Melike derin bir nefes alarak aynadan yansıyan görüntüsünü incelemeye devam etti. Hastaneden çıkalı günler olmuştu. Düşündükçe hala gerçek olduğuna inanmakta zorluk çekiyordu ama Kemal, gün doğana kadar yanından ayrılmamıştı. Babasının hiç değilse bu kadarına izin vermesinin, onun için ödül mü yoksa bir çeşit ceza mı olduğuna ise bir türlü karar veremiyordu. Ödüldü çünkü Sinan’ın ölümünden sonra Kemal’i görebileceği son yerin bir hastanenin morgu olacağına neredeyse emindi. Öte yandan bu, babasının ona verdiği muhteşem bir ceza da olabilirdi çünkü Kemal’le geçirdiği saatler, daha fazlasını istemesine neden olmuştu.
Her şeye rağmen… Adamı öyle çok seviyordu ki onu gördüğü anda geriye kalan her şey birden bire önemini yitiriveriyordu. Melike sık sık kendisine, babasının Kemal’i öldürmek için yemin ettiğini hatırlatmak zorunda kalıyordu. Üstelik bunu yaparak, her seferinde ruhunu defalarca katlayıp sonunda onu kör bir bıçakla küçük parçalara bölüyormuş gibi hissediyordu. En nihayetinde ruhunu ya da ruhundan geriye kalan her neyse onu, işe yaramaz kâğıt kırpıkları gibi havaya savurması işten bile değildi. Sonra Melike, delicesine âşık olduğu bu adamın artık başka bir kadına ait olduğunu hatırlatmak zorunda kalıyordu kendine ki bunu yapmak en zoruydu.
Kendine bunu hatırlatırken canı öyle çok yanıyordu ki içten içe ölmeye başlamış gibi hissediyordu. Yine de can çekişen kalbi, ne olursa olsun Kemal’den taraf olmaktan bir türlü vazgeçemiyordu. Öyle ki yaptıkları nedeniyle adamı haklı çıkaracak nedenler bulmaya bile ihtiyacı kalmıyordu. Sinan’ın öldürülmesinden sonra, dünya üzerinde nefes aldığı süre boyunca Kemal’in hasretini çekeceğini biliyordu. İşin aslı, adam nefes almaya devam ettiği sürece, bu hasretin ateşiyle yanıp kavrulmaya da razıydı. Ama Kemal bu kadar yakınındayken onu hala özlemeye devam etmek, aşkından aklını kaçıracak gibi olmasına neden oluyordu.
Adama dokunmak için yanıp tutuşan ellerine söz geçirmek giderek zorlaşıyordu. Yalnız elleri de değil, bedenindeki her bir hücreyle Kemal’e muhtaç olduğunu hissediyordu. Adamın kokusuna, sesine, nefesine; dosdoğru söylemek gerekirse uzaktan uzağa gölgesini görmeye bile amansızca ihtiyacı vardı. Tüm bu ihtiyacın sebep olduğu sızı, içinde usulca çoğalırken derin bir nefes almaya çalışarak gözlerini kapattı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi, bir an önce aklını toplaması gerekiyordu. Gözlerinin rengini muazzam bir biçimde öne çıkaran lacivert elbiseyi terlemiş parmakları arasında sıkarken, omuzlarını geriye iterek hızlıca duruşunu düzeltti.
Ardından, gayet iyi göründüğüne karar vererek açık bıraktığı saçlarını düzelttikten sonra ayakkabılarını giyip çantasıyla hızlıca odasından çıktı. İşleri ters gitmemesini umut etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu, bu nedenle kötü ihtimalleri çabucak aklından uzaklaştırdı. Merdivenlerden indikten sonra salonda onu bekleyen Blanca’yla birlikte evden çıktı. Nereye gittiklerini sorduğunda Latife’yi birkaç beylik cümleyle geçiştirmişti. Gittiği her yere Gökalp’i de birlikte götürmesi gerektiğinden, babasının er ya da geç Ekrem’le görüşmeye gittiğini öğreneceğini tahmin ediyordu ama bu riski almaya değeceğini umut ediyordu.
Gökalp’e onları arkadan takip etmesini söyledikten sonra direksiyonun başına geçerek Blanca’nın da yanındaki koltuğa yerleşmesini bekledi. Kontağı çevirirken, kadına bakarak heyecanlı bir gülümsemeyle göz kırptı. “Hazır mısın?”
Blanca, Melike’ye bakarken sevimli bir gülümsemeyle omuz silkti. “Toujours.”*Her zaman.
Ardından, konuşmak için yola koyulmayı bekliyormuş gibi “Kimin yanına gidiyoruz şimdi?” diye sordu.
Melike dikkatini yoldan çekmeden hızlıca cevap verdi. “Ekrem Taşkın’ın yanına.”
“Kim bu adam? Yani, ne iş yapıyor?”
“Ünlü bir otel zincirinin sahibi bildiğim kadarıyla.”
Blanca, hala neden bu adamın yanına gittiklerini anlayamamıştı. Neler olup bittiğini çözmek istercesine uzun saniyeler boyunca Melike’nin yüzünü inceledi. Kadının yüzü herhangi bir ipucu vermiyordu. Bu nedenle sorma ihtiyacı hissederek “Niye gidiyoruz peki biz bu adamın yanına?” diye devam etti.
Melike, direksiyonu yolun eğimine göre çevirirken sıkıntıyla iç çekti. Nasıl ifade etmesi gerektiğini bilmiyordu. Belki de boş bir hayalin peşinden koşuyordu. Ekrem’le konuştuktan sonra eline hiçbir şey geçmeme ihtimali de vardı. Üstelik bu, son derece kuvvetli bir ihtimaldi ama yine de denemek istiyordu. Onca yıldan sonda geri dönmüştü. Üstelik de Kemal hala yaşıyorken… Tüm bunların bir anlamı olmak zorundaydı. Kemal’in teslim olmasını, babasıyla hasım olmayı öylece kabullenmesini aklı almıyordu. Kırgınlığına hak veriyordu ama anladığı kadarıyla adam, babasına kendini izah etmeye bile çalışmamıştı.
Blanca’ya durumun belirsizliğini ortaya koyan kaçamak bir bakış atarken, “Sinan’ın cenazesinden sonra,” diye mırıldandı sessizce. “Babam henüz yaşananlardan kimin sorumlu olduğunu bulmaya çalıştığı sırada Sinan’ın odasında bir kibrit kutusu bulmuştum.” Arkadaşının soru sormak için atılmasına fırsat vermeden “Üstünde Ekrem Taşkın’ın otelinin adı vardı.”
Blanca bu kadar basit ve belirsiz bir şey duymayı beklemiyordu. Kaşlarının çatılmasına engel olamadan “Donc?”* diye karşılık verdi. Yani?
Melike “Yani,” derken sıkıntıyla soludu. “Bunun hiçbir anlama gelmediğinin farkındayım ama denemeye değer diye düşündüm.”
Blanca, cesaret vermek istercesine gülümseyerek arkadaşına baktı. Melike’yi yıllardır tanıyordu, onun her haline tanık olmuştu. Kadının her şeyini biliyordu, en çok da Ali Kemal denilen o adama olan aşkından. Bir kadının, bir adama böyle derin bir aşk duyabilmesine her seferinde şaşırıyordu. Blanca aşka inanmadığından değil, hayır; inanıyordu ama bir insanın, âşık olduğu kişi için kendi benliğinden söyle derin bir teslimiyetle sıyrılıp bütünüyle ona ait bir şeye dönüşmesine akıl sır erdiremiyordu. Ali Kemal hakkında fazla bir şey bildiği söylenemezdi ama onu tanıdığına neredeyse emindi. Onu, yokluğunu, öznesi olduğu özlemi ve aşkı yıllar yılı Melike’nin yüzünden ezber etmişti.
Adam, sönmüş bir ateşten geriye kalan incecik bir duman gibi kadının gözlerinin mavisine sızıp yerleşmişti.
Sonunda, Ekrem’le buluşacağı otelin önüne geldiğinde arabadan inerek arabayı kapıdaki valeye teslim etti Melike. Ekrem’den ne öğrenmeyi umut ettiğini bile bilmiyordu. Alt tarafı saçma sapan bir kibrit kutusuydu. Aslında iş oraya gelirse, Melike Sinan’ın odasında bir kibrit kutusu buldu diye, ölümünün ardındaki gizemi de bulamayacağını elbette biliyordu ama onu şüphelendiren esas şey, Sinan’ın Ekrem’den pek de hoşlanmadığını hatırlıyor oluşuydu. En azından Kemal’in, Ekrem’i günahı kadar sevmediğine emindi. Zaten düşünmekle bir sonuca varamayacağını bildiğinden Ekrem’le konuşmaya gelmişti. Derin bir nefes alarak cesaretini toplamaya çalışırken döner kapıdan geçip doğruda resepsiyona doğru yürümeye başlamıştı ki genç bir kadının kendisine doğru geldiğini fark etti.
“Hoş geldiniz, Melike Hanım.”
Melike, bir an bakışlarını Blanca’ya çevirdikten sonra, onun hafifçe gülümseyen yüzünden cesaret alarak yeniden karşısındaki kadına döndü. Bakışları hızla kadının üzerinde gezinirken mesafeli bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Merhaba.”
“Ben Derya,” diyerek kendini tanıttıktan sonra Melike’yi asansöre doğru yönlendirdi. “Ekrem Bey sizi bekliyor, bu taraftan.”
Melike, Blanca’nın onu arkadan takip etmesinin verdiği güvenle asansöre doğru ilerledi. İşler istediği gibi gitmezse duruma müdahale edebilmek için Blanca onu arkasından takip ediyordu. Neyin ters gidebileceğini de bilmiyordu ama yine de tedbiri elden bırakmak istememişti. Üstelik acelesi vardı. Gökalp’in nereye geldiklerinin haberini çoktan babasına uçurduğuna adı gibi emindi. Asansörden çıktıktan sonra sakin adımlarla Ekrem’im oturduğu masaya doğru ilerledi. Adam, her zamanki gibi son derece şık görünüyordu. Attığı bir son adımla karşı karşıya geldiği adamın, eline zarifçe bir öpücük kondurmasını izlerken gülümsemekle yetindi.
“Hoş geldin, Melike.”
“Merhaba, Ekrem.”
Ekrem, kalktığı sandalyeye oturduktan sonra “Nasılsın?” diye sordu kibar bir gülümsemeyle. “Bir şeyler içer misin? Şaraplarımız son derece kalitelidir. Bir şeyler yemek istersen…”
Lafını keserek kabalık edeceğini bilmesine rağmen umursamadan “İstemem,” diyerek araya girdi. Gerçekten bunlarla kaybedecek vakti yoktu. Üstelik konuya nasıl girmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Ekrem’i şüphelendirmesinin işine yaramayacağını tahmin ediyordu. Bu nedenle yüzüne can yakıcı bir gülümseme yerleştirerek “Başka zaman,” diye vaat etti. “Şimdi fazla vaktim yok.”
“Peki,” dedikten sonra ciddiyetle Melike’ye bakarak devam etti Ekrem. “Sana nasıl yardımcı olabilirim?”
Kadın, bir an ne diyeceğini düşünerek sessiz kaldı. Öylece gelip Sinan’la ilgili bir şeyler sormasının Ekrem’in kuşkulanmasına sebep olabileceğinin farkındaydı. Bu nedenle, işleri dolambaçlı yoldan halletmesi gerekiyordu. Birden aklına Blanca gelince gülümseyerek “Bir arkadaşım geldi Fransa’dan,” diyerek anlatmaya başladı. “Onun için görkemli bir hoş geldin partisi vermek istiyorum. Otelin balo salonu müsait mi diye öğrenmek için geldim.”
Ekrem yapmacık bir gülüşle karşılık verirken gözlerinin şüpheyle kısılmasına engel olamamıştı. “Telefonla…”
“Arkadaşım benim için çok değerli. O nedenle gelip yüz yüze konuşmak istedim.”
“Anlıyorum.” Melike’nin soru sorarcasına irileştirdiği gözlerine cevap olarak kibarca gülümsedi. “Tabiî ki, tüm otellerim emrine amade.”
“Teşekkür ederim,” dedikten sonra aydınlanan ekranına Blanca’dan mesaj geldiğini fark ederek kalkmaya hazırlandı. “Ayrıntıları daha sonra konuşuruz, olur mu? Görüşmek üzere.”
Ekrem’in ardından verdiği cevabı dinlemeye gerek görmeden adımlarını asansöre ilerletti. Blanca’nın attığı mesajı okumaya gerek görmeden telefonu çantasına attıktan sonra zemin katın düğmesine basarak sabırsızca katların bitmesini beklemeye başladı. Blanca’nın mesajda, babasının ya da adamlarından birinin geldiğini haber verdiğine emindi ama yanıldığını anlaması uzun sürmedi. Asansör katların birinde durduğunda, daha Melike ne olduğunu anlamadan aralanan kapıdan Kemal içeri girip onu hızlıca koridora çıkardı. Kadın, bağırmak için hamla yapmaya niyetlenmişti ama adamın hızlıca ağzını kapatan eli ona engel oldu.
Melike, korkuyla karşısındaki kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırken “Benim,” diye fısıldayan ses, biraz olsun sakinleşerek gergin omuzlarını gevşetmesini sağlamıştı.
Duvarla Kemal arasında sıkışıp kaldığını fark ettiği bir an neler olup bittiğini sormak için dudaklarını aralamasına kalmadan adamın onu bileğinden tutup odalardan birine götürdüğünü fark ederek kaşlarını çattı. Burada neler döndüğüyle ilgili hiçbir fikri yoktu. Babasını ya da onun adamlarından birini beklerken Kemal’le karşılaşmayı hiç tahmin etmemişti. Odadan içeri girdiğinde, hafifçe açık bırakılan kapı aralığından Blanca’yla Selman’ın da burada olduğunu fark ederek meraklı bakışlarını Kemal’e çevirdi. “Ne oluyor burada?”
Kemal gözlerini kapatarak sabırsızca iç çektikten sonra bakışlarını Melike’ye çevirdi. Bir cevap almadan bırakmayacağını belli eden kararlı bakışlarıyla hızlıca kadını süzerken “Ne işin var burada?” diye sordu.
“Sana ne!”
“Seni gören biri oldu mu?”
“Sana ne, Ali Kemal!”
Kemal, sıkıntıyla dişlerini alt dudağına bastırdı. Yediği dayaktan sonra aslında epeyce toparlamıştı ama hala tam olarak iyileştiği söylenemezdi. Kol askısını, onu boğan bir şeymiş gibi boynundan çekiştirirken yanan canı nedeniyle acıyla inleyerek nefes almaya çalıştı. Ardından hızlı adımlarla Melike’nin yanına giderek kadını kolundan kavrayıp kendine çekti. “Melike, beni delirtme.”
Melike, derin bir yangının kol gezdiği bakışlarını korkusuzca Kemal’e çevirerek yüzleri arasındaki mesafeyi tehlikeli bir biçimde azalttı. Adamın içinin gıcıklanmasına neden olan davetkâr bir fısıltıya “Delir, Ali Kemal,” diye karşılık verdi. Kemal’in, tüm gücüyle dişlerini sıkarak kenetlenen çenesini, zorlukla yutkunduğunu belli edercesine usulca hareket eden adem elmasını fark ederek gülüşünü dişlerinin arasında çevirdi. Bir an sonra, adamın doğrudan dudaklarına eğilen bakışları tehlikeli bir adım daha atarak nefesini yavaşça onun dudaklarına doğru bıraktı. “Delir bakalım, neler yapacaksın?”
Ali Kemal, Melike’yi öpmek için duyduğu isteğin derinliği karşısında çaresiz kalarak çatık kaşlarıyla gözlerini kapatırken, dişlerini biraz daha sıktı. Düzgün bir ses çıkaramayacağına neredeyse emin olmasına rağmen “H-Hiç,” diye kekeledi. Dehşet bir biçimde boğuklaşan kısık sesi kulağa öyle baştan çıkarıcı geliyordu ki Melike, adam için duyduğu tutkunun tehlikeli bir boyuta ulaşarak midesinde düğüm olduğunu hissetti. Ardından Kemal, başını biraz daha eğerek aynı ses tonuyla kadının kulağına doğru usulca mırıldandı. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”