"Eskiden sen, benimdin."

2467 Words
Melike günlerdir uyumuyordu. Günlerdir, Kemal’in nasıl olduğunu düşünmekten delirecek gibiydi. Kadın, adamın gölgesi usulcacık titrediğinde bile ağlayacak gibi olurken, birileri hiç acımadan canını yakmıştı yani, öyle mi? Düşündükçe nefesi daralıyor, kalbi sıkışıyordu. Babasının nasıl bu kadar gaddar olabildiğine akıl sır erdiremiyordu. Sanki Kemal’i hiç sevmemiş, evladı gibi hiç sahiplenmemiş, evinin içine kadar sokmamış, alıp sofrasına oturtmamış gibi; sanki adamın saçlarını hiç sevgiyle okşamamış, yüzüne gülmemiş, gözünün içine bakmamış gibi; sanki Kemal hiç ona evlat, Sinan’a kardeş olmamış gibi… Şimdi adama öyle derin bir düşmanlıkla öyle büyük bir kin besliyordu ki Melike bunun, Kemal için ölmekten beter olduğunun farkındaydı. Babası, onu Sinan’ın mezarının yakınlarında görmeye bile tahammül edemiyordu. Saim Kırcalı’nın, adamın gövdesini çirkin bir böcek gibi topuklarının altında ezmek istediğini Melike gibi Kemal de biliyordu. Kadının asıl bilmediği şeyse, adamın bununla nasıl başa çıktığıydı. Bir insan, bir zamanlar derin bir sevgi duyduğu birinin ona karşı, üstelik haksız yere böylesi büyük bir nefret duymasına nasıl katlanır, bununla nasıl baş ederdi? Kemal’in içten içe kırıldığını, babasının yaptıklarına içerlediğini, üzüntüden kahrolduğunu tahmin edebiliyordu. Memleketinden uzakta geçirdiği tüm o zaman boyunca, kendini adamın yerine koymaya, onun ne hissettiğini bulmaya çalışmıştı. Bir insan, günün birinde babası gibi sevdiği biri tarafından canının alınacağını bile bile nasıl yaşardı? Yaşar mıydı, Kemal o Allah’ın belası günden sonra bir gün olsun gerçekten yaşayabilmiş miydi, yoksa hep korkmuş muydu? Sahi, çok korkuyor muydu? Öylesine bir anın içinde, biriyle konuşurken, gülerken ya da öylece durup denizi, gökyüzünü, yıldızları seyrederken, aynada yüzüne her baktığında, bir çocuğun gülüşünü severken veya uykusunun en tatlı yerinde sıçrayıp uyandığında mesela… Hiç aklına gelmiyor muydu? Ne yapıyordu o zaman, isyan edesi gelmiyor muydu? Kaçıyor muydu, yoksa saklanıyor muydu? Kime sığınıyordu? Kemal’in kimsesizliği, Melike’nin hep içini sızlatmıştı. Galiba bu yüzden kadın hep, adama kimse olmak istemişti. Becerememişti gerçi; Melike, Kemal’e ev olmak isterken, yarasına yaren olmak, yalnızlığına ses, ömrüne nefes olmak isterken, hayat onları birbirlerinden uzağa savurmuştu. Melike’nin kalbi, hep aynı yönü gösteren bozuk bir pusula gibi Kemal’e sabitlenmişti ama adam… Sevda’nın varlığı yeniden aklına gelirken, kalbinde şiddetli bir ağrı duyarak nefes almaya çalıştı. Kadının, Kemal’i yalnız bırakmamış olmasını umut ediyordu ve bu bile, çaresizliğinin büyüklüğünü fark ederek ağlamak istemesine neden oluyordu. Melike her bir zerresiyle adama deli divane âşıktı ama ne kadar isterse istesin, yanında olması mümkün değildi. Kemal onu yanında istemiyordu ve aslında kadın, adamın sebeplerini anlayabiliyordu ama anlaması, o sebepleri kabullendiği anlamına gelmiyordu. Kabullenemezdi, kabullenmesi demek kendi varlığını, aşkını, tüm ömrünü yalanlaması demek olurdu. Kadını Melike yapan her şey, en çok Kemal’e dairdi. Eliyle gözlerinin önünü kapatırken, sıkıntıyla nefes aldı. Başında felaket bir ağrı vardı, kendini hiç olmadığı kadar güçsüz hissediyordu. Öyle ki nefes alırken bile tüm kemikleri şiddetle sızlıyordu. Günlerdir doğru düzgün bir şey yememiş, odasından çıkmamıştı. Babasının yaptıkları işi iyice inada bindirince kimseyle konuşmamış, ısrarla susmuştu. Normalde, yaşlı adamın bu yaptığına asla sessiz kalmaz, boyun eğmezdi ama Kemal’e zarar verme ihtimali bile eli kolu bağlı oturmasına neden olmuştu. Tek istediği, adamın bir an önce iyileşmesiydi; kendine ne olacağını umursadığı söylenemezdi. Nefes alıp verirken zorlandığını fark ederek kararan gözlerini aralamaya çalıştı. Uzanıp odanın penceresini açıktan sonra temiz havanın içeri girmesini bekledi. Yüzüne vuran soğuk hava kendini biraz olsun daha iyi hissetmesini sağlarken, kapısının hafifçe tıklandığını işiterek sabırsızca göz devirdi. Latife’nin bir şeyler yemesi için onu mutfağa çağıracağını düşünürken, saniyeler içinde aralanan kapı başını çevirip merakla gelecek kişiyi beklemesine neden oldu. Bir an sonra, Blanca’nın odadan içeri girdiğini fark ederek kaşlarını çattı. Kendini çok da iyi hissetmediğinden, doğru görüp görmediğinden emin olamıyordu. Birkaç adımla odanın ortasına doğru gelen kadının gerçek olduğunu sonundan idrak edebildiğinde, oturduğu koltuğun kenarlarına tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Gövdesinin neden bu kadar ağırlaştığını anlayamıyordu. Sonunda Blanca’yla karşı karşıya gelmeyi başardığında, destek almak istercesine kadına tutunmaya çalıştı. Gözleri kapanıp kendini sonsuz bir boşluğun içinde düşüyormuş gibi hissetmeden önce ayırt ettiği son şey, Blanca’nın telaşlı sesiydi. Saatler sonra gözlerini bir hastane odasında açtığında, ilk anda nerede olduğunu anlaması mümkün olmadı. Kaşlarını çatarak bir süre etrafına bakındı, kuruyan boğazı yutkunmasını neredeyse imkânsız hale getirmişti. Gözlerini kapatarak sessizce iç çekerken, aklını toplamaya çalıştı. En son kendi odasında olduğunu hatırlıyordu, Blanca’yı görmüştü ama hayal miydi, yoksa gerçek miydi; emin olamıyordu. Yine de neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıkan sesine aldırış etmeden “Blanca,” diye mırıldandı. Yarı aralık kirpiklerinin arasından yatağın yanındaki koltukta oturan birilerinin hareketlendiğini fark ederek gözlerini açmaya çalıştı. Öyle yorgun hissediyordu ki gözlerinin üzerine tonlarca ağırlık binmiş gibiydi. Görüşü bulanıktı ama “Dila,” diyen sesin, babasına ait olduğunu ayırt ederek kaşlarını çattı. Adamın sesindeki telaş, kalbine kıymık gibi batan ince bir sızıya neden olurken sessiz kalmayı sürdürdü. Kırgınlığı bir kenara, kendini konuşacak kadar güçlü hissetmiyordu. Adamın nasırlı elini alnında hissettiğinde, kapalı gözlerinin dolduğunu fark ederek yaşların akmasını engellemek istercesine dişlerini sıktı. “Nasıl hissediyorsun? İyi misin, kızım?” Islanan kirpikleri, nefesini tutup beklemesine neden olurken sessizce başını salladı. Öyle acınası bir durumda olduğunu düşünüyordu ki sırtını koca dünyaya dönüp yorganın altına kıvrılmak, her şeyi unutana kadar uyumak istiyordu. Yorulmuştu. Kemal’i sevmekten, özlemekten, ona kızmaktan, kırılmaktan, onunla babası arasındaki düşmanlıktan, her şeyden yorulmuştu. Ruhunda ağrıyarak genişleyen öyle derin bir boşluk vardı ki giderek bir kara delik halini almaya başlamıştı. Eliyle dolan gözlerini kapatırken belirsiz bir nefes alarak toparlanmayı denedi. Elini gözlerinin önünden çektiğinde, sessizliğin katlanılmaz olmaya başladığını düşünerek “Su,” diye mırıldandı. “Su alabilir miyim? Boğazım…” Yaşlı adamın titreyen elleriyle bardağı doldurup ona su içermeye çalıştığını fark edince, iyi hissedeceğine daha kötü oldu. Ağlamamak için acınası bir çabayla gözlerini kapatırken sudan birkaç yudum aldı. “Biraz daha içecek misin?” Babasının ilgiyle yüzünde dolaşan gözlerine karşılık, bakışlarını kaçırarak başını iki yana salladı. Yaşlı adam çaresizce çevresine bakınırken, arkadaşıyla baş başa biraz vakit geçirmesinin kızına iyi geleceğini düşünerek usulca gülümseyerek kıza baktı. “Başka bir şey ister misin?” Melike yeniden sessizce itiraz etti. Ağırlığını bastonuna vererek derin bir nefes alırken “Ben bir doktorunla konuşayım,” diye devam etti. “Gelirim sonra.” Kadın, çıkana kadar babasını takip eden bakışlarını sonunda yanına çevirdiğinde Blanca’yı fark ederek doğrulmaya çalıştı. Demek hayal değildi, Blanca gerçekten gelmişti. Güçsüzce yattığı yerde toparlanmaya çalışırken, Blanca omuzlarından kavrayarak kadını durdurdu. “Dur, dur. Melike… Que fais-tu?”*Ne yapıyorsun? Melike, ne diyeceğini bilemeden kadının ellerine teslim olarak kendini yeniden yatağa bıraktı. Yorgunluğunu perdelemeye güç yetiremeyen şaşkın bir gülüşle “Blanca,” diye mırıldandı. “Sen ne zaman geldin?” Blanca, ilgiyle koyulaşan gözlerini Melike’nin yüzünde gezdirirken gülümseyerek “Memnun olmadın galiba?” diye takıldı. “Gideyim istersen.” “Hayır, yani…” Durup derin bir nefes aldıktan sonra usulca gülümsedi. “Ne demek istediğimi biliyorsun.” Blanca, anlatmaya nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu. Zaman kazanmak istercesine gülümsedikten sonra koltuğu yatağın yanına taşıyarak arkadaşına iyice yaklaştı. Kadının elini kavradıktan sonra usulca severken “Nasılsın?” diye sordu. “Nasıl hissediyorsun? İyi misin?” Melike sessizce başını sallayarak karşılık verirken, daha ikna edici görünmeye çalışarak hafifçe gülümsedi. Blanca, iyi olup olmadığını anlamak istercesine bir süre Melike’nin yüzünü inceledi. Öyle solgun görünüyordu ki Blanca’nın bakarken bile içi ürperiyordu. Arkadaşının hep hayranlık duyduğu mavi gözleri derinliğini kaybetmiş, bir avuç cam kırığı gibi cansız bakıyordu. Sessiz geçirdikleri anı doldurmak istercesine gürültüyle iç çekerken “Güzide aradı beni,” diye anlatmaya başladı. “Bir şeyler olmuş galiba. Baban…” Devamını getirmeye gerek görmeden, kaşlarını çatarak Melike’ye kaçamak bir bakış attı. Kemal’in, Saim Kırcalı’nın adamları tarafından epey kötü bir şekilde dövüldüğünü ikisi de biliyordu. O nedenle dile getirmeye gerek görmedi. “Senin durumu da İshak Bey’den öğrenmiş. Beni arayıp senin yanında olmamı rica etti. İlk uçakla geldim ben de.” Devamını getirecekken, bir an duraksayarak Melike’ye baktı. Kemal’den bahsetmek için doğru bir zaman mıydı, bilemiyordu ama kadının telaşlı bakışları, bu kararsızlığı daha fazla uzatmasına olanak tanımadı. “Kemal’i görmeye gittim önce,” diyerek tek nefeste söyledi. Melike nefes bile almadan araya girdi. “Nasıldı?” Epey sağlam bir dayak yemişti ama Blanca, bu bilgiyi kendine saklamaya karar vererek “İyi diyelim, iyi olsun,” demekle yetindi. Melike dolan gözlerini kapatarak titrek bir nefes aldıktan sonra usulca geri verdi. “Çok şükür.” Sanki günler sonra ilk kez nefes alabilmişti. Blanca’yla sohbet ederek uykuya dalmıştı. Bünyesi şu birkaç günde öyle yorgun düşmüştü ki bir noktadan sonra gözlerini açık tutmakta zorlanmıştı. Gecenin bir yerinde, tuhaf ve derin bir hisle gözlerini açtığında, bir an için nefesini düzenlemekte zorlanarak etrafına bakındı. Neden böyle hissettiğini anlamamıştı, kalp atışları birden bire hızlanmıştı. Karanlığa alışan gözleri, pencereden giren aydınlığın da yardımıyla yatağın yanı başında oturan adamı fark etmesini sağladığında “Ali,” diye fısıldadı. Rüya görüyor olmalıydı. Hala, içinde bulunduğu anın gerçekliğinden emin olamıyordu. Ola ki adam gerçekten buradaysa, birileri tarafından fark edilmesinden korktuğu için ışığı da açamıyordu. Niye gelmişti, babasıyla bir kez daha karşı karşıya gelmeyi nasıl göze alabilmişti? Düşünmeye bir son vererek aklını toparlamak istercesine derin bir nefes aldı. Sağ eli hızlıca saçlarını kulağının arkasına yerleştirirken, yatağın içinde doğrularak başını kaldırdı ve adama bir kez daha, dikkatle baktı. Gerçekti. Yatağın kenarına oturmuş, öylece ona bakıyordu. Şaşkınca adama bakmaya devam ederken “Ne işin var burada?” diye sordu, sesindeki korku fark edilmeyecek gibi değildi. Kendisi için değil, hala aptal gibi adam için endişeleniyordu. “Babam…” “Burada olduğumu biliyor,” dedikten sonra sakince ekledi. “Korkma.” “Nasıl?” “Baban senin için çok korkmuş,” derken kısık sesindeki incecik titreyiş duraksayarak yutkunmasına neden oldu. Anlaşılan onun için korkan, bir tek babası değildi. “İshak Reis konuşunca, gün aydınlanana kadar yanında durmama izin verdi.” Melike durdu, karanlığın içinde gözlerini kırpıştırarak adamı daha iyi görmeye çalıştı. Babasının adamlarının onu ne hale getirdiğini tahmin edebiliyordu ama yine de görmek istiyordu. Allah aşkına, adamı öyle özlemişti ki. Bu özlemi göğsünün altında bir cehennem gibi büyütüyordu. Günün birinde o cehennemin, varlığını yakıp kül etmesine de razıydı. Şimdi bile, adamın hayatında artık başka bir kadının olduğunu bilmesine rağmen buradan gitmesini değil, yüzünü görmek istiyordu. Bu istek, şiddetle ruhunu sızlatırken kuruyan dudaklarını birbirine bastırarak zorlukla yutkundu. “Işığı açar mısın?” Kemal başta “Melike,” diyerek itiraz edecek olduysa da kadının ayağa kalkmaya çalıştığını fark ederek çaresizce kabullendi. “Tamam.” Sonunda oda aydınlandığında nefesini tutarak adamın, yüzünü ona dönmesini bekledi Melike. Göreceği her şeye hazırlıklı olduğunu düşünüyordu ama Kemal’in yüzü onu resmen gafil avladı. Nefesinin kesildiğini hissederken, gözlerinin dolduğunu fark ederek öylece kalakaldı. Bir insan, başka bir insana bunu nasıl yapardı? Nefessiz kalan ciğerleri ağrıyarak göğüs kafesine baskı yaparken hıçkırığa benzer acınası bir ses çıkararak soluğunu bıraktı. Ne demesi gerektiğini bilmiyordu. Geçen zaman, Kemal’e iyi gelecek kelimeleri bile ondan alıp götürmüştü. Bu düşünce, Melike’nin kalbinde ince bir çatlağa sebep olurken, kadın parmaklarını göğsüne bastırarak kalbindeki sızıyı biraz olsun dindirmeye çalıştı. Oysa bazı acıların çaresi olmadığını biliyordu. Kemal, kadını aralarındaki sessizliğin boğucu girdabından kurtarmak için bir şeyler yapması gerektiğini fark ederek büyük adımlarla aralarındaki mesafeyi kapattı. Eğildi, dudağındaki yaranın pürüzlü dokusunu umursamadan Melike’nin şakağına küçük, belirsiz, neredeyse yok gibi bir öpücük kondurdu. Kadın sonunda nefesini gürültüyle bırakırken kalktığı yere oturarak “İyiyim ben,” diye mırıldandı. “Sen nasılsın?” Melike soruyu duymamıştı. Yüzüne bakmaya sanki ekmek gibi, hava gibi, su gibi muhtaç olduğunu gizlemeye gerek görmeden, dolan gözlerini adamın yüzünün her noktasında gezdirdi. Gözlerinin mavi rengi öyle amansız bir derinliğe sahipti ki Kemal, baktıkça kaybolup gittiğini hissediyordu. Melike’ye öyle apansız, öyle çaresiz, öyle derinden tutulmuştu ki kurtulamayacağını biliyordu. Hep bilmişti. Kadına teslimiyeti öyle büyüktü ki bir an bile tereddüt etmeden ruhunu ellerine teslim etmişti. Düşünceleri dudağının kenarında kırık bir gülüşe neden olurken “İyiyim,” diye tekrarladı. “Göründükleri kadar kötü değiller.” Hafifçe öne eğilerek kadının bakışlarını yakaladıktan sonra, harfleri tane tane tekrarladı. “Sen nasılsın?” Artık bir başkasına ait olan adamın bakışları, kendini hiç olmadığı kadar aciz ve çaresiz hissetmesine neden olurken gözlerini kaçırarak sessizce cevap verdi. “İyiyim.” Kemal, aslında çok korktuğunu anlatmak istiyordu, Melike’ye bir şey olacak diye canının nasıl boğazına çıktığını. Onun yerine, sesindeki titremeyi kontrol altına almak istercesine hafifçe öksürerek “Bizi korkuttun,” demekle yetindi. Aynı anda kadın, kelimeleri bir bıçak gibi art arda göğsüne sapladı. “Niye geldin? Sevgilin merak etmez mi seni?” Adam, bakışlarını kendine gömülür gibi öne eğerek usulca mırıldandı. “Aramızdaki öyle bir şey değil.” Melike öfkeyle gülümsedi. Dişlerini birbirine sürterken adamdan tarafa ters bir bakış atmaktan kendini alamadı. “Aranızda nasıl bir şey olduğu beni hiç ilgilendirmiyor.” Kemal ne diyeceğini bilemeden kaşlarını çaresizce çatarken başını kaldırıp kadına baktı. “Sen dinlen,” derken, kadını bırakıp gitmek istemediği için sesindeki sıkıntı o kadar belirgindi ki durup beklemek zorunda kaldı. “Ben dışarıda beklerim.” Melike nefes bile almadan araya girdi. “Gitme.” Kemal’in ansızın kendisine çevirdiği bakışları, göğsüne kurşun yemiş gibi hissetmesine neden olurken nefes almaya çalışarak dudaklarını usulca araladı. Bu geceden başka sahip oldukları hiçbir şey yoktu. Kadın onu da kaybetmek istemiyordu. Ellerinde kalana asla razı değildi ama şimdilik bu kadarıyla yetinebilirdi. Gözleri arasındaki birlikteliği asla bozmadan, dudağının kenarıyla usulca gülümsedi. Başı hafifçe omzuna doğru eğilirken, kaşları hafifçe titreyerek kavislendi. “Yanıma gel.” “Melike…” Adam, itirazının bir işe yaramayacağının farkındaydı. Melike’ye yakın olmak için delicesine bir istek duyduğunu inkâr edemezdi ama aynı zamanda korkuyordu. Kadından uzak durmaya çalışmak her seferinde o kadar zorlaşıyordu ki sanki ruhu yerinden sökülüyordu. Sessizce iç çekerek oturduğu yerden kalkıp yatağın üzerinde, Melike’den kalan boşluğa oturdu. Bir an sonra, kadının parmaklarının yüzündeki yaraların etrafında titreyerek, sedef ışıltılı kelebekler gibi adeta kanat çırptığını fark ederek nefessiz kaldı. Tüm benliğiyle Melike’nin dokunuşuna muhtaçtı. O nedenle kadın parmaklarıyla yüzüne dokunmadıkça kalbindeki acı şiddetleniyordu. Oysa öyle yakınında duruyordu ki. Melike, yüzündeki yaralardan sonra ellerini usulca adamın omuzlarına yerleştirdi. Kemal heyecanla duraksayarak içine esaslı bir soluk çekerken, istemsizce başını hafifçe kadına doğru eğdi. Eskiden olsa bu yaraları tek tek öperdi. Melike usulca ellerini adamın omuzlarından kollarına indirdi. Acıtmamak için tüm ruhuyla dikkat kesilmişti ama ne kadar nazik davranırsa davransın Kemal’in zaman zaman acıyla nefesinin tuttuğunu fark edebiliyordu. Titrek bir nefes alarak parmaklarını yavaşça Kemal’in göğsüne çıkarmıştı ki onun rahatsız olarak hızla kendini geri çekmeye çalıştığını fark etti. Hızla omzundan kavrayarak adamı durdurdu. Dolan gözlerini kırpıştırırken parmak uçlarını hafifçe Kemal’in kalbinin üzerinde dolaştırdı. Adamın acılı inleyişi bu sefer kulağına farklı bir tondan dolarken, usulca gömleğinin birkaç düğmesini açtı. Muşta izini görür görmez ayırt etmişti. Tam gömleği biraz daha kenara sıyırmaya çalışıyordu ki Kemal toparlanarak kendini hafifçe geri çekti. Melike’nin göğsündeki bıçak yarasını görmesini istemiyordu ama kadına karşı koyacak gücü de yoktu. Kadın, omzundan kavrayarak adamı kendine doğru çekti. Ne gördüğünü biliyordu. Dolan gözlerini yere eğerken parmak uçları, gömleğin altından belli olan yara izi boyunca hareket etti. “Bu yara diğerlerinden eski.” Kemal sabırsızca gözlerini devirirken itiraz etmeyi denedi. “Muştalı yüzünden…” Melike “Muştalının ne olduğunu biliyorum, Ali Kemal,” diyerek araya girdi. “Nasıl oldu bu? Babam mı yaptı?” “Melike…” “Babam yaptı.” Kadının dolan gözleri, yüreğine ansızın derin bir ağrı gibi saplanırken kendine daha fazla engel olamadı. Uzanıp Melike’nin saçlarını severek usulca geri itti. “İlk kez dayak yemiyorum.” Melike başını geriye çekerek doğrudan adamın gözlerinin içine baktı. “Eskiden yaralarından öperdim.” “Melike…” Kadın, gözünden bir damla yaş akıp giderken usulca fısıldayarak devam etti. “Eskiden sen, benimdin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD