Genç adamın yüzündeki alaycılık, Güneş Ceyhanlı ismini duyar duymaz buz gibi bir maskeye dönüştü. Duyduğu isimle kaşları anında çatıldı; yüzündeki her bir kas gerilmişti, sanki bu isim beklenmedik ve can sıkan bir titreşim yaratmıştı. Bir an için, bu ismin taşıdığı ağırlık altında ezilmiş gibiydi.
Hızla, yanındaki yaşlı adama, kelimelerden daha anlamlı, gergin ve sorgulayıcı bir bakış attı. Yaşlı adam ise omuzlarını hafifçe silkerek, durumun karmaşıklığını ima eden sessiz bir cevap verdi.
Genç adam, ellerini pantolonunun ceplerine soktu, bu hareket gerginliğini gizleme çabasıydı. Ardından, oturan kadını daha iyi görmek için birkaç adım öne çıktı. Adımları kararlıydı, aralarındaki mesafeyi azaltırken depodaki gerilim de elle tutulur hale geliyordu.
Tam o anda, loş ışıkta beliren o yabancının gözleri, Güneş'in gözleriyle kesişti.
Güneş'in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Karşısındaki adamın gözleri... bunlar sıradan gözler değildi. Yıllar önce, hayatının bir döneminde anlık bir mutlulukla hatırladığı o gözlerdi: derin, şaşırtıcı ve unutulmaz bir mavi. O an, Güneş'in içinde, intikam arayışının soğuk duvarlarını yıkan, tanımlayamadığı bir duygu fırtınası başladı.
Güneş, o mavi gözleri derinden tanımıştı. Beyninin arka sokaklarında, mutlulukla parlayan bir anının kapısı aralanmıştı. Ancak bu bakışlar ve bu yüz... bunlar, hafızasındaki görüntüye ait değildi.
Çocukluğunda, Güneş'i her gördüğünde içinden bir ışık fışkırır gibi parlayan o sıcak bakışların yerinde şimdi nefret kusuyordu. Yüzü, o eski tanıdık tebessümden eser taşımıyordu; tam tersine, saf ve yakıcı bir öfkeden gergindi. Sanki yıllar, o masum yüzü alıp, yerine acımasız ve soğuk bir intikam maskesi takmıştı.
Güneş yutkundu, boğazındaki düğümü çözmek için zorlandı. Bu durum, beklediği savaştan bile daha karmaşıktı. Titrek, ama kararlılığını korumaya çalışan bir sesle zar zor konuştu:
"Kızgın mısın sen?" diye sordu, sesi daha çok bir hayret ifadesi taşıyordu. Ardından hızla mantıklı bir açıklama bulmaya çalıştı: "Yani, ismini uluorta her yerde soruşturmadım, tabii ki. Onlar... iş yaptığınız taşeron firmalar değil miydi?"
Bu sorunun ardındaki düşünce basitti: Amacı, durumu yumuşatmak ve karşısındaki adamın nefretinin gerçek nedenini anlamaktı.
Genç adam, Güneş'in taşeron firmalarla ilgili açıklamasını duymazdan geldi. Sanki bu sözler, deponun boşluğunda anlamsızca kaybolmuştu. Bakışları tek bir noktaya odaklanmıştı: Güneş.
Soğukkanlılıkla, Güneş'in oturduğu sandalyenin hemen yanına kadar yürüdü. Boyunun uzunluğu, eğildiğinde tehdidini daha da artırıyordu. Üzerine doğru eğildi, yüzleri arasında neredeyse nefes alıp verişlerinin duyulabileceği kadar az bir mesafe bıraktı. O nefret dolu mavi gözler, Güneş'in gözlerine bir mühür gibi basıldı.
Dudaklarından çıkan ses, fısıltıdan çok bir tıslamaydı, buz gibi ve zehirli: "Benden ne istiyorsun?"
Güneş, o an yerinden fırlayabilseydi, o yakıcı bakışlardan kurtulmak için geri geri kaçardı. Bedeninin her zerresi, korunma içgüdüsüyle kaç diye bağırıyordu.
Ancak o buraya, tam sekiz aydır kaçmak için gelmemişti. Ailesinin intikamı, tüm korkularından daha ağır basıyordu. Sandalyesinde hafifçe doğruldu, başını yukarı kaldırdı ve bu tehlikeli adama doğru çevirdi. Korkuyu yendiği o anın gücüyle, dudaklarından tek bir kelime çıktı:
"Yardımını istiyorum."
Bu itiraf, sessiz depoda bir bomba etkisi yarattı. İntikam için gelen bir kadının, kaçıran adamdan yardım istemesi, durumun karmaşıklığını zirveye taşıyordu.
Yardım, öyle mi?"
Genç adamın kaşları, Güneş'in beklenmedik talebi karşısında hayretle havalandı. Sesindeki alay, şimdi daha da belirgindi, sanki duyduğu en saçma şakaya gülüyordu. Oturan kadının etrafında bir daire çizerek, alaycı tavrını koruyarak bu kelimeleri tekrarladı.
Güneş, bu küçümseyici tavır karşısında içten içe öfkelenmeye başladı. Yardım istemesi, zayıflık belirtisi değildi, bir mecburiyetti. Ancak öfkesini yuttu, zira şu anki pozisyonu herhangi bir tepki vermesine izin vermiyordu.
Genç adamın gözleri, bir anda Güneş'in bileklerine takıldı. Orada, kelepçelerin metaliyle tenin acımasız mücadelesinin izleri, küçük, kırmızı çizgiler halinde belli oluyordu; hafiften kanıyordu. Bu görüntü, genç adamın yüzündeki alay maskesini anında düşürdü. Gözleri, Güneş'i getiren iri kıyım adamlara döndüğünde, bakışları öyle keskin ve öfkeliydi ki, deponun havası anında buz kesti.
"Derhal çıkarın şunu!" diye gürledi, sesi ilk kez gerçek bir hiddetle doluydu.
Adamlar hemen harekete geçti. İçlerinden biri, aceleyle öne atılıp kelepçenin kilidine uzandı ve titreyen ellerle onu hızla açtı. Kelepçe yere düşerken metalin sesi yankılandı.
"Affedin Cihan Bey," diye kekeledi adam. "Kadın olduğunu bilsek takmazdık..." Ardından hızla geri çekilip gölgelere karıştı.
Güneş, kelepçelerden kurtulmanın rahatlığıyla birlikte gelen yanma hissiyle bileklerini ovuşturdu. Derin izler bırakan kelepçelerin acısı, fiziksel bir rahatlama sağlarken, az önce duyduğu isim tüm dikkatini tekrar topladı.
"Cihan Bey..."
Güneş, kelepçelerin geride bıraktığı acıyı hissetse de, bileklerinin rahatlamasıyla derin bir oh çekti. Gözleri, hala öfkeden alev almış olan Cihan'ın mavileriyle kesiştiğinde, çekingen bir minnetle başını eğdi.
"Teşekkür ederim..." dedi usulca.
Beklemeden, içinde biriken tüm çaresizliği ve arayışı tek bir nefeste dışarı döktü. Gözlerindeki kararlılık, "yardım" talebinin ciddiyetini vurguluyordu.
"Bana yardım edebilecek tek kişi sensin. O yüzden sekiz aydır seni arıyorum." Sesi, depoda yankılanırken hem bir itiraf hem de bir çağrıydı. "Nasıl oldu, nasıl yaptın bilmiyorum ama ona karşı koyabilen tek kişi sensin."
Gözlerinde hüzünlü bir gölge belirdi. "Dayım beni daha fazla koruyamadı," dedi, sesi üzgün bir tınıyla doluydu. "Gücünün son kırıntılarıyla beni gizlice Türkiye'ye getirebildi sadece."
"Dayın?" diye sordu Cihan, yüzünde en ufak bir yumuşama belirtisi olmadan. Bakışları hala buz gibi, sorgulayıcıydı.
Güneş, başını daha da dikleştirdi. "Efe Altınsoy," dedi. Bu ismi söylerken bile sesinde bir gurur kırıntısı vardı. "Onun da gücü azalıyor. Bana yardım etmelisin, düşmanımız ortak."
Bu son söz, deponun sessizliğini parçaladı.
Cihan'ın yüz hatları bir an gerildi, sonra dudakları yavaşça, dehşet verici, tüyleri diken diken eden bir kahkahayla iki yana kıvrıldı. Bu, sevinç kahkahası değil, acı, alay ve derin bir nefretin karışımıydı. Kahkahası, metal ve betonun soğukluğunda yankılandı.
"Ortak düşman..." diye mırıldandı, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönmüştü. Gözlerindeki mavi şimdi fırtınalı bir denizi andırıyordu. Hızla Güneş'in yanına doğru bir adım daha attı, sesi giderek yükseldi ve nihayetinde öfke dolu bir kükremeye dönüştü:
"Peki bu ortak düşmanı hayatımıza kim soktu? Ailemize... içimize? Yalanlarla, gerçekleri saklayarak bir gecede hayatların mahvolmasına kim sebep oldu?!"
Cihan'ın sesi, deponun en uzak köşelerine ulaşan, yankılanan bir şimşek gibiydi. Güneş, bu öfke seli karşısında oturduğu yerde irkildi. Gözleri şaşkınlık ve acıyla açılmıştı. Bu sert tepki, beklediği her şeyden farklıydı ve anladı ki, Cihan'ın nefreti sadece düşmanlarına değil, aynı zamanda ona ve taşıdığı isme de yönelmişti.