesi, rüzgâ

