Topi Top

1404 Words
Güneş, Cihan'ın kükremesiyle gelen suçlamaların ağırlığına yabancı değildi. Bu ithamlar, uzun zamandır dayısının dilinde de bir yarım yamalak gerçeklik olarak yer ediyordu. Alışmıştı bu sert yargılamalara. ​Boğazında acı bir yumru büyüdü. Yutkunmakta zorlandı. Biliyordu, bu suçlamaların haklılık payı vardı, ama kalbinin derinliklerinde, babasının tüm bu felaketlere bile isteye sebep olduğuna kimse inandıramazdı onu. Olamazdı. Babası, ailesindeki hiç kimseye, özellikle de annesine kıyamayacak kadar merhametliydi. ​Tam bu acı düşüncelere dalmışken, Cihan'ın nefret kusan, öfkeli sesi onu düşüncelerinden kopardı. ​"Benim düşmanım," dedi Cihan, her kelimeyi bir hançer gibi savurarak, "Aileme sebep olan herkes; tüm Ceyhanlı ailesi." ​Bu toptancı haksızlık, Güneş'in dayanma gücünü tüketti. Sanki sırtındaki son yük de kalkmış, tüm zayıflığı öfkeye dönüşmüştü. Dizlerinde zar zor bulduğu dermanla, oturduğu yerden hızla ayağa fırladı. Boyu Cihan'ın yanında kısa kalsa da, bakışlarıyla aradaki fiziksel farkı kapatmaya çalışıyordu. ​Gözlerini, Cihan'ın içinde yıldırımlar oynaşan, fırtınalı mavi gözlerine dikti. ​"Bu haksızlık!" dedi, sesi deponun loş serinliğinde bir itiraz çığlığı gibi yankılandı. "Bütün bunlar olurken ben sadece on yaşındaydım!" Bu inkar, Güneş'in masumiyetine sığınması, Cihan'ın gerilen sinirlerini artık koparmıştı. Geçmişten gelen bu kadın, hem o kötü günün ağır yükü hem de vicdanının arasındaki ince çizgide kalmak onu sınıra getirmişti. Düşünmeden, sinirle dişlerini sıkarak aklına ilk geleni söyledi: ​"O zaman sen de annenle aynı kaderi paylaşacaksın." ​Cihan, Güneş'in şokla kalkan elini havada yakaladı. Bileğinden sertçe tutup gözlerinin içine bakarak, "Sakın!" diye tısladı. ​Güneş'in göğsü; öfke, haksızlık, acı ve utançla hızla inip kalkıyordu. Gözleri hayal kırıklığıyla doldu, o mavi gözlere çevirdi bakışlarını. "Buraya hiç gelmemeliydim," dedi. Sesi, binlerce camın aynı anda kırılması gibi, yankılanıyordu. Artık tek hissettiği, boşa çıkmış bir umutsuzluktu. ​Cihan, yakaladığı bileği sertçe bıraktı. Yüzünde soğuk bir memnuniyet ifadesi vardı. "İkimiz de aynı fikirde olduğumuza göre," dedi ve başıyla deponun loş kapısını işaret etti. Gitme vakti gelmişti. ​Güneş, derin bir nefes alıp gözlerini Cihan'dan çekti. Yavaş adımlarla, kapıya doğru ilerledi. Karmakarışık duygular içindeydi; gururunun kırılmasından, haksızlığa uğramaktan çok, son umut kapısının yüzüne kapanması canını acıtmıştı. Gözleri buğulanıyordu. Artık başında siyah çuha yoktu ama gözlerine dolan yaşlar, önünü görmesine engel oluyordu. Gözlerini kırpıştırıp yaşları usulca saldığında etrafının, iri yarı, çam yarması korumalarla çevrildiğini gördü. ​"Aldığınız yere bırakın." Cihan'ın buz gibi sesi, son bir zehirli ok gibi kulaklarına ulaşınca ani bir kararlılıkla arkasını döndü. ​"Ben," dedi, Cihan'a küçümseyici bir bakış göndererek, "senin baban gibi bir adam olduğunu düşünmüştüm. Sen onun gölgesi bile olamazsın." ​Arkasını dönüp adamlarla birlikte dışarı çıkınca onlara, 'Kendim giderim. Size gerek yok.' demek istedi bir an. Ama etrafta, deponun önünü bir ateş böceği misali minicik aydınlatan isli bir lambadan ve kendisini bekleyen arabanın farından başka bir ışık yoktu. Sonsuz bir karanlığın içinde eziliyordu sanki. Hangi karanlık daha büyüktü peki? İçindeki mi, yoksa dışındaki mi? ​Korumalardan biri, önünde duran aracın kapısını açınca çaresizce yerleşti arka koltuğa. Bu kez, yanına kimse oturmadı. Araba, toprak yolda ilerlemeye başladığında Güneş'in benliğinde tek bir soru yankılanıyordu: Şimdi ne yapacağım? ................................. Güneş, deponun kapısından dışarı adım attığında sanki içerideki bütün oksijeni de beraberinde götürmüştü. Cihan, o boşalan havayı, ciğerlerine son bir kırıntıyı hapsetmek istercesine derin bir nefes aldı. Arkasını döndüğünde, yıllardır ona hem babalık hem de yoldaşlık eden Yavuz'un onaylamaz bakışlarıyla karşılaşınca gözlerini devirdi. ​"Hiç öyle bakma abi!" dedi, sesi sert ve kararlıydı, ama altında yatan kırgınlık gizlenemiyordu. "Bir de gelmiş, utanmadan yardım istiyor." ​Yavuz, yerinde kıpırdandı. O, hâlâ az önce depodaki kırılgan varlığın Güneş olması şokundan tam olarak sıyrılamamıştı. Cihan'ın, her bir santimi babasına benzeyen yüzüne baktı. Bu kadına karşı nasıl bu kadar soğuk kalabildiğini anlamaya çalışıyordu. Oysa; insanın pek kimsesi kalmayınca, geçmişte gördüğü gölgelere dahi tutunası geliyordu. Cihan'ı kızdırmak istemedi, ama yaptığını da doğru bulmuyordu. ​"Tamamen haksızsın demiyorum Cihan," dedi. Temkinliydi. "Ama Can Ceyhanlı, ailesine bile isteye zarar verecek biri değildi. Hele de söz konusu Naz Hanım'sa. Karısına tapardı o..." ​Cihan, öfkeyle Yavuz'un sözünü kesti. "Yine de bu, katilini kendi elleriyle yetiştirmesine engel olmadı." ​"Öyle olsa bile," dedi Yavuz, karşı çıkarak. "Güneş'in bunda bir suçu yok." ​Cihan, tam ona cevap verecekken, telefonunun melodisi deponun içini doldurdu. Az önce gönderdiği adamlardan birinin aradığını görünce kaşları çatıldı. Bıkkınlıkla açtı telefonu. Karşıdan gelen ses telaşlıydı. ​"Cihan Bey, kız bayıldı." ​Yavuz, dikkat kesildi. Cihan'ın gözlerinde belli belirsiz bir tereddüt yakaladı. Genç adam, vicdanıyla öfkesi arasında kıvranıyordu. Arafta kalmıştı ama tek farkla; her iki kapı da cehenneme açılıyordu. ​Adamı, bu sessizliğe dayanamadı. "Cihan Bey, yine de aldığımız yere bırakalım mı?" ​Cihan, bu soruyla öfkeyle yüzünü sıvazladı. "Kedi yavrusu mu lan bu? Baygın bir kızı, İstanbul sokaklarına mı bırakacaksınız? Sizin cibiliyetinizi sikeyim." ​Bir an duraksadı. "Hastaneye..." diyecekken gözü, adamlarının getirdiği sırt çantasına takıldı. "Siktir!" Kimliği bile yanında değildi. Sinirle soluyup: "Eve götürün," dedi. "Geliyorum." ​Telefonu kapatıp Yavuz'un sorgulayan bakışlarıyla karşılaşınca buz gibi bir sesle "Bayılmış," dedi. "Baş belası! Bir bu eksikti!" ​Yavuz'un yüzü aniden gerildi. Ona göre; Güneş'in ayakta kalması bile bir mucizeydi. Çok zayıf ve solgundu. Yavuz, aceleyle ceketini aldı. "Hadi çıkalım." .................................. Siyah üniformasının içinde, koyu saçları sıkı bir topuzla hapsedilmiş kadın, kapıyı açınca Yavuz'un endişesi sesine yansımıştı: ​"Beril Hanım, adamlar geldi mi?" ​Beril, saygıyla başını eğdi. "Hoş geldiniz, Yavuz Bey. Geldiler. Misafir odasına aldık." ​Yavuz, sadece başını sallayıp vakit kaybetmeden elindeki sırt çantasıyla, merdivenleri hızlıca çıktı. Cihan, onun bu telaşını, umursamaz gözlerle izliyordu. O, Güneş'in bu evde olması fikrinden dahi rahatsızken, varlığı öfkesini kabartıyordu. Ağır adımlarla içeri geçip, iri yarı bedenini koltuğa bıraktı. Başını geriye atıp gözlerini kapattı. Geçmişin hayaletleri peşini bırakmıyordu. ​"Nasıl oldu, nasıl yaptın bilmiyorum ama ona karşı koyabilen tek kişi sensin." demişti Güneş. Oysa ona karşı koyabilen Cihan değil, babasının arkasında bıraktığı o karanlık güçtü. Babasının içinden çıkmak için yıllarca çabaladığı o gölgeye, yaşamak için karışmıştı Cihan. ​"Hastaneleri olan adamım ben, elinde çantayla eve muayeneye gelmek nedir lan?" ​Cihan, Koray'ın söylenmesiyle açtı gözlerini. Başını kaldırınca elindeki deri çantayla, salonun ortasında duran arkadaşıyla göz göze geldi. Ortaokulda tanışıp bu güne kadar hiç ayrılmamışlardı. Kardeş gibiydiler. Koray, Cihan'a sorgulayıcı gözlerle, ters ters bakıyordu. ​"Başka kimseye güvenemezdim. Kızlar gibi söylenmeyi bırak da beni takip et." ​Cihan, merdivenlere doğru yöneldiğinde, Koray da söylene söylene peşi sıra çıkıyordu. Korumaların kapısında beklediği odaya geldiklerinde Cihan, başıyla korumaları dağıttı. Odaya girdiklerinde Koray, büyük yatağın üzerinde hareketsiz yatan bedene baktı. İncecik beden üzerinde, büyük bir kapüşonun çevrelediği başa bakıp muzip bir tavırla, Cihan'a gülümsedi. ​"Bu şey değil mi ya; Topi Top." ​"Saygılı ol." Yavuz'un uyarısıyla Koray, Güneş'e yaklaştı. ​Solgun yüzüne bakınca Koray'ın kaşları çatıldı. Gerçekten de iyi görünmüyordu. Çantasından çıkardığı ışık kalemiyle, ilk gözlerini kontrol etti, ateşine baktı. Daha sonra göğsünü dinleyip tansiyonunu ölçtü. Batın kontrolü yapmak için Güneş'in svetşörtünü sıyırdığı an, olduğu yerde donup kaldı. Kaşları çatıldı. Güneş'in karnında birçok ezik ve çürük vardı. Öfkeli bakışlarını Cihan'a çevirdi. ​"Kadını mı dövdürdün?" ​"Sikerim belanı Koray, ne saçmalıyorsun sen?" Cihan yatağa yaklaşırken bir yandan da söyleniyordu. "Kadınlara asla zarar vermem ben. Sanki bilmiyor..." ​Cihan, gördüğü manzarayla bir an durdu. Güneş'in beyaz teninde; büyüklü küçüklü, yeni yeni oluşmuş morluklar, geçmeye yüz tutmuş sarımsı lekeler vardı. Alnı kırıştı. Gözleri istemsizce Güneş'in solgun çehresinde dolaştı. Dalgın bir sesle, "Nasıl olmuş?" diye sordu. ​Koray, Güneş'in üzerini kapatıp dudak büktü. ​"Muhtemelen darbe almış," dedi. "Hem de birden fazla. Birkaç tüp kan almam gerek. Fazla solgun ve zayıf. Yetersiz beslenme gibi duruyor, ayrıca ciğerlerinde bir hırıltı var. Ateşi de bu yüzden. Şimdilik onu toparlayacak bir serum takacağım. Test sonuçlarına göre, ilaçlarını getiririm." ​Koray, konuşurken kan almış, açtığı damar yoluna serumu takıyordu. "Bir süre sonra kendine gelir. Dinlensin, ayrıca beslenmesine çok dikkat edin. Mümkün olduğunca protein ağırlıklı olsun." Cihan, Koray'ın söylediklerini duymuyor gibiydi. Tüm dikkati, büyük yatağın üzerinde yatan, solgun ve yaralı bedendeydi. Gerçekten o kız mıydı bu? Hafızasındaki parlak ve şımartılmış görüntülerle, önündeki kırılgan bedeni eşleştirmeye çalışıyordu. Ceyhanlı ailesinin prensesi, babasının göz bebeği, amcalarının kıymetlisi... ​O mu yapmıştı? Güneş'i bu hale o mu getirmişti? Yumrukları istemsizce sıkıldı, tırnakları avuç içlerine batıyordu. Öfkesinin hedefi, bir anlığına Güneş'in ailesinden, Güneş'e bu eziyeti yapan adama kaymıştı. ​Koray, konuşmasını bitirip yavaşça odadan çıkacağı sırada, Yavuz ona eşlik etti. Koridorda, Cihan'ın duyamayacağı bir mesafede, Koray'ın fısıltısı duyuldu: ​"Abi kim o kız? Cihan bir tuhaf oldu." ​Koray, gözlerini kısarak Yavuz'u tartıyordu. Yavuz, sadece başını sağa sola salladı. Koray, bu hareketin anlamını biliyordu: "Sorunun cevabı bende değil." ​Koray'ın ardından kapıyı ağır ağır kapatan Yavuz da sorunun cevabını merak ediyordu. Cihan'ın, o morlukları gördükten sonra yaşadığı ani değişim, Yavuz'un da kafasını karıştırmıştı. Odada kalan tek şey, yatağın başındaki serumun ritmik sesi ve Cihan'ın derin, boğuk nefes alıp verişleriydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD