Zorlu Başlangıç

735 Words
"S-sen o d-değilsin..." ​Dudaklarından dökülen bu şaşkınlık nidası, loş ışıkla aydınlanan deponun soğuk, beton duvarlarına çarptı ve yankılanarak geri döndü. Sözler, sadece bir ses değil, aynı zamanda umutsuzluğun son saniyelerinde yeşeren bir yanılgının ifadesi gibiydi. ​Gözleri hâlâ loşluğa tam olarak adapte olamamıştı; karşısındaki iki silueti tam olarak seçemiyordu, tıpkı sisli bir camın arkasından bakar gibi. Ancak görebildiği kadarıyla, biri diğerinden belirgin şekilde daha yaşlı, çizgili bir yüzün ağırlığını taşıyor gibiydi. Diğeri ise daha genç, dinamik bir duruşa sahipti. İkisi de uzun boylu ve geniş omuzlu, yapılı adamlardı; varlıkları bile bu ıssız mekânı doldurmaya yetiyordu. ​Şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla dolu "Sen o değilsin" fısıltısından sonra, iki adam arasında garip bir sessizlik çöktü. Yaşlı olan, kaşları çatılmış bir halde, yavaşça başını yanındaki genç adama çevirdi. Genç adam da aynı ölçüde şaşkındı; omuzları hafifçe yukarı kalkmış, bakışları bir anlığına kararsızlıkla dolmuştu. Sanki bekledikleri tepki bu değildi. Bu basit ve şok edici cümle, dikkatlerini beklenmedik bir yöne çevirmişti. ​Birbirlerine baktılar; sessiz, sorgulayıcı bakışlarla. Sanki aralarında, "Ne oluyor? Kim bu?" diye soran görünmez bir telepatik iletişim vardı. Genç adam, omuzundaki şaşkınlık yükünü hızla silkeler gibi yaptı. Soğuk bir ifadeyle boğazını temizledi ve bu küçük hareket bile deponun sessizliğinde yankılandı. Bakışları, oturan kişiye kilitlenmişti; ne bir duyarlılık ne de bir açıklama içeriyordu, sadece saf bir otorite vardı. ​"Seni hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim," dedi. Ses tonu, kışın en keskin rüzgârı gibi soğuktu. Her bir kelime, özenle seçilmiş, çelikten bir bıçak gibi keskin ve tartışmaya kapalıydı. Nezaketten çok uzak, iğneleyici ve imalı bir tını taşıyordu. Bu ses, bulunduğu loş ortamdan farksızdı; otoriter, soğuk ve iliklere işleyen derecede korkutucuydu. ​O an, anladı ki, karşısındaki kişi beklediği cellat olmasa bile, kaderini belirleyecek güç ve tehlikeye sahipti. Bu yeni adam, sadece bir aracı değil, bambaşka bir tehdidin ta kendisiydi. Özür kelimesi, alaycı bir maskeden başka bir şey değildi. Genç adamın sesindeki o buzlu otorite, oturduğu yerde irkilmesine neden oldu. Titreyen bedeniyle, sanki o soğuk ton doğrudan kemiklerine işlemişti. Yutkundu, kuru boğazından zorlukla geçen o küçük hareket, içinde yükselen korkuyu bastırma çabasıydı. Yine de, ölümü göze almış bir ruhun son kırıntılarıyla, sesindeki titremeye rağmen bir onur kırıntısı koruyarak sordu: ​"Kimsin sen?" ​Soru, deponun beton tavanına çarparken, genç adam tehditkâr tavrını hiç bozmadı. Sanki bu soru, onun için komik derecede önemsizdi. Yavaşça başını iki yana salladı, dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. ​"Hayır, hayır," dedi, sesi tok ve kesindi. "Asıl soru şu: Sen kimsin?" ​Gözleri, oturan kişinin zayıf bedenini yukarıdan aşağıya süzdü. Altında eski siyah bol bir eşofman altı, üzerinde yine aynı renk yıpranmış geniş kapüşonlu bir sweat vardı. Kapüşonu kafasına geçirmiş sıkı sıkı bağlamıştı. "Kusura bakma," diye ekledi, sesi daha da iğneleyici bir hal almıştı, "ama konuşana kadar kadın olduğunu bile anlamadım. Her yerde Cihan Arslan ismini bu kadar korkusuzca dillendiriyormuşsun." ​Bu sırada, oturan kadını getiren adamlardan biri, kadından zorla aldıkları sırt çantasından çıkardığı bir kimliği uzattı. Genç adam, kimliği eline aldı, loş ışıkta dikkatlice inceledi. Başını hafifçe eğerek üzerindeki ismi okudu: ​"Ceylan Yılmazer..." ​Dudaklarını büzdü, küçümseyici bir "Hıh" sesi çıkardı. Kimliği parmaklarının arasında çevirirken, gözleri alayla parlıyordu. "Doğrusu usta ellerden çıkmış," dedi. "Ama bu sahte kimlik, beni kandırmaya yetmez." Kadın oturduğu yerde, bileklerindeki kelepçelerin soğukluğunu unutarak, gözlerini daha da kıstı. Loşluğa meydan okurcasına, karşısındaki genç adamın yüz hatlarını seçmeye çalıştı. Gerçekten o muydu? Aylardır her köşe başında aradığı, ailesinin intikamı için yardım isteyeceği kişi... Cihan Arslan? Emin olamıyordu. Ancak bu anın dehşeti içinde, ne fark ederdi ki? Önemi olan, kaderini elinde tutan kişinin o olmasıydı. ​Derin, kabullenmiş bir nefes aldı. Sanki tüm umutsuzluğunu ciğerlerine çekip, oradan bir cesaret kırıntısı yaratıyordu. "O kimlik... senin için değil," dedi, sesi önceki titrekliğini yitirmişti. ​Genç adamın kaşları, bu beklenmedik itiraf ve meydan okuma karşısında alaycı bir merakla havalandı. Dudaklarında aynı iğneleyici tebessüm vardı. ​"Öyle mi?" dedi. "Peki, benim için kimsin kadın?" ​Bu soru, kadının ruhunda bir anahtarı çevirdi. Hayatında en çok gurur duyduğu şeye, kimliğine sıkıca sarıldı. Boynunu dimdik kaldırdı, bakışları deponun loş ışığında parlayan bir kararlılıkla doluydu. Artık sesi ne titrek ne de yalvaran bir tını taşıyordu; aksine, kendinden emin ve gururlu bir şekilde konuştu: ​"Güneş Ceyhanlı." ​Ardından, kimliğini taçlandıran o iki ismi, bir miras gibi, tehditkâr adama fırlattı: "Naz Altınsoy ve Can Ceyhanlı'nın kızı." ​O isimler, deponun beton duvarlarında bir yankı buldu. Bu açıklama, sadece bir kimlik beyanı değil, aynı zamanda kaderin en acımasız cilvesiydi. Genç adamın yüzündeki alaycı ifade, ilk kez yerini sarsılmaz bir ciddiyete bırakmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD