İdris Polat Kandemir
Bugün ofiste yoğun bir gündü. Yeni tasarlanan gemilerin arayüz çalışması yapılacak, eksikleri tespit edip imalata sunulacaktık. Yoğun geçen toplantının ardından ofiste kendime kısa bir dinlenme molası vermiştim. Melis kahvemi getirdiğinde, "Yorgun görünüyorsun Polatcım," dedi. "Polat Bey," diyerek söylemini düzelttim. Bir kez yattık diye kendini iyice sevgilim zannetmeye başlamıştı. İşini iyi yaptığı için yanımdaydı ama kendi isteğiyle ayağına gelmiş bir kadını geri çevirmek gibi bir huyum yoktu. Hele çalışanlarla olmaz gibi bir zihniyetim hiç yoktu. Bu güne kadar hiçbir kadına zorla ya da isteği dışında asla yaklaşmadım. Meliste bunlardan biriydi. Bunu ona en başında söylemiştim; eğer bu birlikteliği istiyorsan asla beklenti içine girmeyim deme. Ben aşk adamı olmadım hiçbir zaman, keyifti benim işim, keyif ve o an aldığım zevk. Melis de bunu kabul edip birlikte olmuştu. Allah var, yatakta fenaydı hatun ama bitmişti işte, şimdi gözüme hiç çekici gelmiyordu.
"Afedersiniz Polat Bey, masaj yapmamı ister misiniz?" Olabilir aslında. Dün gecede fenaydı, akşamki hatun da epey yormuştu. Hep toprak piçi yüzünden onun gönlünü eğlendirirken olan yine bana olmuştu. Ona kız tavlayalım derken araya kendimi de kaynatmıştım. 😎 Melis yanıma gelip yavaş ve nazik hareketlerle şakağıma, oradan boynuma ve alnıma masaj yapmaya başladı. İnanılmaz iyi hissettirmişti. Derken kapı çalınınca Melis'e, "Yeter bir dakika," diyip kapıdakine "Gir," diye seslendim. Gelen yardımcım, sağ kolum dostum olan toprak şerefsizinden başkası değildi. "Melis, işine devam et," dedim, Toprağa "Ne oldu lan, ayılabildin mi sonunda?" diye sordum. Melis masaja devam ederken, "Ben dağıtmadım ki ayılayım," dedi. "Şerefsiz kızı bulunca çıkıp gittin, bende kızdan haz almadım, çıktım mekandan." Melis sinirle kafamı sıkıştırınca, "Ne oluyor?" diyerek ters bir bakış attım. "Ben müsaadenizi isteyim," dedi. Tavır yapıyor. "Hey Allahım, çıkabilirsin," Melis dedim. Melis çıkınca, Toprak,"Oğlum, ne uslanmaz bir piç oldun. Kızla yatıyorsun bir de utanmadan başka kızlardan bahsediyorsun," dedi.
Sevgilim mi, amına koyayım, bir kez yattık bitti. Hem ben mi dedim ona, kendi kaşındı. Ee, ben de kaşımada ustayım. Beklentisi varsa, siktirip gidebilir. Başta söylemesem, bir umut versem haklısın.
Her neyse, sen harbi bir bok yemedin mi dün?
-Dedim ya, vıc vıc sevmedim, çıktım. Ben aşkı arıyorum, oğlum, kalbimi titretecek hatun çıkmadı karşıma. Bu gidişle de çıkacak gibi durmuyor. Yani senin gibi olmak istemiyorum, İdris Bey.
-Hay senin İdris'ine... Neyse, umarım dileğin olur kardeşim.
-Neyse sen baktın mı gemi modüllerine?
- Baktım, birkaç eksik gördüm. Onları düzeltelim, imalat haneye geçelim ama bir sıkıntı var.
- Ne sıkıntısı, toprak? Valla her şey yolunda gidiyor, bir hata istemiyorum.
- Ya bizim gemi mühendisi Dicle’yi biliyorsun.
