Sargı Bezi

1299 Words
"Ne demek başka kıyafet yok?" Cihan'ın sesi, yemek masasında keskin bir çığlık gibi yankılandı. ​Cihan'ın bu sorusuyla, ellerini önünde bağlayan Beril, çekinerek cevap verdi. "Bilmiyorum ki efendim. Hanımefendinin çantasında bir cüzdan, bir defter, birkaç anahtar ve bir kitaptan başka bir şey yok. Giydirecek başka kıyafet bulamadık." ​Cihan, yemek masasında Yavuz'la göz göze geldi. Bıkkınlıkla derin bir nefes aldı. Sanki bu kadınla ilgili her detay, hayatındaki düzeni altüst etmek için tasarlanmıştı. ​Beril bu sessizlikten güç alarak tekrar konuştu: "Cihan Bey, isterseniz Rüya Hanım'ın kıyafetlerinden geçici olarak..." ​Cihan'ın öldürücü bakışları, Beril'in sadece sözlerini değil, nefesini de kesti. Beril'in dizleri titriyordu. Cihan bir an öfkeyle soludu. Düşmanım dediği adamın kızına, annesinin kıyafetlerini mi giydirecekti? Bu düşünce bile beyninde bir kısa devreye neden oldu. Yumruğunu sıktı, öfkeli bir aslan gibi kükremeye hazırdı. ​Ancak tam o anda, gözlerinin önüne Güneş'in beyaz tenindeki o büyüklü küçüklü morluklar geldi. O morluklar, Cihan'ın zihninde bir uyarı işareti gibi parladı. Öfkesi aniden sönümlendi, sıkılan elleri yavaş yavaş çözüldü. Bu kız, ne olursa olsun, annesiyle aynı kefeye konulamazdı. Ama en azından şimdilik bu, geçici bir çözüm olabilirdi. Cihan'ın, yumrukları çözülse de yüzündeki ifade sert ve soğuktu. Gözlerini Beril’den çekti ve umursamaz bir tavırla: "Bu seferlik," diye uyarıyla karışık bir izin verdi. Sesi sert ve soğuktu. "Yarın yeni kıyafetler alın." ​"Nasıl isterseniz Cihan Bey," diyen Beril hızla üst kata çıkınca, Cihan başını sinirle yana salladı. Kendi kendine, duyulur bir mırıltıyla, öfkesini gizleyemeyerek: "Baş belası!" dedi. Bu kelime, sadece Güneş için değil, onunla birlikte hayatına giren tüm karmaşa için söylenmişti. ........................... Beril, elinde Rüya'ya ait, katlanmış, yumuşak bir eşofman takımı ve giyilmemiş iç çamaşırlarıyla odaya girdiğinde, evin bir diğer emektar çalışanı olan, elli yaşlarındaki İrem'i Güneş'in başında buldu. İrem, sıcak su ve yumuşak bir bezle, hâlâ kendinde olmayan Güneş'in bacaklarını siliyordu. ​O an, Beril'in gözleri şokla kocaman açıldı. Güneş'in bacaklarında da karın bölgesindekilere benzer, irili ufaklı birçok morluk vardı. ​"Bu kadını kim bu hale getirmiş?" dedi Beril, sesi acı ve alçaktı. ​İrem, derin bir iç çekerek elindeki bezi bıraktı. "Allah bilir hangi insafsızdır," dedi, sesi annelik şefkatiyle doluydu. "Elleri kırılsın." ​"Âmin," diyen Beril, elindeki çamaşırları aldı. Güneş'in külotunu sıyırdı, yüzünü utançla öte tarafa çevirip yavaşça yenisini giydirdi. Ardından yumuşacık eşofman altını, Güneş'in narin bacaklarından büyük bir dikkatle geçirip yukarı çekti. Her dokunuşu, bir kadına duyulan merhameti taşıyordu. İrem, Güneş'in kapüşonunun ipini çözüp kumaşı geriye ittiğinde, bir anlığına donup kaldı. Güneş'in sarı saçları, geceyi bitiren parlak bir gündoğumu gibi, siyah kapüşondan sıyrılıp başının etrafına adeta saçılmıştı. Sanki odadaki loşluğa rağmen biri içerideki ışıkları açmıştı. ​Beril'in gözleri şaşkınlıkla kocaman açıldı. Ağzı hayranlıkla aralanmıştı. "Ne kadar güzel," dedi usulca. Zayıf bedenine ve tüm solgunluğuna rağmen, gerçekten de nefes kesici derecede güzeldi. Beril, bu kadar kötü bir halde bile böyle olan kadının sağlıklı ve güler yüzlü halini bir anlığına merak etti. ​Tam o anda, İrem'in dudaklarından, yılların getirdiği alışkanlık ve şefkatle, iki kelime döküldü: "Güneş Hanım..." İrem, Güneş'in yüzüne bakarken kalbinde eski bir acı canlanmıştı. Naz'ın hayatta olduğunu bilseydi, tereddütsüz "Naz Hanım" derdi. Ama ona bu kadar benzeyen, saçları gündoğumu gibi parlayan bu genç kadın, Güneş'ten başkası olamazdı. ​Gözleri anında yaşlarla doldu. Geçmişin hüzünlü hatıraları, bir anda odaya dolmuştu. Beril, İrem'in bu ani duygusal tepkisine şaşkınlıkla baktı. "Onu tanıyor musun?" diye sordu. ​İrem, yavaşça başını salladı. Sesi, geçmişin tozlu sayfalarından geliyordu: "En son on yaşındayken görmüştüm. Rüya Hanım'ın yeğeni..." Bu açıklama, odadaki sessizliği daha da ağırlaştırdı. ​İrem, uzun yıllar boyunca Arslan ailesinde çalışıyordu. O sadece bir çalışan değil, evin tarihine tanıklık eden yaşayan bir hafızaydı. Tarık Arslan, Rüya Yılmaz ile evlenmeden önce de bu evdeydi, Cihan doğduğunda da. Ailelerin mutlu günlerini, felaketlerini ve sırlarını ilk elden biliyordu. ​Beril'in aklında binlerce soru vardı; Rüya Hanım'ın yeğeninin neden bu halde olduğu, neden Cihan'ın onu bu eve getirdiği halde bu durumdan oldukça rahatsız olduğunu... Ancak her büyük ailenin çalışanları gibi, az meraklı ve ağzı sıkı olmaları lazımdı. Merak, onların işi değildi; sadakat ve sırlar, en önemli görevleriydi. Beril, İrem'in gözlerindeki hüznü görse de, konuyla ilgili daha fazla konuşmaya cesaret edemedi. Güneş'in damarındaki serum bittiğinde, iki kadın sessizce hortumu çıkardı. Ardından, Güneş'in üzerindeki kapüşonlu svetşörtün fermuarını yavaşça açtılar. İrem ve Beril, önce gördükleri manzaraya, sonra da birbirlerine şaşkınlık ve acıma dolu gözlerle baktılar. ​Güneş, göğüslerini bembeyaz bir sargı beziyle sıkıca sarmıştı. Bedenini bu şekilde gizlemişti. ​Beril, yüzünü buruşturarak, bu sıkı bandaja bakıp: "Acımamış mıdır?" diye sordu. O kadar sıkıydı ki, nefes almayı bile zorlaştırıyor gibiydi. ​İrem, dolu gözlerle başını sağa sola salladı. Ne diyebilirdi ki? Tabii ki acıtıyordu. Bu, sadece bir gizleme çabası değil, aynı zamanda bedenine uyguladığı bilinçli bir eziyetti. Derin bir nefes alıp, sargıyı çözmeye başladılar. Güneş'in üst bedenini de aynı özenle temizleyip, Rüya'ya ait yumuşacık eşofmanın üst kısmını giydirdiler. ​İrem, işi bittiğinde usulca, başaklara benzeyen sarı saçlarını fırçalayıp dağılan telleri düzenledi ve Güneş'in üzerini yavaşça örttü. İşleri bitince İrem mutfağa, Beril ise malumat vermek için bahçede Yavuz’la iş konuşan Cihan’ın yanına gitti. Cihan, onu görünce konuşmasına ara verip, umursamaz bir tavırla: "Kendine geldi mi?" diye sordu. ​Beril, "Hayır Cihan Bey," deyince, Cihan "Sık sık kontrol edin," dedi. ​Beril tam gitmek üzereyken, Cihan onun allak bullak olan yüzüne baktı. Cihan'ın sertliğine alışkın olan Beril’in bu tedirginliği, genç adamın dikkatini çekmişti. ​"Bir sorun mu var Beril Hanım?" diye sordu. ​Beril yutkundu. "Şey..." dedi, sesi tereddütlüydü. "Efendim, Hanımefendi'nin vücudu çok fazla berelenmiş. Bir de şey var..." ​Beril, sargı bezini söylemekten çekinerek sustu. ​Cihan, sabırsız bir şekilde, "Ne?" diye sordu. Sesi, Beril'i daha da germişti. Beril, Cihan'ı daha fazla öfkelendirmemek için kekeleyerek: "Sa- sargı bezi..." dedi. ​Bu söz, Cihan'ın beyninde bir şok etkisi yarattı. İrkilerek yerinden doğruldu. Sesindeki ani endişe ve kaygı, sadece Beril'i değil, Yavuz'u da şaşırtmıştı. ​"Güneş yaralı mı?" diye sordu, sesindeki telaş gizlenemiyordu. Koray bunu gözden kaçırmış olabilir miydi? ​Cihan'ın bu sert tepkisiyle Beril irkilip yerinde sıçradı. Korkuyla: "Hayır Cihan Bey," dedi. Sonra utanarak başını eğdi. "Sadece... Hanımefendi göğüslerini sarıp saklamış. Belki bilmek istersiniz diye..." ​Beril'in utangaçlığı ve açıklaması, Cihan'ın kaşlarının daha da çatılmasına neden oldu. Zihninde, Güneş'i ilk gördüğü o an canlandı: Gizlenmiş sarı saçlar, kapüşonun altında yok gibi duran göğüsler... Gerçekten de onu ilk başta bir erkek sanmıştı. Bu basit detayla, Güneş'in maruz kaldığı psikolojik şiddetin boyutunu o an anlamış oldu. Vücudundaki morluklar yeterince kafasını karıştırmıyormuş gibi, şimdi bir de bu çıkmıştı. ​Cihan, Beril'e döndü. Sesi emirdi ama tonunda bir önceki öfke yoktu, sadece keskin bir ciddiyet vardı. ​"Gece boyunca takip edin. Bir şey olursa bilmek istiyorum." ​"Nasıl isterseniz," diyen Beril hızla uzaklaşınca, Cihan başını çevirdi ve Yavuz'un imalı bakışlarıyla karşılaştı. Yavuz, hiçbir şey söylemiyordu; ancak bakışları, Cihan'ın bu kadar hassas davranmasının ardındaki nedeni sorguluyor gibiydi. Yavuz'un yüzüne yayılan bilmiş ve memnun gülümseme, Cihan'ı çileden çıkarmış, durumu açıklama gereği duymuştu. ​"Hasta!" dedi, sesi buz gibiydi. "O yüzden müsamaha gösteriyorum varlığına. İyileşir iyileşmez gidecek. Onun bu evde olması annemin ve babamın anısına saygısızlık." ​Cihan, öfkeyle odasına gitmek için kalkınca Yavuz, yumuşak ama iğneleyici bir sesle araya girdi: ​"Seni yargılamıyorum. İnsanın ilk aşkını unutması kolay değil, hele de bu çocukluk aşkıysa, bağ daha da derinleşiyor." Yavuz, bu sözlerle Cihan'ın tam da damarına basmıştı. ​Cihan'ın gözleri şimşekler çaktı. "O senin hayal gücün!" dedi. Hızla bir iki adım uzaklaştıktan sonra, sanki bu iddiayı evrenin tamamından gizlemek istercesine arkasını döndü ve kükrer gibi ekledi: "Yok öyle bir şey!" Yavuz'un gülümsemesi, Cihan arkasını döndüğünde daha da genişledi. Bu durumdan oldukça memnundu. Belki Güneş’in beklenmedik varlığı, Cihan’a iyi gelir, uzun süredir buz tutmuş kalbi yeniden atmaya başlardı. Yavuz, içinden umutla geçirdi. ​Cihan, öfkeyle merdivenleri çıkınca kendini Güneş’in odasının önünde buldu. Eli, kapı kulpunda öylece kalmıştı. Bir an duraksadı; kendi içinde bir savaş veriyordu. Durumunu mu merak ediyordu, yoksa onu görmek mi istiyordu? Nefret ettiği düşmanın kızını... Kendini bu sorgulama anında yakalayınca, sinirle bir küfür savurdu. Güneş'in odasının kapısından hızla uzaklaşarak kendi odasına girdi. ​
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD