Dila derin bir nefes alarak aynadan yansıyan görüntüsüne baktıktan sonra, derin bir nefesle bilgisayar kamerasından Blanca’yla göz göze gelmeyi bekledi. Bu akşam, İshak Reisoğlu’nun davetiyle akşam yemeğini onlarla birlikte yiyecekti. Bütün gün orada nasıl davranması gerektiğini; akşam için ne giymesi, saçını nasıl toplaması, nasıl bir makyaj yapması gerektiğini düşünüp durmuştu ama hala olur da Ali’yle göz göze gelirse nasıl nefes alacağını çözebilmiş değildi. Güzide’nin söylediklerine rağmen, adamın yemeğe gelip gelmeyeceğinden pek de emin değildi.
Belki de onu yeniden görmek istemezdi. Bu düşünce, içine tarif edemeyeceği bir acının yerleşmesine neden olurken, göğsünde şiddetli bir sıkışma hissederek gözlerini kapatıp açtı. Ağlamak istemiyordu. Gerçekten ağlamak istemiyordu ama hissettiği acı ve çaresizlik, onu öyle derinden etkiliyordu ki elinden başka bir hiçbir şey gelmiyordu. Ali’den ayrı geçirdiği günlerin başucunda, çaresizce uzun bir matemi sürdürmek istiyordu. Sadece adamı özleyerek geçirdiği tüm o günler için değil; öylece geçip giden yedi yılı, ilk gençliği, gençlik heyecanı ve geride kalan her şey için.
Ellerini yüzüne kapatarak sessizce iç çektiği bir andan sonra başını kaldırıp Blanca’ya baktı yeniden. Kadının, öncesinden bir şey söyleyip söylemediğinden emin değildi; kendi içine öyle çok dalmıştı ki Blanca’nın tepkilerine odaklanamamıştı. Göz göze geldiklerinde onun, konuyu değiştirmek istercesine gülümseyerek şüpheyle gözlerini kıstığını fark ederek merakla söyleyeceklerini beklemeyi sürdürdü. “Bunu bilerek yaptın, değil mi?”
Elleri bir an için, bir sorun olup olmadığını anlamak istercesine üzerinde gezindi. Aslında bu akşam için, çok daha başka tercihler yapabilmeyi isterdi. Dilediğince süslenmek, saatlerce hazırlanmak, Ali’ye daha güzel görünebilmek için gönlünden geçtiği gibi giyinmek ama bunların hiçbirini yapmamıştı. Yapmamıştı çünkü bu, adam için hazırlandığı romantik bir akşam yemeği değildi. Ali’nin gelip gelmeyeceği belli değildi; gelecekse bile, İshak Reisoğlu’nun hatırını yıkmak istemediğinden, zorla gelecekti. Bunu bilmek, Dila’nın kendini iyi hissetmesine engel oluyordu.
Öyle ki adamı görecek olmanın heyecanını bile gölgede bırakıyordu. Ali, onun olduğu bir ortama gelmek istemiyordu; onu görmek, onunla konuşmak, onunla vakit geçirmek; bunların hiçbirini istemiyordu. Bu nedenle, uzun uzun hazırlanmaya gerek görmeden siyah, yarım balıkçı bir kazak ile bacaklarını kusursuz bir şekilde saran aynı renk bir kot pantolon giymiş; saçlarını sıkıca tepeden atkuyruğu yapmıştı. Rengini can alıcı bir biçimde belirginleştiren siyah bir kalemle gözlerini çerçevelediği buğulu, basit bir göz makyajından başka yüzünde neredeyse hiç makyaj yoktu.
Atkuyruğunu boydan boya düzelterek omzunun sağ tarafına alırken kaşlarını çatarak Blanca’ya baktı. “Neyi bilerek yaptım?”
Blanca, hızlıca arkadaşını kameradaki görüntüsüne bakış attı. Öyle duru ve çarpıcı bir güzelliğe sahipti ki neredeyse gündelik haliyle bile göz kamaştırıyordu. Gözlerindeki siyah kalem ve yoğun maskara sayılmazsa, yüzünde epey doğal bir makyaj vardı. Saçları sıkıca atkuyruğu yapılmış, böylece yüzünün kusursuz hatları iyice ortaya çıkmıştı. Simsiyahtı, üzerinde tek bir renk dahi barındırmıyordu. Ne herhangi bir şekilde teni görünüyordu ne de takı kullanmayı tercih etmişti. Tek mücevheri gözleriydi. Gözlerinin derin, mavi rengi tüm vuruculuğuyla yüzünde belirgin olan tek şeydi.
Tüm bu ayrıntılara dikkat ederek ve Dila’nın bu seçimi neden yaptığını gayet iyi bildiğini anlatmak istercesine gülümseyerek “Adamı gözlerinle vuracaksın, değil mi?” diye sordu.
Dila, inkâr etmeye gerek görmeden gülümseyerek omuz silkti. Eskiden, Ali’nin ona bakarken nefesinin kesildiğini, kendine gelmeye çalışarak zorlukla nefes alırken, bu çabasını belirgin kılacak şekilde dişlerini sıkarak gürültüyle yutkunduğunu; aşka, arzuya, tutkuya benzer ama bunlardan çok daha tehlikeli bir duygu tarafından usulca ateş alan yangının, gözbebeklerinde derin bir yansımaya sebep olduğunu, ruhunu titreten şiddetli etkisine rağmen, hala hatırlıyordu. Adamın üzerinde halen, buna benzer bir etkiye sahip olup olmadığını bilmiyordu aslında ama öyle olduğunu umut etmekten de kendini alamıyordu.
Ali ile arasındaki, zamana yenilecek kadar basit bir şey değildi. En azından Dila için… Yine de yedi yıl öyle uzun bir süreydi ki gözüne bir ömür gibi geliyordu. Onun adamı unutması, ondan vazgeçmesi, onu sevmeyi bırakması, hatta bunların gerçek bir ihtimal haline gelebilmesi için dahi bir ömür tek başına yeterli değildi. Ama Ali… Adam duyguları konusunda hiçbir zaman açık bir kitap gibi Melike’nin önüne kendini sermiş değildi, hep fazlasıyla ketumdu ama bazen göz ucuyla dahi olsa tek bir bakışı, dudağının ucuyla gülümsediği kısacık bir an, hatta kirpiklerini eğerek gözlerini kaçırması bile yeterli olurdu.
Oysa şimdi, öylesine bir anın içinde dahi kadın, adamın gözlerine denk gelemiyordu ve bunun sebep olduğu acı, içinde bir yara gibi derinleşiyordu. Sorusuna cevap vermemeyi tercih ederek Blanca’yla hızlıca vedalaştıktan sonra, bilgisayarını kapatarak ayağa kalktı. Aynada kendisine bakarak nasıl göründüğünü uzun uzun kontrol ettikten sonra derin bir nefesle omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltti. Evet, her an annesinin eteklerine sarılmak için fırsat kollayan küçük, narin ve savunmasız bir kız çocuğunun nefesi ruhunda incecik bir titreyişe sebep oluyordu ama dışarıda o, kendine güvenli genç bir kadın gibi görünmek zorundaydı.
Sessizce yutkunarak elleriyle saçlarını düzeltti. Ardından siyah postallarını giydikten sonra doğrularak çantasını aldı. Akşamın güzel geçeceğine dair içindeki inancı güçlendirmek istercesine gözlerini kapatarak derin bir nefes aldıktan sonra odasından çıkıp hızla merdivenlere yöneldi. Son basamağı da inerek salona ulaştığında, çıkmadan önce babasına haber verip vermemek konusunda bir an için kararsız kalarak adımlarını durdurdu. Adam, elbette ki bu akşam İshak Reisoğlu’nun evinde yemek yiyeceğini biliyordu – ki zaten aksi mümkün değildi.
Babasına, Ali’nin de olduğu bir yere gittiğini söyleyerek adamın asabının bozulmasına sebep olmaması galiba en iyisiydi. Bu düşüncelerle Latife’ye “Ben çıkıyorum,” diye seslendikten sonra adımlarını hızla kapıya yönlendirdi. Engel olmakta zorlandığı bir heyecan, yüreğini bir deniz gibi şiddetle kabartırken hareketlerini yavaşlatmasına ise asla müsaade etmiyordu. Geceyi bu şekilde nasıl bitirebileceği konusunda en ufak bir fikri yoktu, bu nedenle sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Onun için bekleyen taksiyi fark ettiğinde titreyen omuzlarını kendine çekip tüm gücüyle ellerini arasındaki çantaya tutunarak yürümeye başladı.
Sonunda, İshak Reisoğlu’nun dağ başındaki bir kulübe gibi görünen taş evinin önüne geldiğinde taksi şoförüne teşekkür ederek parasını uzattı. Ardından, sessiz bir iç çekişle gözlerini kapatıp açtığı bir andan sonra titreyen parmaklarıyla kendi tarafındaki kapıya uzandı. Ayaklarını yere iyice bastırarak yerdeki yumuşak toprağı hissettiğinde, postal giymeyi tercih ettiği için küçük bir gülücükle kendini tebrik ettikten sonra taş döşenmiş yola doğru tedirgin bir adım attı. Etrafta başka araba görünmediğini göre, demek ki henüz kimse gelmemişti.
Bu, kendini biraz olsun daha iyi hissetmesine neden olurken ağır adımlarla kapının önüne geldi. Kapı, çalmasını beklemeden önünde aralanırken Güzide’yle göz göze gelerek gülümsemeye çalıştı. Zili çalmasına bile fırsat vermeden koşup kapıyı açtığına göre, pencerede gelişini bekliyor olmalıydı. Bu düşünce, kaşlarının kısacık bir an için çatılmasına neden olsa da kendini toparlayarak gülümsedi. Gergin hissetmesi nedeniyle Güzide’yi fark etmemiş olmalıydı. Kapıda birbirlerine sarılarak geçirdikleri an son bulurken Dila, kadının yönlendirmesiyle adımlarını salona yönlendirdi.
Salondan içeri girdiği an, yanıldığını fark ederek nefesinin kesildiğini hissetti. Gelmediklerini düşünmüştü ama hepsi buradaydı. Ne yapması gerektiğine karar veremeden olduğu yerde kalakaldığı bir an, elleri tedirgince birbirini buldu. Geniş salonun ortasında küçücük kaldığını hissediyordu. Derken, bir çift elin şefkatle omuzlarından kavradığını hissederek bakışlarını kaldırdı. Gözlerinin dolduğunun dahi farkında değildi. Dudaklarını aralayarak titrek bir nefes alırken, hıçkırmamak için kendini zor tutarak kendini öylece İshak Reisoğlu’nun kollarının arasına bıraktı.
Adamın kollarını sıkıca gövdesine sardığı, sevgiyle saçlarını okşadığı uzun saniyelerin sonunda kendini geri çekerek gözünden akıp giden bir damla yaşı umursamadan gülümsedi. Akabinde öne eğilerek saygıyla yaşlı adamın elini öptü. “Hoş geldin, güzel kızım. Sefalar getirdin.”
“Hoş buldum, Reis amca.”
Adama, yedi yıldan beri kimse böyle seslenmemişti; ona çocukluğundan beri bir tek Dila bu şekilde hitap ederdi. Dila’nın gidişi bu yönüyle, koca adamı öksüz bırakmıştı da sanki şimdi, kız karşısına geçip mavi gözlerine mucizevî bir derinlik katan çocuk bakışıyla yüzüne bakarak ona yine aynı şekilde seslenince her şey yerli yerine oturmuştu. Kızın gidişi keskin bir bıçak olup, köklü bir çınar gibi nice fırtınaya göğüs geren gövdesine saplanarak hala kabuğunun altında için için kanamaya devam eden derin bir yaraya sebep olmuştu. Hepsi için… Şimdi yaralarında, yeniden çiçekler açıyordu.
“Gel kız buraya, cadı.” Dila, içine düştüğü duygu yoğunluğundan sıyrılırken derin bir nefesle bakışlarını Nasuh’a çevirdi. Adamın, dolan gözlerine rağmen geniş bir gülümsemeyle kollarını iyi yana açarak ona doğru bir adım attığını fark ettiğinde çatık kaşlarıyla “Çavuş,” diye fısıldayarak öne atıldı. Yüzünü, Nasuh’un göğsüne saklayarak ona iyice sokulurken, kendini etrafını saran sevginin derinliğine bırakmaya karar vererek gözlerini kapattı. Nasuh sonunda kendini geri çektiğinde, sıcacık bakışlarını hasret gidermek ister gibi uzun uzun Dila’nın yüzünde gezdirdi. “Hoş geldin, güzelim.”
Dila gülümserken, ağlamamak için kendini tutmak istercesine dişlerini sıkıca birbirine bastırarak tatlı bir tavırla başını salladı. “Hoş buldum.”
“Aga bir müsaade et,” diyerek araya girerken, hafif bir omuz çalımıyla Nasuh’u iterek Dila’ya doğru büyük bir adım attı Selman. Düğünde, Kemal’in vereceği tepkiyi düşünerek gerilmekten kızın dönüşüne doğru dürüst sevinememişti. Sonrasında da yine Kemal’den esaslı bir yumruk yediği için, Dila’ya sarılıp hasret gidermeye fırsat bulamamıştı. “Biz de hasret giderelim, o kadar yumruk yedik.”
Dila, kendini bir anda Selman’ın kollarının arasında bulurken, adamın neyden bahsettiğini anlamadan kaşlarını çattı. Kimden, ne için yumruk yemişti? Kendini, adamın güçlü kollarının arasından kurtararak yüzüne baktığında, burnundaki morluğu fark etmesi uzun sürmedi. Burnunun bu hale gelmesi için epey kötü bir yumruk yemiş olması gerektiğini düşünürken, kaşlarını çatarak Selman’a baktı. “Yüzüne ne oldu?” dedikten sonra, geçiştirmesine fırsat vermemek için hızla devam etti. “Düğünde bir şey yoktu.”
Selman kaşlarını umursamazca havalandırarak karşılık verdi. “Önemli bir şey değil.”
Aslında Dila, adamın bunu geçiştirmesine fırsat vermezdi ama tam o anda Ali, görüş alanına girerek onu tamamen hazırlıksız yakalayınca bir an için her şeyi unutarak nefes bile almadan öylece adama bakakaldı. Öyle yakışıklı görünüyordu ki kız, büyülenmiş gibi adama bakmaktan başka bir şey yapamıyordu; ona her seferinde daha fazla hayran kalıyordu. Neredeyse aynı şekilde giyindiklerini fark ettiğinde, belirsiz bir gülümsemeyle sonunda nefes alabildi. Ali de onun gibi siyah bir kazak, aynı renk pantolon ve postal giymeyi tercih etmişti; sakalları itinayla kısaltılmış, saçları düzgünce taranmıştı.
Ve başı önündeydi; kesinlikle Dila’ya bakmıyordu, gözünün ucuyla bile. Bunu fark ettiğinde, içinde derin bir kopuş duyarak çatık kaşlarıyla dolan gözlerini kırpıştırdı kız. Bu ağır geliyordu; Ali’nin ona bir yabancı gibi, böyle uzak, soğuk ve mesafeli davranması ruhunda derin bir ağrıya neden oluyordu. Adamın yakasına yapışıp onu sertçe sarsmak, deli divane âşık olduğu kadın olduğunu hatırlatmak istiyordu ama tavırlarındaki bu uzaklık, elini kolunu bağlıyordu. Titreyen dudaklarını ısırırken zorlukla nefes alarak bakışlarını çevirdiğinde Ece’yle göz göze gelerek kendini biraz olsun toparlamaya çalıştı.
Ece’yi görmeyi beklediği söylenemezdi. Selman’la kardeş oldukları düşünülürse, dayısının evine gelmesinde herhangi bir sakınca elbette ki yoktu ama bilhassa onun için düzenlenmiş bir yemek için burada olmasına anlam vermekte zorlanıyordu. Onunla arası hiçbir zaman Selman, Nasuh ya da Güzide kadar iyi olmamıştı. Yine de şaşkınlığını gizlemeyi başararak hafifçe gülümsedi. Kızla kısacık sarılıp kendini geri çektiğinde, bir an için Ali’yle göz göze gelerek başını selam vermek istercesine yavaşça öne eğmekle yetindi.
Adam ona böyle bilinçli bir şekilde soğuk davranırken, tutup da kollarına atılacak değildi. En azından herkesin içinde değil… Aklından geçen düşünce, adamı ne kadar özlediğini ansızın gün yüzüne çıkararak ruhunun şiddetle sarsılmasına neden olurken, sessizce iç çekerek İshak Reisoğlu’nun onu yemek masasına yönlendirmesine izin verdi. Yaşlı adam başköşede oturuyordu, onun yanındaki sandalyeyi ise Dila’nın oturması için çekmişti. Kadının, kendisi için ayrılan sandalyeye oturduğu anda fark ettiği ilk şey, Ali’nin tam karşısında oturuyor olmasından önce Ece’yle ikisini yan yana oturuyor olmasıydı.
Bu işte, hoşuna gitmeyen bir şey vardı ama henüz izah etmekte zorlanıyordu. Yemek başladıktan sonra, İshak Reisoğlu’nun sesiyle düşüncelerinden sıyrılmayı başararak başını adama çevirdi. “Öyle güzelleşmişsin ki,” diyerek hayranlıkla örülü yumuşacık bir sesle uzun uzun Dila’yı izledi yaşlı adam. Sevgi dolu bakışları, kızın yüzünün her bir noktasında gezinirken, yaşından beklenmeyecek çapkın bir gülüşle Dila’ya tatlı tatlı takılmayı sürdürdü. “Fransa’da çok canlar yakmışsındır sen bu güzellikle.”
Kemal yaşlı adamın söylediklerini işittiğinde, istemsizce duraksayarak dişlerinin nasıl keskin bir silah olduğunu göstererek gözdağı vermek isteyen usta bir avcı gibi vahşi bir dürtüyle dişlerini sertçe birbirine sürttü. Onun bu tehlikeli duraksayışı İshak Reisoğlu’nun gözünden kaçmamıştı ama yaşlı adamın konuşurken takındığı muzip tavır, söyledikleri nedeniyle olsa gerek, Kemal’in gözünden kaçmıştı. Gerçi şaka olduğunu bilse de aynı şekilde tepki verirdi. Sıkıntıyla iç geçirirken, belli etmemeye çalışarak Dila’ya bakarken, onun vereceği cevabı beklemeye başladı.
Kadını, biraz tanıyorsa kesin bir cevap vermeyeceğine adı gibi emindi. Ne inkâr ne ikrar, gizemli bir gülümsemeyle sessizliğini koruyacağına kalıbını basardı. Nitekim öyle de oldu. Dila hiçbir şey söylemeden bakışlarını tabağına eğerek can yakıcı bir gülümsemeyle karşılık vermekle yetindi. Onu çileden çıkarmak için bilerek böyle yaptığını düşünürken, öfkeyle kasılan çenesinin, alnında hiddetle atarak varlığını belli eden damarın onu ne denli ele verdiğini umursamadan çorba kâsesinin içine gömülmek istercesine bakışlarını önüne eğdi. Kadını nasıl olup da hala böyle kıskanabildiği ile en ufak bir fikri dahi yoktu.
Masada, onun katılmamak için ısrarlı bir sessizliği sürdürdüğü hoş bir sohbet sürüp giderken, mümkün olduğunca başını kaldırmadan kasvetle adeta sandalyesine gömülmüştü. Başını kaldırdığı anda, gözlerinin onun iradesini hiçe sayarak Dila’ya döneceğini bildiğinden başka türlü davranması mümkün olmamıştı. Kızın gözleri, üstelik siyahlar içinde öyle belirgindi ki Kemal, göz göze geldikleri anda ruhunu her an daha fazla etkisi altına alan isteğin şiddetine boyun eğerek, tüm benliğiyle Dila’ya ram olmaktan ölesiye korkuyordu. Ay, güneşe nasıl tutulursa öyle tutulup kalmaktan…
Kadının gözlerini gördüğü an, tam kalbinden bir kurşun yemiş gibi hissetmişti. Başka türlü nasıl izah etmesi gerektiğini bilmiyordu. Adam düşüncelerinden, Ece’nin “Sen ne diyorsun, Kemal?” diyen sesiyle sıyrılırken, yavaşça yutkunarak bakışlarını gayriihtiyarî Dila’ya kaldırdı. Konuya tamamen uzaktı, masada hangi konu hakkında konuşulduğundan dahi bihaberdi. Dila’nın dikkatle ona bakan gözleri her an bir açığını yakalayabilirmiş gibi hissederken, tedirgin görünmemeye çalışarak kararsızca kıpırdatıp durduğu dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.
Tam o anda, Dila’nın “Yanlış kişiye soruyorsun, Ece’ciğim,” diyen soğuk sesi ile ürpererek bakışlarını kaçırmaya çalıştı.
Onun aksine kadın, masada dönen muhabbetin son derece farkındaydı. Fransız erkeklerinden konu açılınca Dila, yakışıklı bulduğu bir aktörden bahsetmiş; Ece ise, adamın tarzından hoşlanmadığını söyledikten sonra erkeklerde dövme, küpe, hızma gibi şeyleri beğenmediğini ekleyerek karşılık vermişti. Güzide, bu tarz şeyleri yakıştıran erkekler de olduğunu söyleyince Nasuh ve Selman, Ece’den yana tavır almışlardı. İshak Reisoğlu, yaşı itibariyle bu tür konular hakkında düşünmeye dahi lüzum görmediğini belli eden bir el hareketiyle kendisine yönelecek soruları savuşturunca Ece de dönüp Kemal’in fikrini öğrenmek istemişti.
Ancak adamın, konu hakkında hiçbir fikri olmadığı her halinden belli oluyordu. Başka zaman olsa, Dila adamın bu halini fazlasıyla eğlenceli bulurdu ama masada devam eden sohbet sayesinde fark ettiği ayrıntı tırnaklarını çıkarmaya hazır vahşi bir kedi gibi pusuya yatmasına neden olduğu için “Ali’nin de dövmesi var,” diyerek adamın konu hakkında biraz daha fikir sahibi olmasını sağladı. Ece, Selman’a ve Nasuh’a ağabey diye hitap ederken Kemal’e, adam Nasuh’la aynı yaşta olmasına rağmen Dila’nın damarına basmak pahasına ismiyle sesleniyordu. Kadın, yemek başladığından beri bunun gibi bir sürü küçük ayrıntıyı hafızasına kaydederek Ece’nin Kemal’den hoşlandığına dair, onu hiç de memnun etmeyecek bir sonuca ulaşmıştı. Bu nedenle, kıza haddini bildirmek için küçük bir oyuna girişmişti ve kazanmak istediği bu oyunda, hiç düşünmeden, hatta gözünü bile kırpmadan Kemal’i cepheye sürecek en tehlikeli hamlesini tamamlamak üzereydi. İşaret parmağı havada zarifçe savrularak adamı işaret ederken “Zamanında sol kulağını da deldirmişti,” diye devam etti.
İlk tepki Ece’den değil, Selman’dan gelirken Dila, kibirle kıstığı gözlerini kızın yüzünden çekerek meydan okurcasına Kemal’in yüzüne dikti. “Haydi canım,” dedikten sonra şaşkınca gülerek Kemal’e döndü Selman. “Aga, ne zaman?” Kemal, Dila’ya sıkıntılı bir bakış gönderirken arkadaşının ikinci bir soru bir sorduğunu işiterek sessizce iç çekti. “Ve ne sebeple?”
Dila, zaferini mağrur bir gülümsemeyle kutlarken, kaşlarını havalandırarak adama sessizce meydan okudu. “Anlatsana, Ali Kemal.”
Adam, kadının ona iki ismiyle birden seslenmesinin pek de hayra alamet olmadığını bildiğinden sessizce bakışlarını kaçırdı. Ardından, meseleye daha fazla uzatmasının bir anlamı olmadığına karar vererek “Girdiğim bir iddiayı kaybedince, deldirdim kulağımı,” diye mırıldandı. Birinin çıkıp dövmesi ile ilgili herhangi bir soru sormaması için hızla konuyu değiştirmeye hazırlanırken, Ece’nin sesinin buz gibi tınısını işiterek gözlerini sabırsızca kapatıp açtı. “Dövmen nerede peki? Ben gördüğümü hatırlamıyorum.”
Adam, oturduğu yerde keyifle vereceği cevabı bekleyen kadın dışındaki herkese kaçamak bir bakış atarak gürültüyle yutkunurken, sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı. “Görebileceğin bir yerde değil.”
Ece, aldığı cevaptan memnun olmadığını belli eden bir yüz ifadesiyle başını sallayarak adamı sessizce onaylarken Dila, suyundan küçük bir yudum alarak dudaklarını birbirine bastırdı. Vermek istediği mesaj gayet açıktı. Kemal’in, herkesin göremeyeceği, yeri itibariyle mahrem bir dövmesi vardı ve varlığından haberdar olduğuna göre demek ki Dila, söz konusu dövmeyi görmüştü. Aralarındaki yakınlığın boyutu açısından, vermek istediği mesaj gerçekten de son derece açıktı ama Dila, Ece’yi bu şekilde durduramayacağının farkındaydı.
Yine de bu meseleyi düşünmeyi başka bir zamana bırakmayı uygun görerek geçirdiği akşamdan keyif almaya baktı. Saat gece yarısına yaklaşırken “Ben artık kalkayım,” diyerek herkesle vedalaştıktan sonra bakışlarını doğrudan Kemal’e çevirdi. “Beni sen bırakır mısın?” Kemal bunu hiç beklemiyordu. Kaşları şaşkınca çatılırken, vücudu üzerinde başka bir gücün hâkimiyeti varmış gibi kadının söylediklerini duyar duymaz ayaklandı. Elini ensesine atarken, sıkıntıyla etrafına bakarak itiraz etmek için bir sebep bulmaya çalıştı. Milyonlarca sebebi vardı ama Dila, onu bırakmasını istedikten sonra bir tanesi bile mantıklı gelmiyordu. Dudaklarını kararsızca kıpırdatarak itiraz etmeye hazırlandığı sırada Dila’nın sakin sesi yeniden duyuldu. “İstemiyorsan, açıkça hayır diyebilirsin, Ali Kemal.”
“Hayır…” Dudağını yalayarak dişlerini sertçe alt dudağına bastırırken gözlerini sabırsızca kapatıp kendini düzeltmek istercesine araya girdi. “Evet…” Yeterince gevelememiş gibi “Yani, ben…” diye devam etti. Sonunda anlamlı bir cümle kurmaktan umudu keserek gürültüyle iç geçirirken, kadınla göz göze geldiği bir andan sonra “Tamam,” diye kabullendi; sesinde öyle derin bir çaresizlik, kabulleniş ve teslimiyet gizliydi ki sanki Dila’yı evine bırakmayı değil de boynunu vurmak için bekleyen cellâdına onay vermişti.
Geçip giden saniyelerin sonunda, taş döşeli yolu geçerek Dila’nın geldiğinde görmediği arabanın önüne ulaştıklarında kadın, uzanıp adamın bileğinden yakaladı. Titriyordu ama bunu göz ardı etmeye karar verdi. Korkuyordu, bunu da göz ardı etmeye karar verdi. Tüm ruhuyla adama dikkat kesilmesi gerektiğine karar vererek cesaretini toplamak istercesine derin bir nefes aldı. Ali’ye öylesine, birden bire, hesapsızca ve hiçbir şeyi düşünmek zorunda kalmadan dokunabildiği anları öyle çok özlüyordu ki canının yandığını hissediyordu.
O anların kıymetini hiç bilememiş olmak şimdi ruhunda, ince bir sızı duymasına neden oluyordu. Titrek bir nefes alarak amansızca ciğerlerine yüklenirken kuruyan dudaklarını ıslattıktan sonra “Biz seninle sırdaş değil miyiz?” diye fısıldadı; ancak bu kadarına güç yetirebilmişti. Kemal’in neyi kastettiğini anlamadan ona baktığını, üstelik kaşlarının çoktan çatıldığını, gecenin karanlığında yüzünün iyice gölgelendiğini fark ederek, bunun için gösterdiği çabanın içini ağrıtmasını umursamadan göz göze gelene kadar bekledi. Göz göze geldiklerinde, nefesinin kesildiğini hissederek ciğerlerinde derin bir karıncalanma duyarken tek bir adımla aradaki mesafeyi kapattı ve kollarını sıkıca adamın boynuna doladı. Aralarındaki boy farkı – ki tam yirmi bir santimetreydi – nedeniyle, burnunu Ali’nin boynuna yaslamak için başını hafifçe kaldırması gerekmişti. Adamın kokusunu derin bir ihtiyaçla ciğerlerine gönderirken, kollarını biraz daha sıkılaştırdı. Sarılmak değil de tutunmak ihtiyacıyla adeta yanıp kavruluyordu. “Eğer şimdi bana sarılırsan,” diye fısıldadı titreyen sesiyle. “Kimseye söylemem, kendime bile.” Parmakları usulca ensesindeki saçların arasına karışırken, parmak uçlarında yükselerek boynuna, kokusunun en yoğun olduğu noktaya derin bir öpücük kondurduktan sonra sesi yavaşça adamın teninde dağıldı. “Söz.”
Kemal, kendini Dila’ya bırakmamak için kanının son damlasına kadar ortaya koyarak mücadele ederken, ellerinin bir an için kadının ince beline dolanmasına engel olamadı. Onun iradesinin de bir sınırı vardı ve kollarının arasındaki, Allah aşkına, Melike’ydi. Kadına daha fazla nasıl karşı koyabileceğini gerçekten bilmiyordu; bu bilgi, yaratılışında eksik bırakılmıştı, böyle bir yeteneği olduğunu dahi sanmıyordu ama yine de çabalıyordu. Çünkü başka çaresi yoktu. Kadının sıcaklığı, yumuşak teni ve kokusu ile kendinden geçtiği o kısacık andan sonra hızla toparlanarak kendini geri çekti.
Dila için bu kadarı bile yeterliydi.
Sonunda yola koyulduklarında, konuşmak için bu anı beklemiş gibi “Ece, dövmeni göremediği için üzüldü,” diye mırıldandı. Ardından, son derece bilinçli bir şekilde üzülmüş gibi dudaklarını bükerek “Yazık,” dediğinde dişleri bir an için öfkeyle birbirine sürtündü. “Kıyamam.”
Kemal, direksiyon koltuğunda gardını almak istercesine omuzlarını geriye iterken, bakışlarını yoldan çekmeden belirgin bir tedirginlikle yutkundu. “Fazla üzerine gitme.”
“Niye?” dedikten sonra sertçe devam etti. “Kalbi mi kırılır?
Sesinden, bunu umursamadığı açıkça belli oluyordu. Dila umursamıyor olabilirdi ama Kemal, kimsenin kalbi kırılsın istemiyordu. Ece’nin ona karşı hislerinin elbette ki farkındaydı ama kızı öylece hayatından çıkarması mümkün değildi. Kız, Selman’ın kız kardeşi olmasının yanında, İshak Reisoğlu’nun da yeğeniydi ve Kemal’in adama duyduğu minnet, elini kolunu bağlıyordu. Düzgün parmakları ile kavradığı direksiyonu yolun eğimine göre çevirirken “Melike,” diye cevap verdi; sesinden, meseleyi daha fazla uzatmak istemediği fazlasıyla belli oluyordu. “Yapma.”
Dila bir an için durup kendini geri çekti. Sırtını neredeyse kapıya yaslayarak geri çekilirken dikkatle Kemal’e baktı. Burada oturup tüm benliğiyle hayran kalarak adamı, araba kullanırken izlemek varken, Ece hakkında konuştuklarına inanamıyordu. Gözleri şüpheyle kısılırken, zehir gibi bir sesle adeta tıslayarak “Sen umut mu veriyorsun bu kıza?” diye hesap sordu. Ardından kararsızca duraklayan adama ters bir bakış atarak gayet sakin bir şekilde, basit bir gerçeği dile getirir gibi “Ali Kemal,” diye seslendi. “İnan, canına okurum.”
Kemal, kelimeler hesapsızca dudaklarından dökülürken “Hayatımdaki kişi Ece değil,” diye cevap verdiğinde, ne söylediğini ancak şimdi idrak edebilmiş gibi havayı setçe ciğerlerine gönderdi.
Dila, göğsüne sert bir bıçak darbesi almış gibi sarsıldığını hissederken bir an için bekleyerek, bir umut adamın söylediklerini içinden tekrar etti. Hayatımdaki kişi Ece değil. Hayatımdaki kişi. Ece değil. Yani adamın hayatında biri vardı ama bu kişi Ece değil, başkasıydı. Nefes alamadığını hissederken elini kalbinin üzerine bastırarak “Kenara çek,” diye mırıldandı; sesi boğulur gibi çıkmıştı.
“Ne?” derken, sertçe soluduktan sonra yanlış anladığını umut ederek devam etti. “Anlamadım.”
Dila, titreyen sesine aldırmadan tekrar etti. “Kenara çek.”