- Ee, ne olmuş Dicle’ye?
- Oğlum, kız doğurdu, doğuracak haliyle. Yerine birini bulmamız lazım. Kız bırakacak, tekrar döner mi bilmiyorum.
- Bul o zaman yenisini, toprak. Başvurulara birlikte bakarız ama yarın artık. Valla bu gün yeterince yoruldum, eve gidip dinlenmek istiyorum.
- Emredersiniz, İdris Bey, diyerek ayaklandı Toprak. Ulan İdrisler, tepsin seni Polat Polat derken Toprak çoktan çıkmıştı odadan.
Eve geçip bu günü sessiz ve sakin bir şekilde koltuğa yayılarak geçirmeyi düşlemiştim. Ama annemin telefonu tüm hayallerimi suya düşürmüş. Hatice hatunun gazabına uğramamak için akşam yemeğini mecburen baba evinde yemek zorundayım.
Eve geldiğimde kapıyı annem açmış. Önce popoma tekme atıp, "Ula yangaz uşak, sen hiç aileni anacığını ölmez misun? Aramasam unuttun gettin ha, çekeceğum kulağuni!"
Gönlünü almam lazımdı çünkü haklıydı kadın. Nerdeyse iki ay olacak, görmemiştim annemi. İş, güç bir de gece hayatı derken ailemi harbi ihmal etmiştim.
Oy oy oy, gönlümün yegâne sultanı Hatçem kız ben seni unutur muyum? Valla çok yoğundum, o yüzden yoksa bak bir aradın, koştum sana geldim.
Omzuma hafifçe vurup sarılmayı da ihmal etmemişti, neyse ki. Ben sana soracağım o yoğunluğu. Neyse, neyse geç hadi, baban da özledi seni.
Nereye özlüyor? Daha sabah şirkette teftişteydi.
Baban, işte biliyor musun? He he, biliyorum derken salona geçtim. Annem yine döktürmüştü, uzakta değildik ama baba evinden çıktın mı bir daha eskisi gibi olmuyordu hiçbir şey. Ama o aile sofrası hayatta her şeyin önündeydi ve baş köşeyi kimseye kaptırmıyordu. Babamı ve Ayşe halamı da öpüp her zamanki yerime kuruldum. Tabağımı doldurtup yemeklere gömülürken babam, yemeği boğazıma dizmeye yemin etmişcesine, ee İdris Kandemir ne zaman evleneceksin de bakayım? Daha genciz Mehmet Kandemir, sen kendine başka birini bul evlendirmek için. Bak halam bekar, ona bulalım şöyle yakışıklı bir kısmet, höst ula diyerek araya girdi Ayşe halam.Benden uzak dur İdris, yoksa kötü olur diyerek tehdidi de araya sıkıştırmıştı.Babam çorbasından bir kaşık alıp acımasız sorularıyla bunaltmaya devam ederken annem de ondan pek farklı değildi. Ha bir kız bulsak diyorum, hatta bir tane buldum derken elimi masaya vurup, anaaa baba bakın her geldiğimde aynı muhabbet. Siz böyle yaptıkça eve gelesim yok, bırakın şimdi beni, baş göz etmeyi de güzel güzel yemeğimizi yiyelim. Annem de babam da nihayet susmuş, Başka konularda şakalaşarak yemeği tamamlamıştık.
Eve geçtiğimde duş alıp kendimi yatağa attım. Uykumu alınca uzun zamandır ihmal ettiğim spor salonuna gitmek için evden çıktım. Otoparktan çıkarken fena halde yağmur yağıyordu. Ana yola çıkıp gaza yüklendim. Yağmurlu havaları pek sevmesem de bugün müthiş bir enerji vardı üstümde; sanırım gece aldığım uykunun güzel hormonlarıydı üzerime yerleşen rahatlık.Hızlıca yolları aşıp spor salonuna ulaştım.
Spor salonunda biraz çalıştıktan sonra kahvaltımı da yapıp tekrar eve geçtim. Üzerimi giyinip şirkete gittim. Hava yerini pırıl pırıl güneşe bırakmıştı. Aracı güvenliğe bırakıp yıkatmalarını söyledim. Öğleden sonra Gemiciler Birliği'nde toplantım vardı. Şirketteki işlerimi halledip Gemiciler Birliği'ne geçtim. Arabayı hazır eden güvenliğe teşekkür edip gemici birliğine geçtim. Toplantı çoktan başlamıştı. Gemiciler Birliği başkanı İsmail amca, oldum olası çok sevmiştir beni. Babamla da yakın arkadaş oldukları için benide her toplantıya çağırır genç fikirlere ihtiyacımız var derdi.İsmail amca eski gelenekleri sürdürmeye bayılıyordu. Hali hazırda yep yeni binalar dururken, balık pazarı yakınlarındaki taş binada işlerini sürdürüyordu.
Selam verip ben de babamın yanına geçtim. İhtiyar heyetini sevmesem de yaptıkları yardımlarla balıkçılara destek oluyorlardı. Eh, ben de egoist bir piç olsam da insanlara yardım etmeyi çok seviyordum. Toplantının ardından babamla birlikte çıktığımızda arabamın halini görünce kısa bir şok yaşadım. Yeni temizlenen, cillop gibi özenle baktığım aracım yumurtaya bulanmıştı. Yetmezmiş gibi, kremayla bir de üzerine yazı yazmışlardı. "Geçtiğin yollara dikkatli bak, kartal yavrusu" yazmış, sinirden gözüm dönmüştü. "Ula, kim bu hale getirmiş aracı?" dedi babam. O sırada marketten koşarak çıkan adam, "Oo, Mehmet Bey'im, hoş geldiniz," dedi. Babam adamı görünce beni de pek takmamış, adamla muhabbete dalmıştı. "Ha, bu da benim oğlan İdris Polat," hah, babamın bir de beni tanıtması kalmıştı. Arabam ne haldeydi, babamın dünya umrunda değil, hey Allah'ım.
Aklıma gelenle babamı geçip, "Amca, sen benim arabayı bu hale koyanı gördün mü?" diye sordum. Biraz teredütle bakıp,"Gördüm, oni bir balıkçı kız yaptı.Hatta benden aldı, yumurtaları ve kremayı tek tek erinmeden , kırdı. Ama sende haketmişsin uşak, yalan yok," dedi. Adamı dinlemeye tenezzül etmedim, "Hakedecek ne yapmışım?" diye sormak aklıma gelmedi şahsen çünkü arabamın ağzına sıçmıştı. "Nereye gittiğini gördün mü?" "Ha, sen saf mısın uşak, balıkçı kız dedim ya, ha, hale doğru gitti." Ordadır heral.
Bir hışımla hepsini geride bırakıp, hale koştum. Arabamı bu hale getiren manyağı ben de bir güzel sudan çıkmış balığa çevirmesem, bana da İdris Polat Kandemir demesinler. Nerede manyak var, bana denk gelirdi arkadaş. Balık pazarına adımımı atar atmaz sinirle bağırdım, "Arabamı yumurtaya bulayan balıkçı kız nerede?" dedim. Çünkü ne isim vardı, ne cisim, adamın tarifiyle balıkçı kız demişti. Sağa sola bakınıp balıkçı kızı arıyordum.
"Ne bağırıp duruyorsun, ha geldim işte buradayım!" duyduğum sesle bir hışımla arkamı dönüp üzerine en az 10 beden büyük gelen balıkçı tulumu ve siyah beresiyle hırçın bir güzel çıkmıştı karşıma ama öfkem ağır bastığı için cadıyı inceleme fırsatım olmamıştı.
"Sen misin arabamı mahveden manyak?" dedim. Gerçekten çok sinirlenmiştim. "Sensin ulan manyak, hakettin sen onu, oh iyi etmişim, ellerime sağlık."
Öfkemin bir an kontrol edemedim ve refleks olarak "Kızım seni, var ya," diyerek üzerine yürüdüm. O sırada pazar esnafı bir anda etrafımı sarınca duraksayıp, "Hop ağır ol, bakayım uşak, ne oldu, ne yaptı bizim kız?" diye sordu esnaftan biri.
"Arabamı mahvetmiş, daha ne yapacak? Hakettin ula, hakettin, daha konuşay misun?”diye araya girdi cadı.
"Ya ne yaptım kızım ben sana, deli midir nedir?" diyerek çıkıştım. "Sabah beni yol kenarında ıslak hamsiye çevirdin ula, yolda insanlar olabileceği hiç aklına geldi mi dangoz?" diyerek yaptığı manyaklığın sebebini nihayet söylemişti.
"Ulan görmedim, nereden bileyim yol kenarında kim vardır, kim yoktur?" dedim.
"Bileceksin ula, geçtiğin yola dikkatli bakacaksın, ha bir ders verdim sana hem de ödeştik." Ödeşmişiz, bak hele bak, ulan görmediğim bir anın suçlusu olmuştuk, iyi mi? Ama yine de tavrımdan ödün vermeyip, "Ulan ben sana bunun hesabını sorardım, ya dua et kadınsın ve benim yüzümden belli ki mağdur olmuşsun," dedim.
"Yürü git ula, senin acımana ihtiyacım yoktur, bir özür bile dilemeyecek kadar egoist herifin tekisin, de haydi git, yumurta kurumasın arabana, yazık olayı."
Bu kez sözlerine daha fazla tahammülüm kalmayınca, "Senin ben," diyerek önümde duran balık kasasını kafasından aşağı döktüm. Bir içim soğumadı desem yalan olur; gereksiz suçlamaları ve sözleri deliye çevirmişti.
Balık suyuyla ıslanınca deliye dönmüştü adeta. Onun bu hali, ne yalan söyleyeyim, içime su serpmişti; kahkama engel olamadım.
O sırada nereden çıktığı belli olmayan bir yumrukla yere savruldum. Piçin tekine hazırlıksız yakalanmıştım; deli gibi vuruyordu. En son hamlesini savurup bu kez ben yumruklarımı konuşturdum. Olay, atışmadan farklı yerlere gelmişti ve sonuç olarak kendimi karakolda bulmuştum.
Bu kız deliydi, çevresindekiler de ondan deliydi. Üstüne, komser de deliydi. O kaf dağındaki burnu bir türlü yere inmiyordu ama o hırçın, inatçı hali beni fena halde etkilemişti. Sırf sinirlendirmek için gıcıklık yapmaktan kendimi alamamıştım; ben de az piç değildim. Neyse ki, komiserin sert tutumu sayesinde olay tatlıya bağlanmıştı ama elbet bu kız bir yerde karşıma çıkardı; o sivri dilini zevkle törpülerdim.O hengamede polis aracıyla gelmiştik.Karakoldan çıkınca bi taksi çevirip şirkete geçtim.Babamda sağolsun arkamı dahi aramamıştı.Güvenlikte duran Semih’e seslenip arabayı halin ordan almasını ve yıkatıp getirmesini söyleyip şirkete girdim.Ne gündü arkadaş huzurla başladığım sabah deli fişek yüzünden mahvolmuştu.Biraz kafamı toplayıp işlere döndüm.Bi kaç gün İşlerin yoğunluğundan balıkçı cadı da yaptıkları da kısa bir süreliğine aklımdan çıkmıştı. Birkaç gün sonra eve dönerken yol kenarında eski bir Anadolu başında iki hatuna yardım maksadıyla durmuştum. Arkası dönük olduğu için kim olduğunu elbette o cadı sesini duyup gözlerini bana dikince anladım. Balıkçı güzelini yol kenarında görmek benim için büyük bir sürpriz olmuştu. İşi piçliğe vurup, "Vay vay vay, bakın burada kimler varmış! Balıkçı Cadısı'na bakın hele, balıkçıdan mankenliğe mi terfi ettin?" diyerek baştan aşağı süzdüm. Balıkçı tulumundan oldukça şık ve hatlarını belli eden kıyafete geçiş yapmıştı hırçın güzel.Tabi ki o güzelliğin altında zarif bir kız olduğunu düşünmem benim hatamdı.Anında tırnaklarını çıkarmıştı dişi kartal.
-"Hoşt ula, yeter süzdüğün! Hem saane sen ne diye durdun ki, kimsin ula sen?"
-Yolda kalmış iki güzel bayana yardım etmek için durmuştum, senin olduğunu bilseydim durmazdım diyerek kollarımı göğsümde birleştirip yüzüme uyuz bir gülümseme yerleştirdim giderek artan öfkesiyle
- "Ne diye bekliyorsun o zaman, de sektir git!" Dedi ağzını da bozmuştu.
"Cık cıklayıp, bu kıyafete bu endama hiç yakışmıyor bu ağızlar!" Diyerek daha çok damarına bastım bu kızı kızdırmaktan ayrı bir keyif alıyordum.
"Ula sen bana asılmaya mı çalışıyorsun, kafanı kırarım ula senin!" Diyerek arabadan levyeyi kapıp üzerime yürüyünce, ellerimi kaldırıp teslim olmuş gibi yaptım. "Tamam, gidiyorum" dedim. Gittiğimi düşünüp yeniden arabayı tamir etmeye koyuldu. Yol tekin değildi; iki kız burada tek başına kalırsa başına bir iş gelir diye, sırf iyi niyetimden yanlış anlaşılmasın, biraz daha beklemek istedim ama balıkçı güzeli, yanındaki kızın dürtmesiyle benim varlığımı yeniden fark etti.
"Ula, ne halt etmeye duruyorsun orada?" Arabaya yaslanıp bilmiş bir edayla "Tamir edebilecek misin?" diye merakımdan bekliyorum dedim.
"Ula, sana 'sektir git' demedim mi ben?"
"Kızım, yol tapulu malın mı? Benim canım burada durmak istiyor, sana ne zararım var?" balıkçı güzeli dedim.
"Ula, senin ben!" diyerek tekrar üzerime yürüyünce,
"Tamam, kızma cadı, gidiyorum ama bak, uyarayım seni, bu yol pek tekin değildir. Süslenip püslememişsin, dikkat et avlanmasınlar sizi bu yolda," dedim.
"Hoşt, ula, kim avlayacak?" Anlını karışlarım diyerek diklense de etrafa göz gezdirmeyi de ihmal etmedi. Ne kadar hırçın olsa da içinde bir yerde ürkek bir ceylan yattığı belliydi. Diğer kız "Biz yardım çağırdık, uşak de get yoluna," diyince daha fazla zorlamak istemedim. Arabaya binip uzaklaştım ama az ilerideki benzinliğe arabayı çekip uzaktan görebileceğim bir noktada arabadan inip bekledim. Yol gerçekten tekin değildi; kız abisinin geleceğini söylemişti. En azından o gelene kadar gözetler, sonra ben de eve geçerdim. Neyse ki kısa bir süre sonra arabayı çalıştırmış, az ilerideki ana yoldan geçip gidiyordu. Güvenli olduğunu bildiğim yol ayrımına kadar takip ettim. Kavşaktan ayrılan yol tehlike arz etmiyordu. Bu kadar niye endişe ettim, onu da anlamadım. Neyse diyerek eve geçtim. Kendime bir viski hazırlayıp çok sevdiğim ve özel yaptırdığım koltuğuma kuruldum. Kısa bir süre sonra kapı çalınca deliğe bakmadan açtım. Karşımda iki dirhem bir çekirdek ve fazla seksi bir elbiseyle Melis’i görmeyi beklemiyordum açıkçası. Kendi evime daha önce hiçbir kızı getirmedim, getirmeyi de düşünmedim. Benim özel alanıma başka birinin girmesine müsaade etmezdim. Dedim ya, değişik bir psikopatım ben de işte.
Melise kısa bir bakış atıp, "Hayırdır Melis, evime gelme cesaretin nereden geliyor?" merak ettim doğrusu. Benim sert çıkışımı beklemediğinden bir an afallasa da sinsiliğini elden bırakmayarak dudaklarını dişledi. Kendince seksi olmaya çalışıyordu. Dik bakışımda ne gördü bilmiyorum ama bir cesaret almış gibi bugün biraz stresliydiniz. Belki stresinizi alırım derken işaret parmağımı tehditkar bir biçimde salladım. "Sakın ola ileriye gitme Melis, sana daha önce de söyledim. Bir de kalkmış evime kadar gelme cüretinde bulunmuşsun. Evime ilk ve son gelişin, bir daha buraya gelmek gibi bir hataya düşme Melis. Bir kez yattık diye kendini iyice sevgilim sanmaya başladın. Haddini aşma, işinden olmak istemiyorsan o çizgiyi sakın geçme." Şimdi geldiğin yoldan ikile diyerek kapıyı suratına kapattım.
Yapışıp kalmıştı. Ulan, başta peşin peşin konuştum, kendisi de kabul etti. Ne diye şimdi sülük gibi yapışıp kalıyor, anlamadım. Ulan Polat, her önüne atlayana çakarsan olacağı bu. Sikim mi sihirli, anlamadım arkadaş. Bir alan bir daha bırakmıyor.
Ben içeri geçmeden tekrar kapı çalınca, "Ulan zilli, bu kez kovdum seni!" diyerek hızla açtım kapıyı. Kızım, laftan anlamıyor musun derken karşımda sırıtan Toprakla cümlem yarım kaldı. "Hay, senin geç lan, geç!" diyerek içeriye döndüm.
Toprak, "Hayırdır lan, kime sinirlendin yine? Melis çatlağı kız yapışıp kaldı, neyse bir daha zor gelir." "Sen niye geldin lan bu saatte, hayırdır?" dedim.
Toprak, "Kaç gündür bir türlü bakamadık oğlum, ortada çizim yok. Sözleşmeye az bir zaman kaldı, Güney Kore’de yapılacak anlaşmaya proje hazırlamamız lazım. Gemi mühendisi bulamadık, bir bakalım şu CV'lere, bir tane seçelim, bir an önce başlasın, yoksa batacak iş."
Sıkkın bir nefes alıp, "Ulan, tamamen çıktı aklımdan, getir bakalım." diyerek viskimi yeniledim. "Sen de ister misin?" diye sordum Toprak'a. O istemeyince kendi bardağımı alıp koltuğa yerleştim.
Birkaç CV'yi inceledim, içime sinen olmadı. "Sen bakabildin mi, yok mu içinden dilek kadar başarılısı?" dedim.
Toprak kafasını kaldırıp, "Aslında bir tane var, hem de oldukça başarılı. Üstelik Güney Kore’de staj yapmış, hatta birkaç ödülü de var." dedi. "Hangisi, göster bakayım."
"İşte burada." diyerek dosyayı uzattı. Dosyaya bakınca gördüğüm vesikalık fotoğrafla deyim yerindeyse apışıp kalmıştım. Bizim balıkçı güzeli meğerse başarılı bir gemi mühendisiymiş. Üstelik benim şirketime başvuruda bulunmuş. Eh, ayağıma gelen fırsatı tepmek Polat Kandemir’e yakışır mı? İşte şimdi neşem yerine gelmişti. Toprak'a dönüp, "Bu kızı yarın görüşmeye çağır, gerisi bende." diyerek viskimden bir yudum aldım. "Gel bakalım balıkçı güzeli Leva hanım, işte şimdi ağıma düştün…"