Melike gerçekten gelmemişti. Gelmek bir yana, arayıp nasıl olduğunu sormamıştı bile. Kemal bu duruma nasıl bir tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu; kırılmaya, küsmeye hakkı olmadığının farkındaydı ama... Ama işte... Allah aşkına, bahsettikleri kişi Melike'ydi, onun Melike'si. Kalbi kırılsa, canı yansa da bir şekilde onu sevmeye devam eden, ondan hiç vazgeçmeyen, dünya üzerinde ona değer veren tek kadın... Oysa annesi bile sevmemişti Kemal'i, annesi bile bırakmıştı onu. Terk edilmeye, vazgeçilmeye, geride bırakılmaya çoktan alışmış olması gerekiyordu ama alışamamıştı işte. Yapamamıştı. İnsan böyle bir şeye nasıl alışırdı? Bir çocuk, annesinin bile onu sevmeyi beceremediğini nasıl kabullenirdi?
Adından önce doğduğu şehrin sokaklarını öğrenmişti Kemal; adından önce sevgisizliğini, adından önce kimsesizliğini, sahipsizliğini, terk edilmişliğini öğrenmişti. Neler gelip geçmişti de bir, aklına geldikçe içinin sızlatan o tek kelimeye sürgünlüğü bitmemişti. Bu yaşına kadar daha bir kez anne diyebilmiş değildi. Ne sahipsiz bir mezar taşına ne sokaktan geçerken yüzlerinde annesinden bir iz bulmaya çalıştığı kadınlara... Annesini hatırlamıyordu bile. Belki de bir sokakta ya da caddede, öylece geçip gitmişti yanından. Bunu düşünmek bile kırgınlığını çoğaltıyordu. Kaderine isyan edesi geliyordu. Tüm o öfke, isyan, hırs gün gelip yerini derin bir kırgınlığa bırakmıştı.
Melike, bunlardan sonra gelmişti. Melike bunlardan sonra gelmiş, Kemal'in kimsesizliğinin tek tesellisi olmuştu ama şimdi o da yoktu. Gerçi Kemal, kadının bunun için suçlanması gereken son kişi bile olamayacağını biliyordu. Melike'ye hayatında başka biri olduğunu itiraf etmişti. Üstelik bunu, kadını kendinden uzaklaştırmak için yapmıştı. Ne bekliyordu ki? Melike'nin bunu göz ardı etmesi mümkün değildi. Kemal ondan böyle bir şey yapmasını zaten beklemiyordu. Gerçi duyguları o kadar karışıktı ki ne beklemesi gerektiğini de bilmiyordu. Bunca zaman, ölümünün Saim Kırcalı'nın elinden olacağını düşünmüştü. Gün gelip de yaşlı adam alnına tekrar silahını doğrulttuğunda, kılını bile kıpırdatmadan tetiği çekmesini bekleyeceğini, Melike'yi dünya gözüyle bir kez daha görmeyeceğini...
Ama kadın dönmüştü. Kadın dönmüştü ve Kemal, tekrar takdire şayan bir maharetle onun ellerinin arasından kayıp gitmesine müsaade etmişti.
Aklından geçen düşünceler canının sıkılmasına neden olurken yattığı yerde huzursuzca kıpırdandı. Yediği dayağın izleri hala vücudundan silinmediği için inleyerek başını arkasındaki duvara sertçe vurdu, canı çok yanıyordu. Gerçi alışıktı. Böyle insafsızca ilk dövülüşü değildi, son olmadığını da tahmin edebiliyordu. Onu, Sinan'ın mezarının başında her gördüğünde bıçağını hep aynı yere, kalbinin altından kaburgalarının arasına sokan bir adamı vardı Saim Kırcalı'nın. O da, o bıçağı sokan da, Saim Kırcalı da o yaranın Kemal'i öldürmeyeceğini biliyordu ama yarasının kabuk bağlaması bir türlü mümkün olmuyordu. Çünkü Kemal tekmelenmeye, taşlanmaya, kovulmaya alışmış aç bir sokak köpeği gibi kendini Sinan'ın mezarına gitmekten alıkoyamıyordu.
Adam, Kemal’in bastığı yere basmaya bile tahammül edemiyordu ve bu aklına geldikçe Kemal, Saim Kırcalı'nın nazarında varlığının bir toz zerresi kadar dahi değerli olmadığını fark ederek kahroluyordu. Çünkü o, adamı babası yerinde koymuştu. Adam şimdi ona sanki hiç baba oğul olmamışlar gibi hasımlık ediyordu. Kemal aileye girdiği andan beri onlara hep sadakatle bağlı kalmıştı, şimdi bile. Başkası olsa isyan ederdi, öfke duyardı, karşılık verirdi. Saim Kırcalı'nın alnına doğrulttuğu namlunun ucunda kıpırtısız beklemesi, gelecekte de aynı şekilde bekleyecek olması bile adamın bu derin sadakatinden ileri geliyordu. Kemal, Sinan'a tuzak kurmamıştı. Kemal, Sinan'a tuzak kurmaları için kimseyle işbirliği de yapmamıştı ama Saim Kırcalı bir şekilde böyle olduğuna inanmıştı.
O buna inanınca da adam, yalnız Sinan'ı, yani kan kardeşini değil, ailesini de kaybetmişti. Bir gecede... Babası saydığı adamla ansızın düşman oluvermişti. Herkes onun kansız bir hain olduğunu düşünüyordu. Ve tabi Melike'si... Melike'yi ondan söküp kopararak almışlar, geriye sızılı bir boşluk bırakmışlardı. Sanki bir uzvu eksilmiş, sanki kolları gövdesinden acımasızca budanmış, sanki etinden et koparmışlar da geriye, her yoklayışında eline gelen yamru yumru bir boşluk kalmıştı. Melike'den geriye, ondan ancak bu kadar bir şey kalmıştı. Çok uğraşmıştı ama o gün, Saim Kırcalı'nın onu Sinan'ın mezarında gördüğü o gün, göğsüne saplanan bıçağın peşinden dizine bir tekme yiyerek yere kapaklandığında... Acıyla inlemişti ama hiç kimse onun acısını umursamayınca sesinin boşlukta yitip gittiğini düşünmüştü.
Kalkmaya çalışınca biri sırtına basarak gövdesini, dolayısıyla yarasını da çamurlu toprağa daha çok bastırmıştı. Saim Kırcalı'nın başında durmaya bile tenezzül etmediğini uzaklaşıp giden ayakkabılarından anlamıştı. Sonra biri, muhtemel ki Kemal'in elindeki tokanın Melike'ye ait olduğunu bilen biri, küfreder gibi kadını unutması gerektiğini fısıldamıştı ona. Kemal itiraz etmek istercesine Sinan'ın mezarından destek almaya çalışarak kalkmaya yeltenince, eline basıldığını hissetmişti bu sefer. Saim Kırcalı'nın, oğlunun mezar taşına bile dokunmasına tahammülü yoktu anlaşılan. Adam acıyla inleyerek kendini çamurun içine bıraktığında, parmaklarının arasından Melike'ye ait tokayı çekip alan acımasız el, hızla oradan uzaklaşmıştı.
O zaman anlamıştı. Saim Kırcalı'nın, Melike'yi beklemeyi bile ona haram ettiğini, yarasını çamura bulayarak gövdesini ezen ayakların altında anlamıştı. Eğer talihi son anda yüzüne gülmeye karar verirse kadının, hiç değilse cenazesine gelmesinin mümkün olabileceğini düşünerek sessizce gözlerini kapatmıştı. Melike'den vazgeçmesi mümkün değildi ama öyle çaresizdi ki. Öyle çaresiz ve bir başınaydı ki birine sığınmak için duyduğu ihtiyaç, dayanılmaz olmaya başlamıştı. Kimsenin kaybettiklerini yerine koyamayacağını biliyordu ama hiç değilse yalnızlığını paylaşacak biri... En az kendisi kadar sızlayan, kanayan, açık bir yara gibi yani, kendi etindeki cehennemde usulca yanmaya devam eden birini bulursa belki... Onun teninde, kendi yaralarını köreltebilirdi. Belki o zaman bu kadar canı yanmazdı. Belki o zaman bu kadar yalnız, çaresiz hissetmezdi.
Tam olarak ne düşündüğünü hatırlamıyordu ama o günün sonunda kendini Sevda'nın kapısında bulmuştu.
Hafifçe aralanan kapı, düşüncelerinin dağılmasına neden olurken sessizce iç çekerek kimin geldiğine baktı. Kahvaltısını Güzide'nin getireceğini düşündüğü için Ece'yi elinde kahvaltı tepsisiyle görünce kaşlarını şaşkınca havalandırarak yatağın içinde toparlandı. Melike dışındaki herkesin yanında olmaya çalışması hiç hakkı yokken sinirlerinin bozulmasına sebep oluyordu. Kadın gelmemeyi tercih ettiyse onu suçlayacak değildi. Esasen buna hakkı da yoktu ama yine de beklemekten vazgeçemiyordu. Ece'nin "Günaydın," dediğini işiterek gülümsemeye çalıştı.
Kızın kendisine karşı hisleri olduğunun, Melike söylemeden önce de farkındaydı ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Karşısına geçip onu sevmemesi gerektiğini uzun uzun izah etse, bir işe yarar mıydı? Yarıyor muydu? Ömrünün hatrı sayılır bir kısmını, her gün aynanın karşısına geçip Melike'ye âşık olmaması gerektiğine dair sebepleri sıralayarak geçirmişti. Çare olmuş muydu? Melike'ye âşık olmak demek, Sinan'a da Saim Kırcalı'ya da ihanet etmek gibiydi o zamanlar. Hala öyleydi ama kalbine söz dinletememişti. Şimdi de Selman'ın, dahası İshak Reis'in hatırı vardı. O nedenle kızı kırmadan, duygularını görmezden gelmeye çalışıyordu. Melike uzunca bir zamandır yoktu ama Sevda'nın varlığı bir de bu yönüyle önemliydi.
Ece’nin, nasıl olduğunu soran sesiyle toparlanarak bakışlarını ona çevirdi. "İyiyim," diye mırıldandı sessizce. Önüne bırakılan tepsiye bakarken üzerindekileri dökmemeye çalışarak "Zahmet oldu," diye devam etti.
“Aşk olsun, ne zahmeti," derken gülümseyerek Kemal'in arkasındaki yastığı düzeltmek için eğildi Ece. "Afiyet olsun."
Ne diyeceğini bilemeden beceriksizce gülümsemeye çalıştı Kemal. Sessizliğin aralarındaki durumu giderek daha tuhaf bir hale getirdiğini düşünerek çayından küçük bir yudum aldı. Yüzündeki yaralar, ağzındaki lokmayı çiğnemesini zorlaştırırken acıyla kaşlarını çattı. Güzide ilk anda ona bir ayna vermemişti ama sonrasında yüzünün ne halde olduğuna bakma fırsatı yakalamıştı elbette. Kelimenin tam anlamıyla şirazesi kaymıştı. Ece'nin sessizce onu izleyen gözlerine kaçamak bir bakış atarken rahatsızca dudaklarını kapattı. Aynı anda yeniden aralanan kapı, bakışlarını umutla gelen kişiye kaldırmasına neden olurken Sevda'nın geldiğini görerek gülümsedi. Ece'nin yüzü anında asılmıştı ama Kemal, Sevda'nın gelmesine memnun olmuştu. Ece'yle yalnız kalmak istemediğinden kim gelirse gelsin memnun olacağı kesindi.
Sevda, Ece'ye başıyla hızlıca selam verdikten sonra aradaki mesafeyi kapatarak öne eğilip adamın saçlarının arasına küçük bir öpücük kondurdu. Ardından elini dikkatle yüzüne yerleştirerek "Nasılsın?" diye sordu, sesindeki şefkat Kemal'in içinin sızlamasına neden olmuştu.
Adam, yüzündeki yaraların canını yakacağını bilmesine rağmen kaşlarını umursamazca kaldırarak gülümsedi. "Ölmedik," derken Sevda'nın itiraz etmek istercesine aralanan dudaklarına hızlı bir bakış atarak göz kırptı. "Sürünüyoruz."
Sevda, usulca yatağın boş kısmına iliştikten sonra kısa bir süre Kemal'in yüzünü inceledi. Kadın ona her baktığında, ruhunun en gerilerine sakladığı o küçük, kalbi kırık, kimsesiz oğlan çocuğunu görüyordu. Dahası sevip güvendiği insanlar tarafından yüz üstü bırakılmış o genç adamı; kırgınlığını, çaresizliğini, sadakatini... Ve tabi Melike'yi... Kemal'e her baktığında, suretinin gerisinde Melike'ye dair bir ayrıntıyı fark ediyordu. O da böyle sevilmişti. Bir zamanlar... Düşüncelerinin girdabından kurtulmak istercesine derin bir nefes alırken, hüznünü saklamaya çalışırcasına gülümseyerek adama baktı yeniden. "Yalnız çok sağlam dayak yemişsin."
“Yedim,” diyerek kabul etti Kemal. Kabul etmese de yüzü her şeyi tüm açıklığıyla ortaya koyuyordu zaten. "Kaç kişi olduklarını bile bilmiyorum," derken, yapacağı itirafın etkisini azaltmak istercesine kaşlarını eğerek Sevda'ya kaçamak bir bakış attı. "Herkes, her yerden vurdu."
Sevda bir şey sormaya niyetlenmiş gibi dudaklarını aralarken, öylece sessiz kaldı. Ece'ye kaçamak bir bakış atarken, sürekli kırptığı gözlerini adamın göğsüne indirdi. Kemal'in göğsünün sol tarafında gerçekten bir türlü kapanmaya bir yara vardı, bıçak yarası. Sinan Kırcalı'nın mezarına her gittiğinde aynı yerde yara alıyordu, yine öyle olmuş muydu öğrenmek istiyordu ama niyeyse kelimelere dökmek zor gelmişti. Bu nedenle uzanıp elini Kemal'in sol göğsünün altına yerleştirmişti ki Ece'nin, dinlemeye gerek duymadığı bir şeyler söyleyerek ayağa kalktığını fark etti. Kız kapıyı kapatıp odadan çıkarken, parmak uçları adamın tişörtünün altında yaraya dair bir iz aramaya devam etti. Bulamayınca "Yaran kapanmış," diye fısıldadı.
Aslında tam olarak öyle değildi. Bu sefer kimse bıçak çıkarmamıştı ama biri, tam yarasının olduğu yere muştalıyla sağlam bir yumruk geçirmişti. Yine de bunu Sevda'ya söyleyerek kadını üzmek istemiyordu. Hızlıca başını sallarken bakışlarını kaçırarak "Kapandı," diye onayladı.
Sevda geri çekilerek Ece'nin kalktığı koltuğa otururken "Yap haydi kahvaltını," diye üsteledi.
“Canım istemiyor.”
“Güzide tok karnına içmen gereken ilaçlar olduğunu söyledi."
“Sevda…”
Kadın, itiraz kabul etmediğini anlatmak istercesine kaşlarını kaldırdı. "Haydi, Ali Kemal."
Adam gönülsüz de olsa kahvaltısını yapmaya başladı. Sevda'nın söylemek istediği şeyler olduğunun farkındaydı, yine de kadının sessizce uygun anı kolladığını fark ederek bekleyişini sürdürmeye karar verdi. Kahvaltıdan sonra ilaçlarını da içerek dikkatle yataktan kalkıp Sevda'nın yardım etmesini bekledi. Kadının desteğiyle küçük adımlar atarak koltukta yanına oturduktan sonra kaşlarını beklentiyle havalandırarak göz göze gelmelerini bekledi. Kadının kararsızca ondan tarafa kaçamak bir bakış atarak dudağını kemirdiğini fark ederek "Dinliyorum," diye mırıldandı.
Sevda derin bir nefes alarak tek nefeste söyledi. "Melike geldi mi?"
Kemal çaresizce kaşlarını çatarak kararan yüzünü önüne eğerken "Gelmedi," diye fısıldadı.
“Niye?”
Adam bu itiraf yapmaktan memnun değildi. Melike'ye, Sevda'dan bahsetmeyi, en azından o şekilde bahsetmeyi istememişti. Saklamaya da karar vermiş değildi ama öyle birden bire söylemeyi de planlamamıştı. Melike'nin duyduklarına hazırlıksız yakalandığını tahmin edebiliyordu. O da Melike'nin dönüşüne hazırlıksız yakalanmıştı. Haliyle kadın, Sevda'nın varlığını öğrendikten sonra kendini geri çekmiş, soğuk ve mesafeli tavırlarıyla Kemal'in canına okumaya başlamıştı. Aslında Kemal'in yapmak istediği de buydu ama canının bu kadar yanacağını hiç hesap etmemişti. Melike uzaktayken yokluğuyla baş etmek için kendince bir yol bulmuştu ama bu kadar yakındayken kadından uzak durabilmek için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kadına yakın olmak için duyduğu istek ruhunun yanıp kavrulmasına neden oluyordu.
Sevda’ya bakarken gönülsüzce "Seni öğrendi çünkü," diye cevap verdi kısık sesiyle. Kadının aralanan dudakları, peşi sıra gelecek soruyu da tahmin ederek araya girmesine neden oldu. "Ben söyledim. Yani söylemeyi istememiştim ama öyle birden ağzımdan çıkıverdi işte."
Sevda, Kemal'e ters bir bakış attı. "Bu dayağı hak ettiğini düşünmeye başlıyorum."
Kemal kaşlarını çatarak kadına bakarken hatasını hafifletmek istercesine mahcup bir gülüşle karşılık verdi. "Ettim galiba."
“Melike ne yaptı peki öğrenince?"
Adam umursamazca omuz silkmekle yetindi. "Canımı okuyor işte, ne yapsın?"
“Onunla konuşmamı ister misin?"
“Seni dinleyeceğini hiç sanmıyorum."
“Belki…”
Sevda ne diyeceğini bilemeden sessiz kalınca Kemal, kadından tarafa bakarak çaresizce gülümsedi. Aralarındaki sessizlik, kapının çalınmasıyla bölünürken Kemal merakla başını kaldırdı. Kapının aralığından tanımadığı bir kadının içeri girdiğini fark ettiğinde toparlanmaya çalışarak kaşlarını çattı. Genç kadın, hızlıca odanın içinde gezdirdiği bakışlarını sonunda Kemal'in yüzüne sabitlediğinde "Daha yakışıklı bir anında tanışmayı tercih ederdim," diyerek gülümsedi kırık bir aksanla. Adamın yara bere içindeki yüzüne bakarken çatık kaşlarını düzelterek elini uzattı. "Blanca ben, Dila'nın arkadaşıyım."
Kemal, tokalaşmak için kendisine uzatılan eli kavrarken "N-Nasıl?" diye kekeledi.
Adamın şaşkınlığını mazur gördüğünü anlatmak istercesine gülümserken, Sevda'ya başıyla mesafeli bir selam vererek "Memnun oldum," diye cevap verdi Blanca. Kemal'in merakla kendisine çevirdiği bakışlarına karşılık "Dila'nın babası..." Adamın yaptıklarını yüksek sesle dile getirmek canının sıkılmasına, dahası sinirlerinin bozulmasına sebep olurken dilini dişlerinin gerisinde gezdirerek öfkeyle gülümsedi. "...onu odasına hapsettiği için, ben geldim."
“An-Anla-“ Kemal nefes almaya çalışarak çaresizce gözlerini kapattı. Saim Kırcalı'nın bunu yapacağını hiç düşünmemişti. Gözlerini aralayarak Blanca'ya baktığında artık kelimeleri bir araya getirebilecek kadar güç topladığına karara vererek "Anlamadım," diye cevap verdi.
“Dila’nın geldiğimden haberi yok," diye anlatmaya başladı Blanca. "Güzide haber verdi bana. Ben de önce senin durumunu görmeye geldim. Buradan da Dila'nın yanına gideceğim."
“B-Ben…”
Blanca, adamın şaşkınlığının ona sevimli gelmeye başladığını hissederek hafifçe gülümserken, yatağın ucuna oturarak gözlerini Kemal'in gözlerine çevirdi. "Ona söylemek istediğin özel bir şey var mı?"
Adam derin bir nefes alarak kaşlarını çattı. Ne söyleyebilirdi ki? Başını önüne eğerek kendi içine gömülürken "Benim için kendini üzmesin," diye fısıldadı.