Canozan & Toprak Yağmura
Seri adımlarla yanıma gelip fotoğrafı bir hışım eline alıp çatık kaşlarla gözlerime baktı. "Olur olmadık her yerde olmayı seviyorsun değil mi Ladin," Fotoğrafı havaya kaldırıp bakışlarını gözlerimden ayırmadan konuştu. "Bu fotoğrafı nereden buldun diye de sormayacağım." Yutkundum. Son cümlesi beni şaşkınlığa uğratırken geri adım atıp gözlerimin içine baka baka fotoğrafı ortadan ikiye ayırdı, ayırarak yırttı ve yere attı. "Bir daha sakın odamı kurcalama!" Kapıyı işarete etti." Şimdi çık dışarı!" Gözlerim dolu dolu olacaktı ki buna izin vermeden bir adım atarak ona yaklaştım.
Kaşlarımı çattım.
Onun yüz ifadesinden farklı değildi şimdi yüz ifadem."
"Sen... Senin buz tutmuş kalbin." Burukla gülümsedim. "Kafamda onlarca soru vardı, cevabı olmayan sorular. Onları sormak için bir adım atmıştım sana. Bu fotoğraf," başımı eğdim. "Bu fotoğraf kalbimde umut beslemişti."
"Kalbinde umut yoksa besleyemezsin," diye sertçe araya girdi Erez. "Demek ki umudunu hiç yitirmemişsin.
"Merak etme, sen bu fotoğrafı yırtıp attığın andan itibaren içimde sana karşı umut kırıntısı bile kalmadı." Gülümsedi. "Ne istediğini ne yapmak istediğini hiçbir zaman anlayamayacağım Ladin. Umurumda değilsin diyen sensin ama parmağımı sigara yaktı diye bana koşan da sensin."
"Haklısın. O da benim aptallığım. Kalbimin aptallığı."
Erez sinirle gülerek geri çekilirken üzerindeki ceketi çıkarıp yatağın üzerine attı. Sırtını bana dönerek bir nevi konuşmayı bitirmişti ve benim de daha fazla burada durmamın bir anlamı yoktu. Ellerim yumruk olurken sakin olmaya çalıştım, sakin olamazsam olur olmadık şeyler çıkacaktı ağzımdan.
Ve bunu hiç istemiyordum.
Ben de ona sırtımı dönerek kapıya yürürken, "Kitabı da al." Dediğinde elim kapı kolunun üzerinde durdu. "Bu odada sana dair hiçbir şey kalsın istemiyorum." Ciğerime oksijen gitmiyor gibi hissediyordum. Neden böyle hissediyordum?
Başımı omzumun üzerinden çevirerek ona baktım. "İyi oldu aslında gelmen," dedi gözleri çalışma masasının üzerinde gezinirken. "Gitmeden önce bende emanetin kalmıştı." Masaya yaklaşıp kitabı aldı ve bununla kalmayıp çekmeceyi açtı, içinden şalım çıktı. Kırmızı puantiyeli fularım. "Al bunları." Dedi yanıma çoktan varırken. Oysa ben elinde tuttuğu fularımda kalmıştım.
Burukla bakarken anılar canlandı.
Ayna karşısında saçlarımı tararken aynı zamanda makyaj masamın üzerinde duran telefonuma bakıyordum. Bir bildirim gelir de ben giderim diye... Ama o bildirim hiç gelmedi. Ne o gece onun sesini duydum ne de onu gözlerine bakabildim.
Oflayarak tarağımı masanın üzerine bırakarak telefonumu da elime alarak yatağa doğru ilerledim. Işıkları kapayarak yatağın içine girdiğimde yüzümü pencereye doğru döndüm. Elimi yastığın altına sokarken hissettiğim soğukluk beni rahatlatmıştı. Telefonu fa baş ucuma koyarken dudaklarımı ısırdım. Tül perde duruyordu halen, güneşliği çekmemişti. Bu yüzden ay ışığı odamı dolduruyordu. İç çektim. Hava sakindi. Gökyüzü az bulutluydu.
"Neden aramıyor ki..." dediğimde iç çektim. İçimde değişik sıkıntı vardı.
En iyisi uyumaya çalışmak, sabah da ulaşmazsam atölyeye gitmekti.
Yoksa aklımdaki düşünceler beni yiyip bitirirdi.
Tabii nasıl uyuyacak ve sabahı edeceksem...
Ben bunları düşünmeye dalmışken kapımın açılmasıyla irkilerek doğruldum. Gözlerimi kıstım. "Erez?"
Kapı kapandı. Karanlığın içindeki siluet gibiydi. Yanıma geldiğinde ağır sigara kokusu aldım. Kaşlarım çatıldı. Kesinlikle oydu. Yanıma, baş ucuma oturmak istediğinde elimi göğsüne bastırdım. "Yaklaşma." Ağrı sigara kokusunu sevmediğimi bilirdi.
"Özür dilerim bebeğim, üzerimi değiştiremedim."
"Neredeydin sen?" diye sesimi yükselttiğimde bunu fark edip alçalttım. "O kadar aradım seni, mesaj attım. İnsan hiç mi dönmez?" Başını eğerek iç çektiğinde burun kemerini sıkıyordu. Cevap vermediğinde iyi olmadığını o an fark ettim. "Erez..." dedim elimi omzuma koyarak. "Sakinleşmem lazım Ladin."
"Ama sakinleşemiyorum amınakoyayım sakinleşemiyorum." Dediğinde yutkundum. Başını kaldırıp yatak başlığına dayadı sırtını. "Sana ihtiyacım var, sende sakinleşmeye ihtiyacım var Ladin'im."
"Erez korkutma beni." Başını aniden kucağıma koyduğunda, "Bir şey söylemeyecek misin? Ne oldu?"
"Şantiyede. Benim yüzümden bir işçi hayatını kaybetti."
Donakaldım. "Ne..."
"O kadar boka sarıyor ki her şey. Durduk yere bela aldım. Babam da haklı. Tartıştık evdekilerle. Hiçbiri de beni anlamayacak kadar peşin hükümlüler. Siktir... Başım çatlıyor."
Sigara ile kendini zehirlemişti. "Çok içtin değil mi?"
Derin nefes koyuverdi. "İçmek de bir sike yarasa keşke..." dediğinde gergin olduğunu da fark etmiştim. Şaşkındı. Sorular sorasım vardı ama o bana sığınarak sakinleşmek, dinlemek istiyordu. Yorgundu.
"Uyuyalım sevgilim." Dedim. Yatağa yatarak onu da beraberinde çekerek koynumda yatmasına izin verdim. Kollarını belime karnıma sararak yüzünü boyun girintime soktu. Gözlerini yumduğunu tenime sürtünen kirpiklerinden anlamıştım. Parmaklarım saçlarında gezinmeye başladığında, "Seni arayamamak... Mesaj atamamak... O kadar zordu ki. Telefonumu unutmuştum. Numaranı da ezbere bildiğim halde arayamadım. Bu kadar beceriksizim ben."
"Şışttt... Tamam. Benim hatam," dedim. "Tahmin edemedim başını kaşıyacak vaktinin olmadığını." Soluklandım. "Yine de biliyorsun sana ulaşamadığım her an içimi sıkıntı basıyor." Gülümsediğini hissettim. "Ben gibi. Benim gibi." Dediğinde ben d gülümsedim.
"Ladin..."
"Hım?"
"İyi ki sen." Başını kaldırdı. Bana baktı alttan alttan. Elimi tutarak gömleğini üstümden kalbinin oraya getirip bastırdığında, "Buradasın. Burası ben ölene kadar hep sana ait olacak."
"Desene kalbinin tapusu benim?"
"Kalbimin anahtarı sensin. Bir kez kilitlersen orayı, senden başka kimse açamayacak."
"Kimse mi?"
Başını iki yana salladı. "Kimse." Dudaklarım daha geniş kıvrıldığında aniden yüzüme eğilip dudaklarını dudaklarıma bastırdığında tebessümüm azalmadan karşılık verdim. Derinden tutkuyla öpmeye devam ettiğinde bir elinin geceliğimin üzerinden göğüslerime dokunduğunu oradan boynuma çıktığını hissettim. Saniyelik geri çekildiğinde, "Sana hasretim ben." Dedi ve dudaklarıma yeniden yapıştığında gözlerim kapanarak kollarımı ensesine sardım. Parmaklarım saçlarına giderek saçlarından geçtiğinde dudakları dudaklarımdan ayrıldı. Çenemden boynuma kayarak öpücüklerini bırakmaya devam etti.
"Kokuna hasretim. Sana hasretim... İçimdeki sen asla bitmiyor, yok olmuyor... ben neredeysem sen oradasın sanki Ladin," Nefes nefese geri çekilirken yüzüne baktım nefesimi dudaklarına dökerken. "Sakinleştin mi?"
Başını silikçe salladı. "Hıhım..." Durdum, geri çekilip doğrulurken yatağın yanındaki komodine eğildim. Çekmeceyi açtığımda kırmızı fularım gözler önüne serildi. "Ladin ne yapıyor-"
"Şışşşt," dedim onu susturarak. Fuları alıp ona döndüm. "Uzat bileğini." Uzattığında kalın bileğine sarmaya başladım. "Eğer ben yanında yoksam ve senin de sakinleşmen gerekiyorsa, bunu fuları kokla. Ve beni yanında hisset." Bağladıktan sonra elimi okşadığında başımı kaldırdım. "Kokum madem seni sakinleştiriyor, fularım da sakinleştirir."
İç çekti. "Sana aşığım."
Gülümsedim.
Daha fazlasını hatırlamak istemiyormuş gibi başımı iki yana sallarken irkildim. Erez'in halen uzatmakta olduğu fulara baktım. Fuları aldığımda gülümsedim burukça. "Tamam." dedim. "Bir daha göremeyeceksin bunları. Bir daha sana vermeyeceğim." Bakışları anlık afallarken bunu umursamadan kitabı diğer eşyaları da alarak bir hışım odadan çıktım. Kendi odama geldiğimde lambayı yakmadan yatağın üzerine attım hepsini. Odanın içinde dolanarak dolabımın altına baktı. Boş bir kutu var mıydı bilmiyordum.
Sonunda bir tane bulduğumda yatağa geri döndüm, ve ne varsa içine doldurmaya başladım. ve aynı hızla kutuyu iki yanından tutarak bir hışım odadan çıktım. Merdivenlerin başına geldiğimde elinde bardakla yukarı çıkan Leyla Ana'yı gördüm. "Ladin'im bak sana-"
"Sonra Leyla Ana." diyerek yanından geçtiğimde ne olduğunu anlayamadan kadın merdiven basamağında kalırken ben basamakları çoktan bitirip hızla mutfağın bahçeye çıkan arka kapısından bahçeye çıktım. Havuzun kenarına yaklaşıp kutuyu yere fırlattım. hızlı hızlı soluk alıp veriyordum. Titreyen ellerimi saçlarımdan geçirip omzumdan arkaya attım.
"Ladin! Neler oluyor?!"
"Bana çakmak var Gediz!"
Gediz ne olduğunu anlamamış halde yanımda soluğu alırken çatık kaşlarıyla önce yerdeki kutuya ardından bana baktı. "Anlamadım? Çakmağı ne yapacaksın?"
"Gediz ver dedim!"
"Ladin!"
Bıkkınlıkla baktım. "Veriyor musun vermiyor musun?"
Çaresizce çakmağı bana uzatırken," Güzel." dedim. Ardından çakmağı avucumun içinde saklarken ona sırtımı dönüp köşedeki üst üste balta ile kesilmiş odunların yanına gittim. Üzerine ıslanmasın diye serilmiş mavi naylonu iterek kenara atarken, kırmızı bidonu gördüm. Benzin. Benzin vardı bunda biliyordum.
Onu kulbundan alıp havuz başına geri döndüğümde Gediz engellemek istedi ama buna müsaade etmeden benzini çoktan kutuya döktüm. Ve çakmağı çaktım. "Ladin! Dur!"
Onu dinlemeden çakmağı kutuya attım ve kutu birden alevlendi. İçindeki alev büyürken alevlerin hışırtısı kulağıma doldu, göz bebeklerimde yangını görebilirdiniz. Gediz büyük bir şaşkınlıkla bana bakarken ona döndüm. "Çakmağın için üzgünüm."
Yutkundu, fısıltılı bir sesle, "Neden yaptın bunu?" dediğinde buruk tebessümümle onu izledim ardından bakışlarım arkaya cama kaydı. Erez beni izliyordu. Daha doğrusu bizi. "Geçmişimi silmek için." dedim. ve bakışları dudaklarıma kaydı. Dudak okuduğunu biliyordum.
"Benim Erez ile ilgili hiç bir anım kalmadı..."
Kaşları çatıldı.
Bakışlarımı ondan kopardım, önümde yanmaya devam eden kutuya çevirdim. "Onunla olan anılarım öldü. Onları bugün toprağa verdim..."
&
Ertesi gün uyandığımda her tarafım ağrıyor gibi hissediyordum. Hissetmek yanadursun gerçekten ağrıyordu. Sanki kamyon üzerimi çiğneyip geçmiş gibiydi. oflayarak yataktan kalkmak istemesem de kalktım. Banyoya gidip çatlayan başımın ağrısını geçirmek için kafamı buz gibi suyun altına soktum, ellerim mermerin iki yanına kavrarken saniyelerce musluğun altında kaldım.
Benden de hamile karımdan da uzak duracaksın Ladin!
Sen ve ben diye bir şey kalmadı Ladin...
Kiraz çiçeği gibi...
Kafamdaki anılar uçuşurken birden suyun altından çıktım ve aynada kendimle göz göze geldim. Boğuluyormuşum da birden suyun altından çekilip kurtarılmışım gibiydi. Nefes nefese kendimi izlerken etrafa damlayan su damlalarını umursamadan çeşmeyi sertçe kapattım. "Bırak artık. Onun için uğraşmaya çabalamaya değmez anla bunu!"
Kapı tıklatıldığında durdum, kimdi bu şimdi?
havluyu askıdan koparır gibi alırken yüzüme sildim, duruladıktan sonra iyice, mermerin üzerine bırakıp banyodan çıktım. Kapıyı açtığımda karnı burnunda üvey kardeşim beni karşıladı. Yüzünde sahte ve şımarıklık kokan gülümsemesiyle içeri girerken çatık kaşlarımla bakakaldım. Hayretle onu izledim. "Ne çok uyuyorsun Ladin?"
Kollarımı kaldırıp indirirken sertçe ona baktım, o da odamı incelemeyi bırakıp karnını tutarak bana döndü. Asla karnına o tarafa bakmadım. Kapıyı işaret ettim. "Çık dışarı!"
Böylece dingonun ahırı gibi düz dal içeri girmesine izin veremezdim.
"Beni kovuyor musun yoksa?"
"Evet kovuyorum Şimal," dedim kelimelerime ayrı ayrı vurgu yaparak. Hınçla konuştum. "Odama dalamazsın böyle! Çık. Dışarı."
"Merak etme odana meraklı değilim. Yani artık değilim. Biliyor musun eskiden burası kızımın odası olacaktı. Eğer sen gelmeseydin," dedi küstahça. "Ah," dedi bakışlarını odanın duvarlarından çekip bana dönerken. "Bir kızımızın olacağını biliyor muydun Ladin?" O an neresinden çıkardığını anlayamadığım davetiye gibi süslü püslü zarfı bana uzattı. İki saniyelik zarfa bakıp ona çevirdim bakışlarımı. "Cuma günü İzel'in babyshower'ı var." Yutkundum.
İzel.
Adı bu mu olacaktı?
"Seni de bekliyoruz. Erez ile."
Ben öylece kalakalmışken Şimal zarfı elime tutuşturup ağırca odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Bakışlarım zarfa kaydığında donakalmış gibiydim.
Gözlerim dolarken zarfın üzerindeki yazılara kaydı bakışlarım.
Biricik kızımız İzel Esen.
Şimal Esen ve Erez Esen.
Ve bir gözyaşı tam Erez'in isminin üstüne düştü.