bc

İ.G A.O.H. • KEREL

book_age16+
15
FOLLOW
1K
READ
dark
drama
sweet
lighthearted
mystery
like
intro-logo
Blurb

Kalbim aşk ve şüphe arasında ince bir çizgide yürüyordu. Her yeniden nefes alarak uyandığım beni bir adım daha aşka belki de aşk sandığım yıkıma götürüyordu. Karşımda bana aşkla bakan bu adam gerçekte kim bilmiyordum. Belki de bu yüzden güvenmemiştim ona. Sonucunun bu olacağını bilmiyordum.

chap-preview
Free preview
1.Bölüm•~• Çimen Gözlü Adam
Hayatımızda bizi kendimizle baş başa bırakan şeyler olur. Karşımıza bir sürü sınav çıkar ve biz o sınavlar altında eziliriz. Şöyle bir güne baktığımızda yeni bir sınavla daha karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz aslında. Neden hayat böyle hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey bu hayatta hiç üzülmediğim. Belki de bu çok iyi bir aileye sahip olduğum için böyle oldu şimdiye kadar. Bunu bilemiyorum. Şu an bildiğim bir şey var ki o da her mutluluk sonsuza kadar sürmüyor. Bunu düşünmem için çok sevdiğim bu ülkeden gitmek yetiyordu maalesef. Burası çocukluğumu geçirdiğim yerdi. Her ne kadar her sene Türkiye'ye gidiyor olsak da bu sefer babamın bize anlatamadığı bir sebepten ötürü, bir daha dönmemek üzere terk ediyorduk bu ülkeyi. Annemin dediğine göre babam Türkiye'de büyükbabamın işlerinin başına geçecekmiş ama bana nedense bu sadece iş meselesi değilmiş gibi geliyordu. Dışardan gelen korna sesiyle gitme zamanının geldiği bir kere daha yüzüme çarptı. Burada edindiğim tüm dostlarım ya da dost sandığım insanlar bana veda etmek için gelmeye vakit bulamamışlardı. Kasten gelmemiş bile olabilirler aslında. Düşüncelerimi bölen kapı sesiyle yatağa oturup “Gel” diyerek seslendim. Sesimle birlikte aralanan kapının arkasından Arda'nın başını uzattığını gördüm. Endişeli gözüküyordu. Kahve gözlerindeki endişe kırıntıları beni izliyordu. “Abim? Hadi seni bekliyoruz.” dediğinde hüzün çöktü omuzlarıma. Buradan ayrılmak istemiyordum. Üstelik içimde canımı sıkan huzursuz edici bir his vardı. Arda yavaşça yanıma yaklaşıp önüme çöktü. “Burayı sevdiğini biliyorum Eliz. Burayı bende çok seviyorum ama gitmek zorundayız.” dediğinde hiddetle salladım omzumu. Hiçbir şey zorunluluk olmamalıydı. Neden hep bir şeyi ille de yapmamız gerekiyordu ki? İçten içe bu zorunluluktan kaçmak istiyordum. Hatta imkânım olsa kesinlikle kaçardım ama maalesef bu mümkün değildi. İşte bu çaresizlik beni resmen çıldırtıyordu. “Abi... Korkuyorum. Sanki oraya gidince bir şey olacak gibi geliyor. Bu his bir türlü yok olmuyor.” dedim ve son bir çare umarak Arda'nın gözlerinin içine baktım. O ise bana tebessüm edip elini uzatmak ile yetinmişti. Onunda isteksiz olduğu gözlerinden belli olsa da gıkını çıkarmıyordu. Oysa kahve gözleri keyifsizdi. Buradan o da gitmek istemiyordu ama ağzından tek bir kelime dahi çıkmıyordu. Neden böyle yapıyordu ki? Neden hep sorgulamadan her şeyi yapan Arda oluyordu? Ben ise hep düşünen taraf olmaktan öteye gidemiyordum. Bazen bu huyumdan kurtulmak istiyordum. “Hadi annemle babam bizi bekliyor.” Çömeldiği yerden kalkıp kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açıp çıkmadan önce son kez dönüp gözlerini üzerimde gezdirdi. Yüzüne içimi ısıtan sıcak bir gülümseme yerleştirip “Hadi.” dedi. Çaresizce ayağa kalkıp yerdeki bavulumu aldım. Arda'nın arkasından bende aşağı indim. Bahçeye çıktığımda annem ve babam endişeli bir şekilde arabanın yanında bekliyordu. Ayak sesimle başını bana doğru çeviren annem hızla yanıma yaklaşıp, endişeden titreyen sesiyle “Korkuttun bizi.” dedi. Kollarını bedenime sardığında biraz olsun rahatladığımı hissetmiştim. Yavaşça kendimi annemin kollarından kurtarıp mavi gözlerimi babamda sabitledim. “E hadi gidelim artık. Uçağı kaçırmak istemeyiz dimi?” dedim ve anneme döndüm tekrar. Babam bize yaklaşıp sevgi dolu bakışlarını anneme odakladı. “Alda hadi gidelim.” dedikten sonra elimdeki bavulu alıp arabanın bagajına koydu. Annem arabanın ön koltuğuna otururken ben ve Arda her zamanki gibi arkaya oturduk. Babam da arabaya bindiğinde hüzünle arkamızda bıraktığımız eve son kez bakmak için başımı arkaya çevirdim. Arabanın çizgili arka camından gözüken ahşap kaplamalı ev, içime hüzün dolasına sebep oldu. Artık bu evde yeni hatıralarım olamayacaktı. Gözümden bir damla yaş düşerken çoktan ev gözden kaybolmuştu. *** Babamın arabayı durdurmasıyla havalimanına geldiğimizi anlamıştım. İçimde bir yerler acıyla kıvranırken yüzüme düşen hüzne engel olamıyordum. Resmen kuzu gibi ailemi izleyerek ayrılmak istemediğim bu ülkeden gitmek için yapmam gereken ne varsa yapıyordum. Ne komik değil mi? Bagajdan bavulu alıp annemi takip etmeye başladım. Birkaç gişe ve eşya kontrolünden sonra sonunda bekleme salonuna gelmiştik. Annem boş olan koltuklardan birine otururken bende etrafı izlemeye başladım. Gözlerim bizden iki metre kadar ilerde duran adama takıldığında istemsizce ürpermiştim. Adamın bakışları bana dönünce gözlerim siyahı andıran koyu kahve gözlerle buluştu. Bedenim korkuyla sarsılırken hızla başımı başka bir tarafa çevirdim. Büyük ihtimalle adam hala bana bakıyordu. Bedenimi rahatsız edici bir titreme kaplarken gözlerim annemin yanındaki boş koltuğa kaydı. Buradan kalksam çok iyi olacaktı. Sanki adam her an beni yakalayacakmışçasına hızlı adımlarla annemin yanına oturdum. Annem başını kaldırıp bana bakarken anneme abartılı bir gülücük yolladım. Şu an bu adamdan bahsedersem büyük ihtimalle yine gereksiz yere endişelendiğimi söyleyecekti ve ben onu doğruyu söylediğime ikna edemeyecektim. Çünkü hep böyle olmuştu. Ailem hep kuruntu yaptığımı düşünmüştü şimdiye kadar. Sokakta arkamdan gelen adamı tacizci sandıysam ne olmuş yani? Arkadaşlarım yaşadığı taciz olayları beni korkutmaya yetmişti, ama bu ailem tarafından abartı olarak görülmekten öteye gidememişti ne yazık ki. Geçen babamın telefonunda gördüğüm isme bile ne söylediysem inandıramamıştım annemi. Oysa o isim bana hiçte iyiye işaret gibi gelmemişti. Belki de yine kuruntu yapmıştım. Bilmiyorum. Gözlerim telefonla uğraşmaya başlayan annemden adama kaydı. Gözlerimin üzerinde olduğunu fark edince hemen başını başka tarafa çevirmişti. Belki de gözümde büyütüyordum bu olayı. Tesadüftü. Üstüme çöken gereksiz korku dolu hissi atmak adına biraz daha anneme odaklandım. Aslında annemin duygularını çok merak ediyordum. Hiç üzülmüyor muydu? Annesinin babasının mezarı hep buradaydı. İkisi de Türk’tü ama annem doğduğundan beri Hollanda'da yaşayan bir aileden geliyordu. Bakışlarımı hararetli bir şekilde telefonda konuşan babama kaydırdım. Annemin üzüldüğüne emindim ama babama olan aşkı o kadar büyüktü ki onun için doğduğu ülkeyi bile terk edebilirdi. Aynı şu an yaptığı gibi. Annemin bu deli aşkı bazen beni endişelendiriyordu. İnsan sevdiği için her şeyi göze almamalıydı. Bu tehlikeliydi. Sevmek canını feda etmek olmamalıydı mesela. Bakışlarım tekrar bana bakan adama döndüğünde kulaklarımı uçak çağrısı doldurdu. Annem ayağa kalkarken bende onunla kalkıp abim ve babamın yanına gittim. Babam abim ve anneme biletlerini verirken son kez arkama baktım. Demin ki adamdan hiçbir iz yoktu. Demek ki gerçekten boş yere takılmışım adama. Beni izlediği falan yokmuş işte. Tekrar önüme döndüğümde Arda yüzünde bana moral vermek için takındığı bir ifadeyle bana bileti uzatıyordu. Kaşlarıyla bileti işaret edip bileti yavaşça salladı. Bu hadi bileti al demekti. Derin nefes alıp hala önümde almam için tuttuğu bileti isteksiz bir şekilde elime aldım. Arda’nın yüzünde gururlu bir ifade oluşurken sıranın ona geldiğini fark edip gişedeki adama pasaportunu ve bileti verip adamın geçiş onayı vermesini bekledi. Kısa sürede işlemler bittiğinde gişeden geçip annemle babamın yanına doğru ilerledi. Bende Arda’nın yaptıklarını tekrar ederek son gişeden de geçtim. Artık karşımda sadece uçağa giden yol kalmıştı. Son kez etrafta gezdirdim gözlerimi hüzünle. Artık gitme vakti gelmişti. Birkaç saat sonra İstanbul'a yani yeni evime gidecektim. Yüzümdeki hüzünlü tebessümle ağzımdan “Hoşça kal Hollanda.” kelimeleri döküldü. Önüme döndüğümde hadi dercesine bana bakan Arda'yla kesişti gözlerim. Uçağa binmek için ilerlerken artık Hollanda sokaklarındaki hikayem sona eriyordu. *** Kulağıma bir fısıltı gibi gelen anlamsız birkaç kelime ile mırıldanarak yattığım rahatsız edici koltukta kıpırdandım. İkinci kez kulaklarımı gıdıklayan fısıltı da kendi ismimi duymamla gözlerimi araladım. Yüzüme doğru eğilmiş annem, karşımda bulanık bir görüntüyle duruyordu. Annemi daha net görebilmek için gözlerimi kırpıştırdım. Dakikalar sonra uyku halinden biraz olsun arındığımda beni izleyen anneme merakla baktım. “Uyuyakalmışım. Geldik mı?” dedim ve açık pencereden dışarıya göz attım. Hala havadaydık. “Şimdi iniş yapacak uçak.” Annemin dediklerini başımla onaylayıp beni neyin beklediğini bilmediğim bu büyük şehri görmek için uçağın penceresine doğru eğildim. Yüksek binalar görüş açımıza girdiğinde uçakta pilotun sesi yankılandı. “Sayın yolcularımız uçağımız az sonra iniş yapacaktır. Lütfen yerlerimize geçip kemerlerimizi bağlayalım.” Belimdeki kemeri kontrol edip dışarı doğru baktım tekrardan. Uçağın iniş yapacağı pist görünür olduğunda uçak küçük bir sarsıntıyla zemine dokundu. Her ne kadar uçağa binmeye alışkın olsam da bedenimin gerilmesine engel olamamıştım. Rahatlamak adına derin nefes aldım. İnişler hep böyle sarsıcı olmak zorunda mıydı? Hostes uçağın kapısını açtığında hızlıca kemerimi çözdüm. Ayağa kalkıp diğer yolcuların inmesini bekleyen abim ve babamın arkasına geçtim. Dakikalar içinde abim ve babam uçaktan inerken bende annemle birlikte peşlerinden aşağı indim. Uçağa kıyasla daha aydınlık olan havalimanı gözlerimi kamaştırırken bakışlarım zor bela ileride bizi bekleyen Arda ve babamı gördü. Kısa süre de yoğun ışığa alıştığımda hızla onların yanına gittim. Arkamdan annem de yanımıza gelirken bakışlarımı etrafta gezdirdim. Aslında ilk başta gözlerimin ışık yüzünden acımasını saymazsak geniş ve ferah bir havası vardı buranın. Tabi bir o kadar da yalnız hissettiriyordu. Babam anneme biraz daha yaklaşıp annemin beyaz teninde gezdirdi bakışlarını. “Biz bavulları alalım Arda'yla. Siz bizi burada bekleyin.” Dedi ve hızla abimin koluna dokunup abimle birlikte ileri doğru gittiler. Bir süre sonra da gözden kaybolmuşlardı. Onlar gelene kadar oyalanmak için cep telefonumu cebimden çıkardım. Açmak için açma kapama tuşuna bastığım da koskoca bir karanlıkla karşılaştım. Anlaşılan evden çıkmadan önce şarja takmayı unutmuştum. Harika(!) Bir bu eksikti. Sinirle derin bir of çekip anneme baktım. “Anne saat kaç?” Etrafı izlemekle meşgul olan annem sesimi duyduğunda kahve gözlerini bana çevirdi. Sorduğum soruya cevap alamadığım da kaş göz işaretleriyle telefonu işaret ettim. Çocukluğumdan beri annemle çok sıkı bir ilişkim olmamıştı. Ben daha çok babacı olan çocuktum. Annemle birlikte yaptığım sadece iki etkinlik vardı. Birisi yemek yapmak diğeri de alışverişe gitmekti. Neyi kastettiğimi anlayan annemin yüzündeki ifade beni resmen kınıyordu. Aslında haklıydı. Gideceğimi bildiğim halde telefonu şarja takmamak benim hatamdı. “Saat on beş kızım. Telefonumu şarja takmadım deme bana.” dedi kızgın bir yüz ifadesiyle. Gergin bir şekilde yutkunup ellerimle oynamaya başladım. Beni azarlasa gıkımı çıkarmazdım. Yirmi iki yaşına gelmiş olmam böyle bir aptallık yaptığım gerçeğini değiştirmezdi ne yazık ki. “Tamam demiyorum.” Annemin delici bakışları beni bulduğunda yutkunup abim ve babamın gittiği yola baktım. Bavulu almak bu kadar uzun sürmek zorunda mıydı? “Kızım ben lavaboya kadar gidiyorum. Sakın buradan bir yere ayrılma. Babanlar gelince bizi bulabilsinler.” Annemin sesi kulaklarımı doldurduğunda başımla onaylayıp annemin beni bu koskocaman yerde bir başıma bırakarak, hemen ilerideki lavabo işaretlerinin olduğu kapıdan içeri girmesini izledim. Artık yalnızdım. Üstelik elimde oyalanacak bir kitap dahi yoktu. Sıkıntıma bir son vermek umuduyla uzun süredir dikildiğim yerden uzaklaşıp pencereye doğru yaklaştım. Belki dışarı da ilgi çekici bir şey bulabilirdim. Bıkkınlıkla pencereden dışarı bakarken camda yansıyan ve bana doğru yaklaşan bir adam dikkatimi çekti. Hollanda'da gördüğüm koyu kahve gözlü adam gibi siyahlar içerisindeydi ama bunun üstündeki bir takım elbiseydi. Adam yanımda durup elini uzattı. “Merhaba Eliz Hanım mı?” dedi ve çekici bir ifadeyle gülümsedi. Anlam veremeyerek karşımda bana gülümseyen adamın üstünde gezdirdim bakışlarımı. Kahverengi gözleri direk gözlerime bakarken istemsizce ürpermiştim. Beni tanıyor muydu? Aklıma gördüğüm siyahı andıran gözler gelmişti. “Evet benim siz?” dediğimde adamın gözlerinde sinsi bir ışık parladı. Bu beni iyice korkuturken gözlerim annemi aradı. Hala tuvaletteydi muhtemelen. “Ben Kaya. Beni babanız yolladı. Sizi almam için.” dediğinde yutkunup şüpheyle karşımdaki adama baktım. Gayet nazik gözüken adam zararsız gözüküyordu ama içimden bir ses bu adama güvenmemem gerektiğini söylüyordu. “Annem gelsin beraber gideriz Kaya Bey.” Annemin çıkmasını umarak tuvaletleri izlemeye başladım. Çıkmış olsa koskoca salonda elbet beni görürdü. Beklemem gereken yerden pek uzaklaştığım söylenemezdi. “Anneniz, babanızın yanına çoktan gitti Eliz Hanım.” dediğinde kaşlarım istemsizce çatılmıştı. “Hayır annem lavabo da.” Çıkmadığına emindim. Annem beni almadan babamın yanına gitmezdi. Üstelik biz değil onlar gelecekti yanımıza. Bu adam yalan söylüyordu. Gitmek için adım atacaktım ki ağzıma dayanan bir bez parçasıyla burnuma mentole benzeyen fakat mentol olmadığını düşündüğüm bir koku doldu. Kafamın bulandığını hissederken kafamın içinde “Bize başka çare bırakmadın.” kelimeleri yankılanmaya başladı. Bir adım atıp oradan uzaklaşmak istesem de bacaklarımda bir gram güç bulamadım. Aynı anda etraf dönmeye başlarken biraz sonra bayılarak savunmasız kalacak olmak tüm bedenimi ürpertti. Etrafında kararmasıyla kalbim acıyla kıvrandı. Ben nasıl... *** Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm nemden yosun kaplamış duvarlardı. Burnumun içine küf kokusu dolarken midemin kalktığını hissettim. Ben en son havalimanındaydım. Buraya nasıl gelmiştim? Bir adam vardı sanki. Korkuyla titrek bir nefes çıktı dudaklarımın arasından. Adının Kaya olduğunu söyleyen bir adam beni bayıltmıştı. Peki şimdi neredeydim? Hiçbir fikrim yoktu. Hollanda’dan beri beni bırakmayan uğursuz his iyice kendini hissettiriyordu artık. Bu şehirdeki hikayemin başlangıcının böyle olması sinirimi bozmaya başlamıştı. Oturduğum yerde kıpırdandığım da elimin sıkı bir şekilde bağlandığını fark ettim. Ayaklarıma baktığımda onlarında elimden bir farkı yoktu. Şükür ki ağzımı bantlamamışlardı. Şimdilik ses çıkarmamaya gayret ederken kulaklarıma iki adamın yaklaşan sesi ulaştı. Gözlerimi kapatıp adamları dinlemeye başladım. “Cem sen babama haber verdin mi? Aykan Akay'ın kızını getirdiğimizi bilmeli.” Bu sesi oldukça iyi tanıyordum. Beynimi zorlamama bile gerek kalmadan bu sesin sahibinin kim olduğunu anlamıştım. Kaya’ydı bu. Kapı açılma sesi duyduğumda kalbimin korkuyla hızlanmasına engel olamamıştım. Cem olduğunu düşündüğüm adam “Evet haberi var.” dediğinde boğazımın kuruduğunu hissettim. Kimdi bunlar? Benden ya da babamdan ne istiyorlardı? Birisinin bana yaklaştığını hissederken kendimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım fakat başarılı olduğum söylenemezdi. Gelen kişi üzerime doğru eğilip dudaklarını kulağıma yaklaştırdığında başarısız olduğumu anlamıştım. “Uyandığını biliyorum. Numara yapmayı bırakabilirsin.” dediğinde öfkeyle açtım gözlerimi. Dibime girmiş kahve gözlerle karşılaştığımda öfke dolu gözlerimi onun gözlerine diktim. “Kimsiniz siz?” Tıslarcasına söylediklerim adamda bir gram etki bile yaratmamıştı. “Ama ben sana havalimanında söylemiştim adımı. Kaya ben. Kaya Ceben. Bülent Ceben’ in oğluyum. Baban öyle bilir beni.” derken gözleri üzerimde gezip tekrar gözlerimde duraksadı. Kaşlarımı çatmış bir şekilde karşımdaki adama bakıyorken aklımda tek bir soru vardı. “Bülent Ceben mı? Senin babanın benim ailemle ne işi olabilir ki?” Aklıma bir hafta önce babamın mesajlarında gördüğüm annemi garip bir şey olduğuna inandıramadığım isim geldi. Bu o mesajdaki isimdi. Babam bunlara nasıl bulaşmış olabilirdi ki? Belli ki mafya tipli bir ailelerdi. “Onu babana sor tabi buradan çıkabilirsen.” dedikten sonra biraz daha eğilip gözlerini dudaklarıma dikti. “Aslında güzel kızmışsın. Arada babam olmasa...” dedikten sonra duraksayıp aniden benden uzaklaştı. “Güzelliğine yazık olacak.” Bomboş olan oda da gezinmeye başlarken gergin bir şekilde onu izledim. Beni burada yalnız bıraksa daha rahat ederdim muhtemelen. Varlığı huzursuzluk kaynağı gibi havayı bozuyordu. Telefonu çaldığında yüzünde keyifli bir sırıtış oluştu. Bakışlarını üzerimde gezdirip telefonu bana göstererek salladı. “Bu telefon önemli. Kaderini belirleyecek. Ben dışarıda konuşayım sürprizi bozulmasın.” dedikten sonra karşıdaki kapıdan geldiği gibi gitti. Diğer adamın da gitmesiyle derin bir nefes verirken kalp atışlarımı minimuma indirmeye çalıştım. Aklım babamın bu tarz işler yapan insanlarla iletişime geçecek birisi olduğuna inanamazken neden aniden Hollanda'dan ayrıldığımızı şimdi daha iyi anlıyordum. Yine de oradan kaçmamız bizi olacaklardan uzak tutmamış aksine beni tam ortasına atmıştı. Sıkıntıyla bağlı ellerime bakmak için şekilden şekle girdim ama görmek çok zordu. Onları çözecek bir şey de yoktu etrafta. Çaresizce pencereden kararmaya başlamış havaya baktım. İstanbul'daki ilk günüm böyle mi olacaktı? Gözlerim istemsizce dolduğunda boğazımdan boğuk bir hıçkırık koptu. Gözlerimden yaş akmaya başladı. Akan yaşları omzuma sürterek sildikten sonra odadaki tek kapıya döndü gözlerim. Burada ellerim bağlı git gide daha da kararan bir odada tek başıma bırakılmıştım. Üstelik ailem belki de beni arıyordu havalimanında. Aklıma annemin korkmuş endişeli yüzü yansıdı birden. Annem bunu hak eden bir kadın değildi. Sıradan bir hayatı olan sıradan bir ev hanımıydı sadece. İçimdeki çaresizlik büyürken odanın içinde kapının altından başka ışık kaynağı yoktu artık. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. *** Sessizliğe alışmıştım ki dışardan kavga sesi olduğunu düşündüğüm patırtı kütürtü ve acı dolu inleme sesleri gelmeye başladı. Bu keyfimi iyice kaçırmıştı. Üstelik saatlerdir bir şey de yememiştim. Bu adamlar ise eğlencesine kavga ediyorlardı. Kavga sesleri kesildiğinde kapıya yaklaşan bir gölge gördüm. Ya Kayaydı ya da cem. En azından ben öyle olduğunu düşünüyordum. Açılan kapıdan girenin hangisi olduğunu anlamaya çalışırken adam bana yaklaşıp üstüme doğru eğildi. Kimdi bu? Niye bana yaklaşmıştı? Bedenim korkuyla gerilirken elimdeki tek silah olan ağzımı kullanarak adamın omzunu ısırdım. Adam anında benden uzaklaşırken ağzından acı dolu bir inleme çıktı. Öfkeyle homurdanıp ayağımı çözdüğünde şaşkınca adamın yüzüne bakmaya çalıştım fakat karanlıkta kim olduğunu hala seçememiştim. Merakla ne yapacağını izlerken adam ellerimi de çözüp beni ayağa kaldırdı. Ne yapıyordu bu herif? “Beni Bülent Ceben 'e mi götürmen söylendi?” Sorduğum soru havada asılı kalırken gitmemek için ayaklarımı birbirine yapıştırdım. Madem ellerinde tutsaktım en azından soruma cevap vermeleri gerekiyordu. Fakat o sorularıma cevap vermeyi bırak yürümediğim için beni sürüklercesine odadan çıkarıyordu. Saatlerdir hapis olduğum odadan çıktığımda gözlerim yerde yatan iki adama takıldı. Biri Cem’di. Kaya’nın adamı. Diğeri ise tanımadığım bir adamdı. Şaşkınca beni götüren adama baktım. Onların adamı olamazdı dimi? Sonuçta patronunun adamlarını dövmesi saçma olurdu. Polis de olamazdı. Kaya beni kaçırırken etrafta kimse yoktu. Merakım iyice artarken eğilip beni götüren adama bakmaya çalıştığım da yüzünde kar maskesi olduğunu anca görmüştüm. Anlaşılan bu kimse kimliğini gizlemeye çalışıyordu. Hala eğilmiş adama bakıyordum ki ayağım orada olduğunu fark etmediğim bir pervaza takıldı. Dengemi kaybettiğimde gözlerimi korkuyla kapattım. Düşmeyi beklerken kendimi beni odadan çıkaran adamın kollarında buldum. Düşmediğim için rahat bir soluk verirken sıkıca yummuş olduğum gözlerimi açtım. Şimdiye kadar kaçmaya çalışmadığımı fark ettiğimde gözlerim bana bakan yeşil gözlere takıldı. Bu şahane gözlerin sahibi kim olabilirdi? Kaçmakla adamın gözlerine bakmak arasında kalırken adam beni kaldırıp yine yürümeye zorladı. Acelesi vardı sanki. “Kimsin sen?” Adamdan yine tepki alamamıştım. Sanki dili yoktu. Sadece beni bir yere götüren dilsiz bir adamdı. Ama nereye götürüyordu? Yürümemek için direnmeyi bırakıp adamın çabuk adımlarına ayak uydurmaya çalışırken binadan çıkmıştık. Akşam serini çoktan çökmüştü havaya. Hafif rüzgarlar esiyordu. Siyah bir arabanın önünde durduğumuzda gergince yutkundum. Birde arabasına mı binecektim? Şaka olmalıydı. Kötü bir hoş geldin şakası. “Beni nereye götürüyorsun?” dedim bir cevap almayacağımı bildiğim halde. Hangi soruma cevap vermişti ki buna verecekti? Arabanın kapısını açıp beni bindirdi. Arabayı kilitleyip şoför kapısından da kendisi binip kapıları tekrar kilitledi. Arabayı çalıştırdıktan sonra bana döndü. “Kemerini tak.” dedi ve çimen yeşili gözlerini gözlerime dikti. Sesini ilk defa duymanın verdiği şaşkınlığı üzerimden atar atmaz “Önce kim olduğunu söyle ve maskeni çıkar.” dedim ve kollarımı kavuşturdum. Adam bana bakıp bıkkınca başını salladı. “Buradan gidelim anlatacağım. Burada maskemi çıkaramam.” dediğinde içimden bir ses ona inan diyordu ama yine de güvenemiyordum bir türlü. Adamın gözlerinin içine bakıp emin olmak istedim. Acaba gerçekten dediklerinde doğruluk payı olabilir miydi? Ama sadece gözlerine bakarak samimi mi değil mi emin olamıyordum. “Anlaşıldı sen takmayacaksın.” dedi ve üzerime eğilip kemerimi kendisi taktı. Bunu yaparken bir kere bile yüzüme bakmamıştı. Kendi kemerini de takıp park ettiği yerden çıktı. Gaza basıp beni çıkardığı eski binadan uzaklaştırmaya başladı. Birkaç dakika sonra hızı azaltıp daha rahat sürmeye başladığında başımı ona çevirdim. “Bana hala kim olduğunu söylemedin. Bir de beni nereye götürüyorsun?” diyerek inatçı gözlerimi adama diktim Başını bir anlık bana çevirip arabayı yolun kenarına çekti. “Fazla vaktimiz yok.” dedi ve arabanın kilidini açtı. “İstersen inebilirsin. İnmez ve bana güvenirsen sana seni nereye götürdüğümü söylerim.” Derken yeşil gözlerini gözlerime odaklamıştı. “Önce maskeni çıkar.” Dedim ve keskin bir ifadeyle ona baktım. Yüzünde maske varken nedense bana çok tehlikeli birisiymiş gibi hissettirmişti. Yüzünü göstermeyen birine asla itimat etmezdim. “Maskeyi çıkarırsam bana köstek olmayacağına emin misin?” dedi şüpheli çıkan sesiyle. Anlamadığımı belli etmek için kaşlarımı çattım. Emin olmak istercesine bana bakarken tekrardan bir soru daha sordu. “Engel olmazsın değil mi?” Söz konusu engel olmaksa kendime güvenmiyordum. Bu şartlar altında her şeyi yapma potansiyelim vardı ama bunu ona belli etmeye niyetim tabi ki yoktu. “Olmam.” dedim kucağımda oynayıp durduğum ellerime bakarak. İnanıp inanmadığını anlamak için bakışlarımı ona çevirdiğimde bana değil elindeki telefona bakıyordu. Bu demek oluyor ki söylediğim yalanı anlamamıştı. Bir dakika kadar dikkatle telefonla bir şeyler yaptıktan sonra telefonu arabanın gözüne koydu. Keskin bakışlarını bana çevirip “Tamam öyleyse.” Dedi. Merakla maskenin altından çıkacak kişiyi beklerken vücudumu heyecan kapladığını hissettim. O ise saniyeler içinde yüzündeki maskeyi çıkarırken kalbim ritmini değiştirmişti bile. Karşımda kumral saçları, beyaz teni ve o zümrüt yeşili gözleriyle oldukça yakışıklı bir adam vardı. Dalgalı olan saçları maskeden dolayı dağılmıştı. Nefes kesici bir görünüşü vardı. Gözlerimi Adamın yüzünde gezdirip tekrar gözlerine baktım. Kontrolüm dışında dudaklarımdan “Yakışıklıymışsın.” kelimesi dökülürken o benim aksime donuk bakışlarıyla bana bakmış ve gözlerini devirmişti. “Şimdi bana güveniyor musun?” dediğinde yüzünde samimi bir tebessüm belirdi. İster istemez gülümserken onun gülümsememe takıldığını fark ettim. “Evet güveniyorum.” dedim yalan olduğunu bile bile. Hayatımda yeni tanıştığım kimseye güvenmezdim ben. Üstelik daha tanışmış bile sayılmazdık. Belki ona güvendiğimi düşünürse bana bir şeyler anlatabilirdi. Küçücük bilgi bile işime yarardı. Adam arabayı çalıştırıp yola devam ederken ben ise adamı izliyordum. “E bana kim olduğunu söylemedin.” dedim camdan yansıyan aksimi izlerken. En azından ismini söyleyebilirdi değil mi? “Aslında benim kim olduğumum önemi yok.” dedi ve gözünü yoldan ayırmadan arabayı sürmeye devam etti. “Senin için önemsiz gözükebilir ama benim için önemli.” dedim söylemesini umarak. Fakat aldığım sadece koskoca bir sessizlik olmuştu “Peki. Belli ki kim olduğunu söylemeyeceksin. Beni nereye götürüyorsun o zaman? Onu söyle bari.” dedim sitem edercesine. Bunu öğrenmeye hakkım vardı. Bana bir şey anlatmadıkça sorun yaşayacağımızın farkında değildi henüz anlaşılan. Belki de Kaya’nın adamıydı. O yüzden bana hiçbir şey anlatmıyordu. Adını da söylemiyordu zaten. Kendini bana iyi biriymiş gibi gösterip bana en büyük kazığı atmayacağı ne belliydi? Bu düşünce tüm bedenimi titretmeye yetmişti. Adamın bakışları yoldan bana kayarken yumuşak bir tonla “Korkma.” dedi ve gözlerime baktı. Sonra tekrar yola çevirdi bakışlarını. Sanki bana güven vermeye çalışıyordu. Korkudan titreyen sesimle “Beni nereye götürdüğünü söylemiyorsun ama.” dedim. Sesimin o kadar cılız çıkmıştı ki kendime lanet ettim o an. Artık ona güvenmediğimi anlamaması imkansızdı. Belki de birazdan beni bayıltıp başındaki beladan kurtulacaktı. Benim düşüncelerimin aksine o gözlerini yoldan alıp gözlerimin içine baktı. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı. “Seni ailene götürüyorum Eliz. Benden korkmana gerek yok.” derken ses tonu aynı korkma dediğinde çıktığı gibi çıkmıştı ama bu nedense beni sadece sersemletmişti. Korkumu aldığı söylenemezdi. Sesinin üzerimde yarattığı etkiden arınmak için gözlerimi kırpıştırdım. Duyduklarım doğru olmayabilirdi. Kaya gibi ismimi de biliyordu. Ben onun ismini bilmeyi bırak, beni o binadan çıkarması dışında hakkında hiçbir bilgim yoktu. İçimi huzursuz edici bir his kapladı. Kesin beni manipüle etmek için bana oyun oynuyordu. Tanımadığım bir insan benim o terk edilmiş binaya kaçırıldığımı nasıl öğrenip de beni aileme götürüyor olabilirdi ki? İmkânsızdı bu. Adama belli etmeden kapıya çevirdim mavilerimi. Şu an kapıyı açıp atlarsam büyük ihtimalle sağ çıkamayacaktım. Sağ çıksam da kolum belki de bacağım alçıya alınmak zorunda kalınacaktı. Şu an alçılı bir halde eve tıkılıp kalmak en son istediğim şeydi. Ama kurtulmam da gerekiyordu. Peki ama nasıl? Sakin olmaya özen göstererek adama döndüm bedenimi. “Beni aileme mi götüreceksin? Benim kim olduğumu nereden biliyorsun?” Güvensiz bakışlarımı adamın üstüne diktim. Adam cevap vermeden sürmeye ediyordu. Sabrımın son demlerine yaklaştığımda derin bir nefes verdim. Hala bir cevap alamadığım da artık sabrım tükenmişti. Dayanamayarak “Bana cevap ver.” dedim ve sertçe kolunu tuttum. Bunu beklemiyor olacak ki direksiyonun kontrolü adamın elinden kaçmış ve bunun sonucunda araba yolda yalpalamaya başlamıştı. Çatık kaşlarıyla bir an bana bakıp direksiyonu sıkıca kavrayıp direksiyonu kırdı. Lastiklerden ağlamayı andıran tiz bir ses gelirken adam direksiyonu bu sefer başka tarafa çevirip arabanın kontrolünü sağladı. Derin bir nefes verdikten sonra tekrar öfkeyle bana baktı. " Ne yapıyorsun kızım sen? Manyak mısın?" Hızlı hızlı soluyarak ediklerinin ardından ondan uzaklaşıp koltuğa sindim. “Arabayı durdur ineceğim.” Bana yandan bir bakış atıp arabayı daha da hızlandırdı. " Şu an duramam. Kusura bakmayın Küçük Hanım.” diyerek iğnelediğinde gözümü devirdim. Gözlerim kilidi açık kapıya kaydığında yutkundum. Arabadan atlamak belki de son çarem olmalıydı ama aklıma yapacak başka bir şey gelmiyordu. Derin nefes alıp kapıyı açtım. “Durdur yoksa atlarım.” dediğimde kulaklarımı kadifemsi bir kahkaha doldurdu. Adamın kahkahası kaşlarımı çatmama sebep olurken o “Emniyet kemerin takılıyken atlatabilirsen tabi ki atla.” demişti. Gözlerim omzundan aşağı inen kemere takıldı. Ben bu ayrıntıyı nasıl unutmuştum? Rezil olmuş olmanın verdiği utancı bir kenara atıp hızla beni koltukta tutan kemeri açtım. Bana ismini dahi söylemeyen bu adamın gözlerinde korku vardı. Atlamamdan korkuyordu. İnsan ölüme götürdüğü birisinin atlamasından neden korkardı ki? Bu beni tereddütte bırakırken vazgeçmek ile atlamak arasında kalmıştım. Ama o beni Ceben’e götürecekti. Görevi sırasında bana bir şey olursa acısını ondan çıkarırlardı. Evet korkmasının sebebi buydu bence. Eğer haklıysam ne olursa olsun pes etmemeliydim. Bu yüzden inatçı bakışlarımı onun yeşil gözlerine odakladım. Gözlerinde geçen duyguları anlayamasam da bir yanım ona güvenmek istiyordu. Daha kaç saattir aynı araçtaydık ki beni böylesine tesiri altına alabilmişti? “Eliz lütfen kapıyı kapatıp kemerini takar mısın?” Sesi titremişti. Bir yandan bana bir yandan da yola bakıyor, sanki her an ani bir frenle duracakmış gibi görünüyordu. “Eliz şimdi duramam lütfen.” Sesindeki çaresizlik bedenimi iyice esir aldığı halde yine de kapıyı kapatmamıştım. Onun istediği olmayacaktı. Bana her şeyi anlatmak zorundaydı. Son kez bana bakıp arabayı yavaşlattı. İlerde bir ağacın yanında durduğunda hızla arabadan inip ilerdeki açıklığa doğru koştum. Biraz ilerlemiştim ki sesi doldurdu kulaklarımı. “Tamam sana her şeyi anlatacağım ama gitmemiz gerek.” Tereddüt dolu bakışları benden deminden geldiğimiz yola döndü. Tekrar bana baktığında benim hareket etmediğimi görünce sıkıntılı bir nefes verdi. Hızlı adımlarla yanıma gelip kolumu tuttu. Beni girdiğimiz tarladan çıkarmaya çalıştıysa da bir adım bile atmamıştım. Bana her şeyi anlatmadan asla o arabaya binmeyecektim. “Anlat dinliyorum.” Gözlerimi onun zümrüt rengi gözlerine diktim. Derin bir nefes verip tekrar arkasına baktı. Neden olduğunu anlayamadığım bir sebepten ötürü gergindi. “Adım Kerem. Senin kayıp olduğunu duydum ve kurtarıp ailene götürmeye geldim.” dedi ve hadi dercesine bana baktı. Yine acele ediyordu. “Nereden duydun? Cebenler’in adamlarından biri misin?” Yan taraftan gelen yabancı bir kahkaha içimi ürpertti. Bu ses çok tanıdıktı. “O bizim adamımız olacak. Güldürme beni küçük Akay.” Bize yaklaşan Kaya'ya bakıp yutkundum. Korku dolu bakışlarım Kerem'in yeşilleriyle buluştu. Çenesini kasmış bana kızgın bir şekilde bakıyordu. Bana iyice yaklaşıp kulağıma eğildi. “Al bunu ve hızla arabaya binip karakola git. Sakın duraksama. Anladın mı?” Endişeyle ona bakıp başımı onaylarcasına aşağı yukarı salladım hafifçe. Titrek bir nefes verdikten sonra gözlerimi elime çevirdim. Bana verdiği şey bir araba anahtarıydı. Gözlerimi elimdeki anahtardan alıp Kerem'e baktım. Onu burada bırakıp gitmeli miydim gerçekten? Bu hiç doğru gelmiyordu. Onu burada yalnız bırakmamalıydım ama gitmem için ısrar eden gözlerine hayır demek imkansızdı. İç sesim hayır gitme dercesine beni durdururken onun gözleri git dercesine bağırıyordu. İçime dolan sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Gözlerimi sıkıca yumup açtıktan sonra anlık bir kararla hızla Kaya'ya bakmadan arabaya koşmaya başladım. Onu -beni oradan çıkaran çimen gözlü adamı- Kaya ile baş başa bırakarak arabaya koştum. Arabanın yanına vardığımda Kaya’nın " Benim işime karışmamayı bir türlü öğrenemedin komiser." Dediğini duyduğum an kalbim sıkıştı. Beni kurtaran bu adam bir polis mıydı? Evet dedi iç sesim duyduklarımı idrak etmem için beni zorlayarak. Kerem bir polis diye bağırdı sessizce. Vicdanımsa beni boğarcasına onu bırakma, onu bırakma diye haykırırken çaresizlikle yutkundum. Onu mu dinlemeliydim vicdanımı mı? Ben niye onun polis olma ihtimalini direk elemiştim ki? Belki de benim güvensizliğim yüzünden ona bir şey olacaktı. Bu suçlulukla yaşayabilir miydim? Emin değildim ama bunun hesabını kendime kesinlikle soracaktım. Arabanın kapısını açıp son kez ilerde karşı karşıya duran Kerem ve Kaya'ya baktım. Kulaklarımı “Hadi Ceben. Önceki sefer öldürememiştin. Şimdi öldür.” Diyerek meydan okuyan Kerem’in sesi doldurdu. İçim dışım resmen savaş halindeydi artık. Ne yapmam gerektiğine emin olamıyordum. Saniyeler içerisinde bir karar almam ve onu uygulamam gerekiyordu. Ama kimi dinleyeceğim? Kerem’i mi iç sesimi mi? Kerem’i dinlemeliydim. Beni bir türlü rahat bırakmayan düşüncelere takılmamaya gayret göstererek arabaya bindim. Kerem’in verdiği anahtarı kontağa sokup çevirdim. Kulaklarımı bu sefer arabanın çalışan motorunun sesi doldururken Kerem'i bir daha görebilecek miydim? Merak ediyordum.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

His Unavailable Wife: Sir, You've Lost Me

read
10.5K
bc

Secretly Rejected My Alpha Mate

read
35.8K
bc

Claimed by my Brother’s Best Friends

read
819.9K
bc

The Lone Alpha

read
125.5K
bc

The Luna He Rejected (Extended version)

read
613.5K
bc

Bad Boy Biker

read
8.7K
bc

The CEO'S Plaything

read
19.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook