Geri dur düşümden.

1402 Words
Kemal hayata, maalesef iyi bir yerden başlamamıştı. Hatırlayabildiği ilk anısı karanlık, köhne, ıslak bir duvar dibinde, galiba çöp konteynırlarının arasında olduğuydu. Çocukluğuna dair zihnine kazınan en net ayrıntı da büyük ihtimalle bu nedenle o iğrenç, keskin, mide bulandırıcı çöp kokusuydu. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, o zamanlara dair başka bir anıyı canlandıramıyordu. Üzerindeki paçavraları hatırlıyordu, sürekli üşüdüğünü hatırlıyordu, karnını doyurabilmek için neler yaptığını hatırlıyordu; hiçbir zaman parlak bir aynanın yansımasından kendine bakmaya fırsat bulamamıştı ama dükkân vitrinlerinden, araba camlarından görebildiği kadarıyla kir pas içindeki yüzünü hatırlıyordu. Yalınayak koştuğu caddeleri, saklandığı duvar diplerini, uyuduğu köprü altlarını hatırlıyordu. Bunun, varlığının yegâne laneti olduğunu büyüdükçe anlayacaktı ama tüm bunları, sanki dün olmuş gibi en ince ayrıntısına kadar hatırlamasına rağmen bir annesi olduğuna dair en ufak bir ayrıntıyı bile zihninde canlandıramıyordu. Belki de bir annesi hiç olmamıştı. Çocuk aklı, bir annesi olmamasını, annesinin onu terk edip gitmesinden daha inanılası bulmuştu her zaman. Büyüdükçe bazen, arsız bir ayrık otu gibi topraktan bitiverdiğini düşünürdü. Melike bir gün, annesini hiçbir şekilde hatırlayamadığını öğrenince, onun yıldızlardan gelmiş olabileceğini söylemişti. Nedense bu fikir hoşuna gitmişti. Belki de sadece kızın heyecanla irileştirdiği meraklı mavi gözleri yüzündendin. Melike beş, kendisi sekiz yaşındaydı. Işıklardan karşıya geçmek için hızla yola atılıp koşmaya başladığı sırada, birden kendini yerde bulmuştu. Ardından keskin bir korna sesi duyarak düştüğü yerde korkuyla etrafa bakınmıştı. Ona çarpan arabanın geldiğini görmemişti bile. İnsanlardan korkması gerektiğini çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Bu nedenle kaçmak için ayağa kalkmaya çalışırken, hissettiği acıyla yerde kıvrandı. Bu kazanın, hayattaki en büyük şansı olacağını en güzel rüyalarında bile göremezdi. Saim Kırcalı onu önce hastaneye götürmüş, her şeyle bizzat ilgilenmiş, sonra da alıp eve getirmişti. Ali Kemal, tüm bunların ona verilen ağrı kesiciler nedeniyle gördüğü bir rüya olduğuna neredeyse emindi. Bir sabah gözlerini açtığında, kendini yine karanlık bir duvar dibinde bulmaktan öyle çok korkmuştu ki çocuk aklıyla, uyumamak için aklına gelen her şeyi yapmıştı. Sonuçta küçük bedeni uykuya yenilmişti. Derin bir uykudan uyandığı o sabah yaşadığı korkuyu bazı geceler hala tüm benliğiyle hissediyordu. Başta sadece onu aldıkları yere geri götürmelerinden korkmuştu. Bu nedenle hiçbir şeyi sahiplenmemiş, gerekmedikçe kimseyle konuşmamış, Melike ve Sinan’la arkadaşlık etmemiş, hatta kaldığı odadaki yatakta bile yatmamıştı. Alışmaktan ürkmüştü. İlk zamanlarda odanın geniş penceresinin önündeki kilimin üzerine kıvrılıp uyumuştu. Sonra alışmıştı. Daha doğrusu Saim Kırcalı bir gün onu alıp karşısına oturtmuş, korkacak hiçbir şey olmadığını uzun uzun izah etmişti. Kaybetmekten korkacak hiçbir şeyi yoktu çünkü insan, ne yaparsa yapsın ailesini kaybetmezdi. Aile olmak demek, şartlar ne olursa olsun bir arada olmaktan asla vazgeçmeyecek, onu hiç bırakmayacak insanlara sahip olması demekti. O günden bugüne kadar Saim Kırcalı, onu bir günden bir güne kendi evlatlarından ayırmamıştı ama Kemal hep tetikteydi, bir aileye sahip olmanın güvenli sıcaklığına hiçbir zaman tam anlamıyla kendini bırakamamıştı. Sonra Melike… Ah Melike… Kemal, Saim Kırcalı’nın biricik kızına değil âşık olmak, göz ucuyla bile bakmaya haddi olmadığını en başından beri biliyordu. Melike bir masal prensesi gibiydi ama bu, mutlu sonla biten bir masal olsaydı da Kemal, çok çok kızın basıp geçtiği bir taş parçası olabilirdi. Yakışıklı prens, hatta kötü kalpli avcı bile değil… Biliyordu. Bu nedenle, kızdan uzak durmaya çalışmıştı ama Melike’ye karşı koymak öyle zordu ki galiba sonunda yitip tükenmişti. Ondan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Akıp karışmış, bir şekilde kendi bütünlüğünden sıyrılarak kadının varlığına eklenmiş değildi. Olsa olsa, Melike’nin gölgesine eklenmiş bir küçük nokta olabilirdi. Bir anda kulağına dolan gürültü, kaşlarını çatarak etrafa bakmasına neden oldu. Seslerin tam olarak nerden geldiğini ilk anda anlaması mümkün olmamıştı. Telefonunun titreşimi, zilin sesi… Burada olduğunu bilen kimse yoktu. Melike bile… Bu düşünce huysuzca gözlerini devirmesine neden olurken, kapıdaki her kimse ona kapıyı açmamaya karar vermişti ki Melike’nin sesi duyuldu. “Ali Kemal!” Kızın sesindeki telaş göğsünün sıkışmasına neden olurken öyle hızlı ayağa kalkmıştı ki sendeleyerek toparlanmak istercesine duvara tutundu. Kapıdakinin Melike olduğunu fark ettiği anda, az önceki kararı hükmünü yitirmişti. Kızı kapıda bırakacağına cehennemde yanmayı tercih ederdi. Yine de bir an kaşlarını çatarak, ısrarla zili çalmaya ve ona sesini duyurmaya çalışan kızın inatçılığına kızmaktan kendini alamadı. Burada olduğunu nasıl öğrenebilmişti? Yüzündeki yaralar, canının daha çok sıkılmasına neden olurken hızlı adımlarla kapıya ulaştı. Sinan, Melike’yle ikisini öğrenince onu bir temiz dövmüştü. İşin aslı Kemal, Sinan’a hak verdiği için adamın yumruklarına karşılık vermeden öylece dayak yemeyi beklemiş, onun bu teslimiyeti arkadaşını daha da çileden çıkarmıştı. Zaten son zamanlarda araları pekiyi değildi. Zaman kazanmaya çalışarak başını önüne eğerken, kapıyı yavaşça araladı. Melike’den önce kokusu havaya dolarken, Kemal çaresizce gözlerini kapattı. Kadının teninden yükselen karanfil kokusu, onun için bir çeşit bağımlılık haline gelmiş gibiydi. Melike, ona yasaktı. Kadının teni, kokusu, nefesi, kadına dair her şey ona yasaktı ama Kemal, aynı zamanda içindeki yangının sebebi olmasına rağmen kendini Melike’den kurtaramıyordu. Kadın, bir zehir gibi içine işlemişti. Üstelik adam, kendi yıkık dökük ömrü için Melike’nin gözlerinden daha mükemmel bir son hayal edemiyordu. Ali Kemal, yüzünü mümkün olduğunca saklamak için başını yerden kaldırmadan “Hoş geldin,” diye mırıldandıktan sonra hızla Melike’ye sırtını döndü; ondan bu şekilde kaçabileceğini düşünmüyordu aslında ama elinden başka bir şey gelmiyordu. Melike bir an şaşkınca kapının ağzında kalakaldı. Günlerdir Kemal’in nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu ve neler olup bittiğiyle ilgili en ufak bir fikri yoktu. Adamın, ona haber vermeden çekip gitmesi zaten fazlasıyla garipti. Üstelik kimseye, babasına bile söylemeden öylece ortadan kayboluvermişti. Aslında Melike, buraya gelirken adamdan bunun hesabını sormaya kararlıydı ama şimdi gözüne öyle yorgun görünüyordu ki vazgeçmişti. Durup derin bir nefes aldıktan sonra, sırtı ona dönük bir şekilde pencereden dışarıyı izleyen adamın yanına yürüdü. Bir şey söylemeden ellerini Kemal’in omuzlarına yerleştirip aralarındaki mesafeyi tamamen kapatırken, burnuna dolan kokuyu derin bir ihtiyaçla ciğerlerine göndererek ensesinden öptü. Kemal’in titreyerek, gerilen omuzlarını geriye ittiğini fark etmesine rağmen kendini çekmedi. Burnunu hafifçe, adamın düzgünce tıraş edilmiş ensesine sürterek kokusunu yeniden içine çektikten sonra bu sefer de, tişörtünün üzerinden omzuna bir öpücük kondurdu. Adamın heyecanlandığını, nefesinin hızlandığını, omuzlarının mümkünmüş gibi daha gerildiğini hissediyordu ama umursadığı söylenemezdi. Kemal’in, şiddetli bir yangının ortasında kalmış gibi kıvranmasına rağmen, kendini geri çekmek için bir şey yapmaması tuhaf bir şekilde hoşuna gidiyordu. Bundan cesaret alarak “İyi misin?” diye fısıldadı. Adam, konuşacakmış gibi sesini düzeltmek istercesine öksürürken sessizce başını sallayarak karşılık verince, onu yavaşça kendine doğru çevirmek istedi. “Peki, neden gözlerini benden esirgiyorsun?” Kemal, çaresizce itiraz etti. “Melike…” Melike, sonunda adamı kendine çevirmeyi başarabildiğinde “Benden saklanmana gerek yok,” diye cevap verdi. Adam, kıza kaçamak bir bakış atarken, ellerinin arasından kurtularak “Biliyorum,” diye mırıldandı sıkıntıyla. Melike, peşi sıra Kemal’in yanına oturduktan sonra müsaade edip etmeyeceğini umursamadan yüzündeki yaraları incelemeye başladı. Adamın canını acıtmaktan öyle çok korkuyordu ki titreyen parmakları, yüzünün her bir köşesinde dolaşıyor ama dokunmaya kıyamıyordu. Sebebini bilmese de Kemal’in sağlam bir dayak yediği yüzünden fazlasıyla anlaşılıyordu. “Pansuman yaptın mı?” diye soran telaşlı, titrek sesi Kemal’in “Göründükleri kadar kötü değiller,” diye sıkıntılı mırıltısına karıştı. Kadının, meraklı gözlerini yüzüne dikerek bir cevap beklediğini anlatmak istercesine havalandırdığı kaşlarına kaçamak bir bakış atarken gönülsüzce itiraf etti. “Yıkadım işte.” Melike, elinde olmadan adama ters bir bakış attı. “Aferin, iyi yapmışsın.” Kadının, yüzündeki yaralar nedeniyle fazlasıyla telaşlandığını açık bir kitap gibi okuyabildiği yüzünü ellerinin arasına alarak “Melike,” diye araya girdi yavaşça, kısık sesi kulağa insanın içini titretecek kadar baştan çıkarıcı geliyordu. “Bir şeyim yok diyorum. Niye inanmıyorsun?” Çünkü yüzü hiç öyle görünmüyordu. Melike’nin baktıkça ağlayası geliyordu. Dolan gözlerini yere indirerek bir şey söylemeden adamın yanından kalkıp etrafta pansuman için işe yarar bir şeyler bulup bulamayacağına bakınmaya başladı. Çok geçmeden elindeki pamuk ve birkaç küçük şişeyle Kemal’in yanına oturduğunda, derin bir nefesle toparlanmaya çalıştı. Ciddiyetle yapacağı işe konsantre olduğunda hep yaptığı gibi saçlarını kulaklarının arkasına yerleştirerek bir parça pamuk kopardı. Oksijenli su döktüğü pamukla adamın kaşındaki yaranın kenarında kuruyan kanı temizlemeye başladığında “Sinan’la niye kavga ettiniz?” diye sordu. Kemal, itiraz etmeye gerek görmeden “Önemli bir mesele değil,” diye cevap verdi. “Sen hiç karşılık vermemişsin anladığım kadarıyla,” dedikten sonra neler olup bittiğini anlamak istercesine adamın yüzüne baktı; onun yüzü Çarşamba pazarından halliceydi ama Sinan’ın yüzünde tek bir sıyrık bile yoktu. “Doğru.” “Niye?” Kemal’in inatla sessiz kaldığını fark ettiğinde öfkeyle gözlerini devirerek pamuğu, etrafını temizlediği yaranın üzerine hafifçe bastırdı. En azından hafif olmasını planlamıştı ama birden acıyla inleyen adam, gözlerinin dolmasına neden olurken korkuyla geri çekildi. Kemal yüzünü acıyla buruşturması yetmezmiş gibi “Acıdı, acıdı, acıdı,” diye peş peşe soludu. Melike ne yapacağını bilemeden, nefesini usulca yaranın üzerine üflerken “Özür dilerim,” diyerek telaşla cevap verdi. “Öpsem geçer mi?” Kemal, derin bir teslimiyetle omuzlarını düşürerek sessizce cevap verdi. “Geçer.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD