Melike, babasının söylediklerinden sonra dikkat çekmemeye çalışarak doğruca odasına geçmişti. Adamın, Kemal’i öylesine bir yerde bile görmeye tahammülünün olmadığını biliyordu. Kaldı ki Sinan’ın mezarı… Adamın deliye döndüğü, öfkeli sesinden bile belli olurken yetinmemiş, Kemal’in Sinan’ın mezarının başından ayrılması için ne gerekiyorsa yapılmasını emretmişti. Ne yaparsanız yapın… Adamın kelimelerindeki pervasızlık, içinin korkuyla dolmasına neden olurken telefonundan hızlıca Selman’ın numarasını buldu. Adamın, aramasını cevaplandırmasına kadar geçen birkaç saniye, ömrünün en uzun, en tedirgin, en zor bekleyişlerinden birine neden olurken “Selman,” diye atıldı. Sesindeki telaş, yürek burkacak kadar belirgindi. Ağlamamak için kendini güçlükle tutarken, sesindeki titreyişe aldırış etmeden, tek nefeste babasından duyduklarını anlattı. Kemal’e kötü bir şey olmasından öyle çok korkuyordu ki tek bir saniyeyi bile boşa geçirmeye dayanamıyordu. Beklemek kâbusuydu. Hele böyle bilinmezlikler içinde… “Ali’ye kötü bir olmadan yetişin, ne olur.”
“Tamam,” derken Melike’yi sakinleştirmek için ne söyleyeceğini bilemeden sıkıntıyla durakladı Selman. “Tamam, güzelim. Merak etme sen. Çıkıyoruz biz şimdi Nasuh’la birlikte.”
“Tamam.”
“Sana haber veririz.”
Melike çaresizce iç çekti. Burada böyle eli kolu bağlı oturup Kemal’den gelecek iyi haberi beklemekten başka yapabileceği fazla bir şey yoktu. “Tamam.”
Buna benzer bir telaşı daha önce de yaşamıştı. Babası, Sinan’ın ölümünden Kemal’i sorumlu tutarak adamı öldürmek istediğinde… Öyle çok korkmuştu ki bu korkunun, kaburgalarının altına bir mezar kazmaya başladığını hissetmişti. Gerçi yedi yıl önce, ruhunu o mezara kendi gönlüyle yatıracağından haberi yoktu. Kemal’e bir şey olmasın diye… Kendi elleriyle ruhunu soldurmuştu. Babası, bir şekilde adamın Sinan’ı pusuya düşürdüğüne ikna olmuş, Kemal’in canını kendi elleriyle almak istediği için de onu bir yere kilitleyerek günler boyunca yaptıklarını itiraf etmesi için eziyet etmişti. Kemal ihanetini itiraf ederse, biraz olsun içinin soğuyacağını düşünmüş olmalıydı ama adam, ona ne yapılırsa yapılsın konuşmamıştı.
Melike’nin tüm bu olan bitenden çok geç haberi olmuştu. Babasının, nasıl olup da Sinan’ın ölümünden Kemal’i sorumlu tuttuğunu anlayamamıştı. Saim Kırcalı’nın gözünü bile kırpmadan alnının çatına babasından kalma altıpatları dayadığı adam, Kemal’di. Evini ocağını açtığı, sofrasına oturttuğu, evlatlarından ayırmadığı Kemal; Sinan’ın kan kardeşi, can yoldaşı Kemal… Ne ki tüm o derin sadakatine rağmen, gözden ilk çıkarılan da yine o olmuştu. Her şey bir yana ama adamın baş etmek zorunda kaldığı bu muamele Melike’ye hala öyle vefasızca geliyordu ki her aklına geldiğinde ağlamak için acıklı ve derin bir istek duyuyordu. Kemal böylece, bir kez daha bir gecede kimsiz kimsesiz kalıvermişti. Adamın her bakanın fark etmediği ancak ince bir görüşle, derinden bakıldığında ayırt edilebilen bir duruşu vardı, böyle sanki hafif kambur gibi, tek omzu usulca çökmüş gibi, yorgun, yıkık, kimsesiz… İşte Melike’nin her görüşünde, ruhunu en derinden titreten o duruş, adamın kimsesizliğinden, kolunun kanadının kırılmışlığından, annesizliğinden yadigârdı.
Ellerini yüzüne kapatarak dolan gözlerinden yaşların akmasına engel olmaya çalışırken, sessizce iç çekti. Yine aynı korku, ruhunu içten içe tüketirken bir şeyler yapması gerektiğine karar vererek düşünmeye başladı. O zaman, yani yedi yıl önce, Kemal’i babasının elinden almaya güç yetirebilecek tek kişinin İshak Reisoğlu olduğunu bildiğinden adama haber verebilmek için her yolu denemiş, adeta kuş olup kanat takmıştı. Yaşananları ayrıntılarıyla bildiği söylenemezdi ama babasının, İshak Reisoğlu’na geçmişten kalma bir can borcu vardı. Bu can borcuna karşılık Reis, son anda yetişerek Saim Kırcalı’dan Kemal’in canını bağışlamasını isteyince, babasının eli kolu bağlanmıştı. Yine de Kemal’i tırnaklarının arasından söküp almak öyle kolay olmamıştı. Saim Kırcalı, Kemal’in canını ancak İshak Reisoğlu’nun ömrü vefa ettiği sürece bağışlamıştı.
Bunun kesin bir kurtuluş olmadığını Melike de biliyordu ama elinden ancak bu kadarı gelmişti.
Kemal için duyduğu endişe ve merak artık canına tak edince, daha fazla düşünmeye gerek görmeden telefonunu eline aldı. Artık kimi olursa arayıp Kemal’den iyi ya da kötü bir haber alacaktı. Tam rehberindeki numaralara girmişti ki bahçeye giren arabanın gürültüsü dikkatinin dağılmasına neden oldu. Arabanın farlarından odasına giren ışık, babasının dikkatinin çekmemek için ışıkları açmadan oturduğu için karanlığa alışan gözlerinin kamaşmasına neden olurken, bir an sonra İshak Reisoğlu’nun babasını çağıran gür sesi, korkuyla nefesini tutmasına neden oldu. İshak Reis, böyle fırtına gibi geldiğine göre kesin kötü bir şey olmuştu. Dolan gözlerinden hızla bir damla yaş kayıp giderken, toparlanmaya çalışarak zorlukla nefes aldı. Ardından gerisini düşünmeden odasından çıkıp hızla merdivenlere yöneldi.
Titreyen dizlerine rağmen tüm bu gücü nereden bulduğuna şaşırarak merdivenleri hızla indi. Dış kapıdan çıkarak bahçeye ulaştığında, iki adamın aralarında şimşekler çakmasına neden olacak kadar derin bir öfkeyle birbirine baktığını fark ederek olduğu yerde kaldı. Babasının, verdiği sözü çiğneyeceğini düşünmüyordu aslında ama ipleri böyle gereceğini de aklının ucundan geçirmemişti. Kemal, Sinan’ın mezarına giderek sınırları yeterince aşmıştı zaten şimdi bir de o, adamın damarına basacak bir şey yapmak istemiyordu. Sonuçta zararlı çıkan kendisi olurdu. Fark edilmemek için yavaşça ileriye doğru birkaç adım daha attığında, yalnız babasının değil, Vedat’ın, hatta Gökalp’in de dışarıda olduğunu fark ederek kaşlarını çattı. Anlaşılan mesele sandığından daha ciddiydi.
“Sen kavlini böyle mi tutuyorsun, Saim?”
İshak Reisoğlu’nun söyledikleri canının yanmasına neden olurken, ağlamamak için dişlerini sıktı Melike. Selman’ı arayıp haber vermek için hiç vakit kaybetmemişti ama anladığı kadarıyla geç kalmıştı. Yetişememişti, bu sefer Kemal’i kurtaramamıştı. Babasının, bastonundan güç alarak vakur bir tavırla başını kaldırdığını fark etti. “Onu öldürmediğime şükretsin.”
İshak Reisoğlu, öfkeden ateş saçan gözlerini arkasındaki adamların üzerinde dolaştırdıktan sonra yeniden Saim Kırcalı’ya çevirdi. “Bir tek öldürmediğin kalmış zaten.”
Melike bundan sonrasını duymadı. Önünü sonunu düşünmeden hızlı adımlarla aradaki mesafeyi kapatarak kendini babasıyla İshak Reisoğlu’nun arasına attı. İki adam arasındaki husumet, şimdiye kadar Kemal’in hayatının devam etmesini sağlayan dengesini alt üst edebilirdi. Melike’nin buna tahammül etmeye yetecek kadar canı yoktu, kalmamıştı. Kemal’den ayrı geçirdiği her gün, onu kaybetme korkusuyla sınandığı her bir gün, canından can gidiyordu. Ansızın ortasına dalıverdiği adamlar kendine şaşkınca bakarken, ağlamamak için kendini tutmaya çalışarak “Baba,” diye araya girdi. “Yapma, ne olur. Affet.”
Saim Kırcalı, öfkeden deliye dönen gözlerini hızlıca kızının üzerinde gezdirdi. “Dila, çekil.”
Melike, yardım isteyebileceği birilerini bulmaya çalışarak etrafına bakınırken çaresizce yalvarmaya devam etti. “Reis amca, ne olur. Bari sen yapma. Ali’yi düşün.”
İshak Reisoğlu merhametli adamdı, Siam Kırcalı gibi intikam hırsıyla kalbi kararmamıştı. Kaşlarını çatarken hissettiği acıyla söylendi. “Şu kızı böyle ağlatmaktan bıkmadın mı, Saim? Yetmedi mi bunca düşmanlık? Vazgeç, büyüklük yap.”
Saim Kırcalı, Kemal için gözyaşı döken kızına bakarken, içinde kabaran öfkeye boyun eğmekten kendini alamadı. Ateş saçan bakışlarını Melike’den çekmeden “Gökalp!” diye seslendi. Arkasında hareketlenen adama bakmaya gerek görmeden emirlerini sıraladı. “Dila’yı odasına götür. Telefonunu al, kapısına da iki adam koy.”
Melike hayal kırıklığıyla babasına baktı. “Baba…”
Adam basit bir kafa hareketiyle Gökalp’e, kızını alıp götürmesi için izin verirken, bastonundan destek alarak tehlikeli bir meydan okumayla öne doğru adım attı. “Kavlimiz belli, Reis,” diye cevap verdi sertçe. “O hainin ömrü, seninkiyle mühürlü.”
Bunu İshak Reisoğlu da biliyordu. Saim Kırcalı’nın bilmediği şeyse, İshak Reisoğlu’nun günlerinin sayılı olduğuydu. Berbat bir hastalığın pençesine düşen adam, ömrünün son demlerini yaşıyordu. Bu dünyadan göçüp gitmeden, Kemal’i Saim Kırcalı’nın gazabından kurtaracak bir şey bulamazsa gözü açık gidecekti. Yine de ondan başka kimsenin bilmediği bu sırrı, mümkün olduğunca saklamaya karar vererek yorgunca nefes aldı. “Bununla iki etti, Kırcalı,” diyerek sakin çıkan sesine rağmen, o da can dostuna meydan okumaktan geri durmadı. Bu geceki vukuattan başka, geçen sefer olanları da bildiğini açık etmekte herhangi bir sakınca görmüyordu. Bu, Saim Kırcalı’nın Kemal’in Sinan’ın mezarında olduğunu ilk haber alışı değildi. Bundan önce de bir kez mezarlıkta karşılaşmışlar, yaşlı adamın yanındakilerden biri yanındaki bıçağı hiç acımadan Kemal’in kaburgalarının arasına saplayıp geçmişti. “Üçüncüye müsaade etmem,” dedikten sonra, Saim Kırcalı’nın yüzünden geçen tedirgin gölgelere uzun uzun bakarak ekledi. “Dostluk mührümüzü sana bırakmaz, kendim kırarım. Barut’un kılına dokunmayacaksın artık.”
Saim Kırcalı, şiddetini bir zamanlar adama duyduğu sevgiden alan derin bir öfkeyle kaşlarını çattı. Kemal’e Sinan’dan bile çok güvenmişti. Oğlunun pervasız, serseri herifin tekiydi; umursamazdı, önünü ardını düşünmez, babasının namını kafaya takmaz, Saim Kırcalı’nın oğlu olmanın ağırlığını bir kambur gibi görürdü. Kemal öyle değildi, başkaydı. Hatır bilirdi, edepliydi. Ağır oturaklıydı, lafını bilip konuşurdu, sözünü dinletmesini bilirdi. Bu nedenle de herkes adamın varisi olarak Kemal’i bilir, ona da buna göre saygı gösterirdi. Saim Kırcalı, Ali Kemal’e yanında tuttuğu bir fedai gibi davranmamış, onu oğlundan ileri tutmuştu. Adamın ihaneti, bir de bu sebepten canını yakıyordu.
Döktüğü yaşlar nedeniyle çoktan kuruyan gözlerinin yandığını hissederken, “O da damarıma basmayacak,” diyerek uyardı İshak Reisoğlu’nu. “Sabrımı sınamayacak. Sözüm söz…” Yaşlı adamın onaylamak için atıldığını fark etmesine rağmen, son sözünü henüz söylemediğini belli edercesine bastonunu bir kez, sertçe yere vurdu. “…ama bana ait olan her şeyden uzak duracak.”
İshak Reisoğlu, bunun ne demek olduğunu biliyordu. Yaşlı adamın, bana ait derken, bilhassa Melike’yi kastettiğinin farkındaydı. Melike’yle Kemal’in birbirlerine nasıl bir kara sevdayla tutulduklarını bildiğinden çaresizce itiraz etti. “Saim…”
“Ben diyeceğimi dedim, İshak.”
İshak Reisoğlu sıkıntıyla bakışlarını kaçırdı. “Eyvallah, Kırcalı.”
“Eyvallah, Reis.”