Bahçenin içini dolduran motor sesi, telaşlı bakışlarını yeniden Latife'ye çevirmesine neden oldu. Neler olduğunu bilmiyordu ama babasının sabah beri ağzını bıçak açmıyordu. Kahvaltı masasına bile oturmadan çalışma odasına geçmiş, sade kahvesini yudumlarken sert bakışlarını bahçenin içinde gezdirerek çatık kaşlarıyla derin düşüncelere dalmıştı. Latife sabah çayını doldururken, gece üç gibi bilmedikleri birinin aradığını söylemişti. Artık telefondaki her ne söylediyse, Vedat apar topar evden çıkmıştı. Melike, ne olduğunu sorduğunda cevabı bilmediğini anlatmak istercesine omuz silkmişti yaşlı kadın ancak ikisi de Saim Kırcalı'nın bu öfkeli sessizliğinin hayra alamet olmadığını biliyordu.
Melike, dün akşamdan beri Ali'den haber alamadığı aklına gelince telefonunu yeniden kontrol etti. Hala ses seda yoktu. Dünden beri ne onu ne de Sinan'ı görmüştü. Bu düşünce kaşlarının hızla çatılmasına neden olurken, salondan gelen ayak sesleriyle başını geriye çevirdi. Görmediği beklediği şey, kesinlikle bu değildi. Sinan'la Ali kös kös Vedat Tuncay'ı takip ederek babasının çalışma odasına doğru yürüyorlardı. Üstelik ikisinin yüzü de epey sağlam bir kavgadan çıktıklarını belli edercesine yara bere içindeydi. Babasının bunca öfkelenmesine sebep olan olaylar, anlaşılan bu kavgayla alakalıydı. Salonun ortasına geldiklerinde öylece beklemeye başlayan adamlara bakarken, korkuyla yutkundu.
Nedense içinde ansızın kötü bir his peyda olmuştu.
Latife'nin itiraz etmesine fırsat bırakmadan hızla ayaklanarak, sessiz adımlarla salona doğru yürüdü. Son bir adımla geniş salonun önüne geldiğinde, babasının öfkeli yüz ifadesini fark ederek kaşlarını çattı. Duvarın dibine gizlenirken, yakalanmaktan duyduğu korku nedeniyle delice atan kalbi, nefesini tutup beklemesine neden oldu. Çok geçmeden babası, bastonuna yaslanarak salona gelip hep oturduğu koltuğa oturduğunda, iki adamın hala ayakta beklediğini fark ederek, tedirgince dudaklarını ısırdı. Anlaşılan çok büyük bir kabahat işlemişlerdi. İki adam da teslimiyetle ellerini önlerinde birleştirmişler, suçlarının farkında olduklarını göstermek istercesine başlarını eğmişlerdi ama babası, bu şekilde sakinleşecek gibi değildi.
Neden sonra Vedat Tuncay'ın "Her şey emrettiğiniz gibi halloldu, beyim," diyen sesi, kaşlarının yeniden çatılmasına neden oldu.
Acaba Vedat neyden bahsediyordu?
Babası, çatık kaşlarıyla sessizce başını sallamakla yetindi. Ortamda öyle gergin bir sessizlik vardı ki Melike bile kendini diken üstünde hissediyordu. Bu gergin bekleyişin, fırtına öncesi sessizlik olduğunu tahmin edebiliyordu. Bakışları, istemsizce Ali'nin üzerinde oyalandı. Babasının, onun canını sıkacak bir şey söylemesinden, kalbinin kırılmasına neden olmasından, Ali'yi üzmesinden öyle çok korkuyordu ki salonda duran dört adamın ortasına atılmamak için kendini zor tutuyordu. Çünkü Sinan, kendisine edilen ağır lafları bir şekilde, daha çok da arsızlığıyla göğsünde yumuşatmayı, babasının sözlerini umursamamayı başarabiliyordu ama Ali Kemal öyle değildi. Eğer Saim Kırcalı, olur da ona kötü bir söz söylerse, Ali üzüntüden kahrolurdu.
Melike, bu düşünceyle dolan gözlerini kırpıştırırken, babasının bastonuna yaslanıp ayağa kalktığını fark ederek soluğunu dudaklarının arasından usulca bıraktı. Saim Kırcalı, ağır adımlarla aradaki mesafeyi kapattıktan sonra bakışlarını sessizce Sinan'la Ali'nin üzerinde dolaştırdı. İki adamın da başı eğik olmasına rağmen, babasının soğuk bakışlarındaki hiddeti hissettiklerini düşünerek ürperen omuzlarını yavaşça kendine çekti Melike. Bir an sonra yaşlı adamın, dehşetengiz bir sesle "Anlatın," dediğini işitti.
"Neyi anlatalım, baba?"
Sinan'ın, umursamaz bir sakinlikle verdiği cevap, Saim Kırcalı'nın kaşlarının öfkeyle havalanmasına neden olurken "Bir gece nezarette kalmak aklını başına getirdi mi?" diye söylendi. "Oradan başla. Sonra yediğin diğer naneleri anlatırsın. Eşek herif!"
"Alt tarafı basit bir bar kavgasıydı, baba," dedikten sonra kayıtsızca omuz silkti Sinan. Kemal, sessizce Saim Kırcalı'nın öfkesinin altında yatan sebebi anlamaya çalışır gibi görünüyordu ama anlaşılan o, henüz durumun ciddiyetini kavrayamamıştı. Oysa babasının, öylesine bir bar kavgası için böyle kızmayacağını değil Melike, kapıdaki şoför bile biliyordu. "Ayrıca nezarete ilk kez düşmüyoruz."
"Ulan..." dedikten sonra, küfretmemek için kendini zor tutarak dişlerini sertçe dudağına bastırdı yaşlı adam. Elindeki bastonu öfkeyle yere vururken "Senin karşında cebi üç kuruş para görecek diye sana yaltaklanan sokak serserisi yok," dedikten sonra sabır diler gibi gözlerini kapatarak başını diğer tarafa çevirdi. Öfkesi geçmemiş olacak ki harfler dişlerinin arasından tıslayarak döküldü. "Kelp..."
Melike, meselenin hiç de hoş olmayan yerlere gitmesinden duyduğu tedirginlikle sessizce nefes alırken, Ali'nin başını kaldırmadan "Saim baba," diye araya girdiğini fark ederek korkuyla dudaklarını sıktı. "Sinan öyle..."
Babası havada sert bir tokat gibi savrulan eliyle, adamın daha fazla konuşmasına müsaade etmezken, Melike'nin durduğu yerden bile fark edebildiği soğuk bakışlarını yeniden Sinan'ın üzerine sabitledi. "Anlat!" Sinan başını yerden kaldırıp meydan okurcasına koyulaşan bakışlarını babasının gözlerine dikti, kaşları hafifçe çatılmıştı. Onun bu pervasız sessizliği, Saim Kırcalı'nın iyiden iyiye çileden çıkmasına neden olurken havaya kaldırdığı elini bu sefer oğlunun yüzüne doğru savurdu yaşlı adam. Sinan'ın yanında patlayan tokat, bir an için tüm seslerin kesilmesine neden olurken, ağabeyinin durduğu yerde geriye sendelediğini fark ederek üzüntüyle gözlerini kapattı Melike. Bu konuşmanın sonu, hiç iyi bir yere gitmiyordu. Kötü şeyler olmasından duyduğu korku, kalbinin ezilmesine neden olurken babasının sesi salonda şiddetle gürledi. "Ulan hergele, sen kimi ketenpereye getirdiğini sanıyorsun? Sen kendini ne zannediyorsun?"
"Baba..."
"Ne yaptın paraları?"
Babasının, dişlerinin arasından sabırsızca tısladığı soruya "Ne parası?" diye cevap verdi, sesi korkudan hafifçe titriyordu; az önceki umursamazlığından eser kalmamıştı.
Melike bir an için, bakışlarını tamamen yere indiren Ali'ye baktı. Sinan'ın gururunun kırıldığı bu ana şahit olmaktan duyduğu rahatsızlık, adamın duruşuna bile sirayet etmişken onun, burada olmaktansa buhar olup uçmayı dilediğini tahmin edebiliyordu. Babasının sesi yeniden duyulurken, nefesinin tutup söylenenleri dinlemeye devam etti. "Kira paralarını!" diyerek hızla soludu yaşlı adam. "Aşevi için kiraladığımız yer! Aylardır ödemiyormuşsun paralarını! Adam parasını isteyince bir de utanmadan kavgaya tutuşmuşsun. Arsız herif!"
"B-baba b-ben..."
Saim Kırcalı, oğlunun korkuyla takılan konuşmasını umursamadan, kaşlarını tedirgin edici bir meydan okumayla ağır ağır havalandırdı. "Anlat! Yediğin haltları kendin anlat, yoksa seni elimden kimse alamaz!"
Sinan'ın uzun saniyeler boyunca devam eden sessizliği, yakasına pençe gibi yapışan bir çift yaşlı elle iyiden iyiye çekilmez bir hal alırken, Melike bir yerlere tutunma ihtiyacıyla elini duvara yasladı. Saim Kırcalı, oğlunu yakalarından kavrayıp sertçe hırpalarken aldığı cevapla, bir an yerin ayağının altından kayıp gittiğini hissetti. "Kumarda kaybettim."
Yaşlı adam, aldığı cevap nedeniyle yüzünü buruştururken, ellerinin arasında boş bir kukla gibi sallanan adamı tiksintiyle itekledi. "Allah'ın belası..."
Sinan, düşmekten son anda kurtularak güçsüzce doğrulmaya çalışırken, kırılan gururunu toparlamak istercesine "Hepsini ödeyeceğim," diye cevap verdi.
"Hangi parayla?" Sinan'ın yüzüne bakarken tükürür gibi devam etti Saim Kırcalı. "Doğru düzgün çalıştığın mı var? Hangi parayla?"
"Baba..."
Yaşlı adam, Sinan'a bakmaya bile tenezzül etmeden elini havada sertçe savurdu. "Yıkıl karşımdan!"
Ertesi gün, apartman dairesinin önüne geldiğinde, derin bir nefes alarak gergin omuzlarını düzeltmeye çalıştı Melike. Dün yaşananlardan sonra önce Sinan apar topar evden ayrılmış, sonra da Kemal sessizce dışarı çıkmıştı. Bütün gece adamın eve dönmesini beklemişti Melike ama o gelmemişti. Gecenin bir vakti, Selman mesaj atarak Kemal'in yanında olduğunu söyleyince içi biraz olsun rahat etmişti ama yine de gözüne uyku girmemişti. Sinan'ın yaptıkları, onu da dehşete düşürmüştü. Babasının verdiği tepki haksız değildi ama yine de düşündükçe kalbi sıkışıyordu. İçten içe ona kızıyor olsa da adamın gururunun kırıldığını tahmin edebiliyordu. Sonunda, parmağını uzatıp zile bastıktan sonra derin bir nefes alarak kapının açılmasını bekledi.
Çok geçmeden kapı önünde aralandı, başını kaldırıp baktığında Ali'yle göz göze gelerek tuttuğu nefesi yavaşça bıraktı. Dün öylece çekip gidince yüzündeki yaralara bakmaya bile fırsat bulamamıştı. Şimdi, hala pansuman yapılmamış yaralara bakınca gözlerinin dolduğunu fark ederek dişlerini usulca dudağının içine bastırdı. İlk anki şaşkınlığını üzerinden atıp ona yol vermek istercesine gövdesini kenara çeken adama kaçamak bir bakış atarak içeri girdi. Hızla salonun içinde dolaşan bakışlarını koltuğun üzerinde toplanmamış bir şekilde duran yastıkla yorgana diktikten sonra "Selman yok mu?" diye sordu.
Ali, elini ensesine atarken dudaklarını bükerek umursamazca cevap verdi. "Yok herhalde. Bilmiyorum."
Melike derin bir nefesle bakışlarını Ali'nin yüzüne kaldırdıktan sonra aralarındaki mesafeyi kapatarak "Sen nasılsın?" diye sordu.
Ali Kemal, gözlerini sıkıntıyla kapatıp açtı. "Nasıl olayım, Melike?"
"Sinan nerde, biliyor musun? Ben aradım ama telefonu kapalı."
Ali Kemal, yeniden gözlerini kapatarak başını hayır anlamında salladı. Melike'nin gözleri, kirpiklerini aralayana kadar adamın yüzünde oyalandı. Yüzündeki yaralar, baktıkça canının daha çok yanmasına neden oluyordu. Dün olanlardan sonra Ali Kemal'in canının sıkkın olduğunu biliyordu ama onu böyle görmek, Melike için daha zordu. Adamın kirpiğine düşen gölge bile kadını derin bir kedere sürüklüyordu. Ali Kemal'in yüzünden ince bir hüzünle geçip giden gölgeler, Melike'nin ruhunu kaskatı bir karanlığa boğuyordu sanki. Öyle ki nefes alamıyordu; nefes almak için, çaresizce adamın gözlerinin derin ışıltısına hapsolmayı bekliyordu. Çünkü Ali Kemal ona bakarken göz bebekleri incecik bir ışıltıyla harelenir, gözlerinin rengi içinden alev almış gibi usul usul derinleşirdi.
Sessiz geçirdikleri sürenin uzadığını fark ederek kuruyan dudaklarını ıslatırken "Pansuman yaptırdın mı?" diye sordu bu sefer.
"Selman bir şeyler yaptı."
Ali Kemal'in verdiği cevap gözlerini devirmesine neden olurken "Sen otur," diye karşılık verdi. "Ben hemen geliyorum."
Ardından adımlarını banyoya doğru yönlendirdi. Selman'ın pansuman namına yaptıklarının aslında hiçbir şey yapmamak olduğunu tahmin edebiliyordu. Ali Kemal, canının kıymetini bilmezdi. O yaralar bin yıl da dursa, onları iyileştirmek için bir şey yapmak aklına gelmezdi. Belki de zamanında, tüm yaralarını kendi kendine iyi etmek zorunda olduğu içindi; sebebini bilmiyordu ama adamın kendi canını böyle hiçe sayması, içinde derin bir üzüntüye sebep oluyordu. Melike Ali Kemal'i öyle çok seviyordu ki onu, ılık ikindilerin tatlı esintilerinden bile korumak istiyordu; kendi gözünden sakınıyordu. Adam, bir ömre yetecek acıyı sekiz yaşına sığdırmıştı ya Melike, bundan sonra ayağına taş değmesin istiyordu.
Banyoda bulduğu ilkyardım çantasıyla salona döndüğünde, Ali Kemal'in dalgın bir şekilde oturduğunu fark ederek usulca nefes aldı. Koltukta yanına oturduktan sonra, adamın yürek burkacak kadar derin bir sevgiyle yüzüne kaldırdığı bakışları nefesinin kesilmesine neden olurken "Bunu bulabildim," diye mırıldandı.
"Melike, gerek yok."
İlkyardım çantasını açarken "Yapalım, Ali," diye cevap verdi. "İçim rahat etmez."
Ali Kemal bir şey söylemeden gövdesini yavaşça Melike'ye döndü. Ruhunu, ezelden onun ellerine teslim ettiğini düşünürken, sessiz kalarak yüzünü izlemeyi tercih etti. Öyle güzeldi ki... Melike öyle güzeldi ki nasıl olup da ona sevdalandığına akıl sır erdiremiyordu. Nasıl mümkün olmuştu? Nasıl olmuştu da Melike, göz kamaştıran güzelliğiyle hayran bıraktığı onca erkeğin içinden kara, kavruk, kimsesiz bir sokak çocuğu olduğunu umursamadan onu seçmişti? Ona baktıkça kalbi öyle hızlı atıyordu ki kaburgalarındaki ağrının giderek şiddetlendiğini hissediyordu. Zaten Melike'ye dair ezberi de o ağrıdan başlıyordu, içinde derin bir sızıyla seviyordu kızı. Tüm tedirginliğine rağmen, onu sevmeye yüzü olmadığını bilerek, Saim Kırcalı'yı hayal kırıklığına uğratmaktan duyduğu korkuyla yaşlı adama duyduğu vefa arasında bir yerde, sınırda, bıçak sırtında, yana yana seviyordu.
Melike'nin ona yanaşarak dikkatle elindeki pamuğu yüzündeki yaraların üzerine değdirmesiyle, canının yandığını hissederek hızla nefes aldı. "Sen biliyor muydun kavga ettiğiniz adamların..."
Kızın devamını getirmeden sessizce nefes aldığını fark ederek "Bilmiyordum," diye cevap verdi; gerçekten bilmiyordu, Sinan kavga etmeye başlayınca onu yalnız bırakmak istememişti.
Nefesini dişlerinin arasından ıslık gibi bırakırken Melike, pamuğu yaraların üzerine bastırmayı bırakarak kaşlarını çattı. "Acıyor mu?"
Ali Kemal, gözlerini kırpmadan kızı izlediği uzun saniyelerin sonunda kısık çıkan sesine aldırmadan "A-Acımıyor," diye mırıldandı; Melike'nin güzelliği nefesinin kesilmesine neden olurken, harfleri bir araya getirmekte zorlanmıştı.
Melike, nazikçe adamın tüm yaralarına pansuman yaptıktan sonra ilkyardım çantasını kapatıp sehpanın üzerine bıraktı. Ali Kemal'in yeniden sessizleştiğini fark ederek usulca gülümsedi. "Üzülme."
"Babanı düşünüyorum." Kızın soru sorarcasına başını salladığını görünce, iyice kendine gömülmek ister gibi başını önüne eğerken, kopkoyu bir sesle "Ya bizi öğrendiğinde de," diye fısıldadı.
Melike, itiraz etmek istercesine araya girdi. "Ali..."
"Ya emeklerine ihanet ettiğimi düşünürse..." Bu sefer kızın araya girmek için bir şey söylemesine izin vermeden, kederle koyulaşan gözlerini onun yüzüne çevirdi. Başını çaresizce iki yana sallarken, acı çekiyormuş gibi derin bir nefes alarak devam etti. "Yasaksın sen bana."
"Ali, ben seni çok seviyorum."
Ali Kemal bir an bile düşünmeden, tereddütsüz cevap verdi. "Ben de seni çok seviyorum, Melike." Şiddetiyle ruhunu tutuşturan isteğe boyun eğerek öne uzanıp kızı sarıldıktan sonra uzun uzun kokusunu içine çekti. Yüzünü, Melike'nin boynuna yaslarken boğuk çıkan sesini umursamadan, bir duayı tekrar eder gibi tekrar etti. "Yemin ederim, çok seviyorum seni." Kendini hafifçe geri çektiğinde, hala ciğerlerinde hüküm süren karanfil kokusu ile zorlukla yutkunurken, başını eğip dudaklarını Melike'nin sedef ışıltılı, beyaz ellerine bastırıp birkaç kez öptü. Dudakları kızın ellerinde oyalanırken "Aşkından yitip gideceğim bir gün," diye fısıldadı. Melike'nin ellerine son bir öpücük kondurduktan sonra, başını kaldırıp gözlerinin birbirini bulmasını bekledi. Kızın göğsü heyecanla inip kalkıyordu. Titreyip duran kirpikleri, rengi koyulaşmış mavi gözleri, hafifçe aralanan dudakları, sıcak nefesi... Aralarındaki yakınlık yeniden yutkunmasına neden olurken, dişlerini sıkarak başını biraz daha eğdi. Melike'nin alnına belirsiz bir öpücük bıraktıktan sonra dudaklarını çekmeden usulca fısıldadı. "Bütünüyle senden ibaret, tepeden tırnağa sana ait, sana dair bir şey olup çıkacağım sonunda."