İKİNCİ BÖLÜM

1134 Words
"Bana inanmıyor musun?" diye sordu kaşlarını kaldırarak. Başını fazlaca eğdiği için yüzü çok yakınımdaydı. Biraz gerileyerek, "İnanmamak değil..." diye mırıldandım. Yaşlı insanlar gibi kulağını yaklaştırdı. "Seni duyamıyorum." Sıkıntıyla saatime baktım. Hala yanımda oturduğu ve aramızda bir karıştan daha az mesafe olduğu için bedenim tetikte ve gergindi. Parmaklarımı kitabın üzerine ahenkle vurarak gerginliğimi dağıtmaya çalışsam da başarılı olamıyordum. Yanından kalkmak adına zihnimi çalıştırarak bir bahane aramaya başladım ama uykusuzluktan dönen başım yüzünden beynim uyuşmuş gibiydi. Göz ucuyla ona baktım. Sarhoşluğunun aksine oldukça dinç bir şekilde oturuyor, bakışlarını pür dikkat önündeki tahtada gezdiriyordu. Az sonra kollarını sıranın üzerinde birleştirdi ve sanki ona baktığımı anlamış gibi, kafasını uzattığı kollarının üzerine yaslayarak beni izlemeye başladı. Gözlerimi hızlıca ondan kaçırdım ve tahtaya diktim ama o bakışlarını üzerimden çekmemişti. Neden izliyordu? Yada... neyi izliyordu? Bir süre öylece bekledim ama hala yüzümü izlediğini fark ettiğimde kitabı açarak oyalanmaya çalıştım. Odaklanamayacağımı biliyordum, faydasızca sayfaları karıştırdım. "Gözlerin çok güzel." dedi birden. İrkildim. "Kahverengi." dedim kaşlarım havalanırken. Ne var bunda? dermiş gibi. "Şekli badem gibi." Bakışları o kadar dikkatliydi ki yeniden kafamı çevirmek zorunda kalmıştım. Saatime baktım, vakit geçmek bilmiyordu. Psikolojik olarak daha da yavaş ilerliyordu sanki. Bir an önce kapıların açılmasını ve yurt odamdaki sakin küçük alanıma ve yatağıma dönmek istiyordum. "Çok çekingensin." dedi gülerek. Ne bekliyordu? Hiç tanımadığım sarhoş bir çocukla, gecenin bir yarısı sınıfta mahsur kalmıştım. Boynuna atlamamı, can ciğer kuzu sarması olmamızı mı bekliyordu? "Değilim." dedim sadece. "Çekingensin." dedi tekrar. Yanıma doğru biraz kaydığında ayağa kalktım. "Arayabileceğin biri yok mu?" diye sordum hızlı hızlı. "Arkadaşların falan... Yardım çağıramazlar mı?" Güldü. "Yok." "Telefonun mu yanında değil?" Benden arayabilirdi. "Hayır." dedi. "Arkadaşım yok." Ne demek yoktu? "Nasıl, kimse mi yok?" Yalan söylüyor olmalıydı. Nasıl hiç arkadaşı olmaz? Başını salladı ama yüzündeki ifadeden yalan mı söylüyor, dürüst mü anlayamadım. Belki o da benim düşündüğüm gibi düşünüyor ve arkadaşlarına böyle bir durumda rezil olmak istemiyordu. Yüzüm asıldı ve öğretmen kürsüsüne doğru yürüdüm. Kitapları ve çantamı masanın üzerine koyduktan sonra tekli sandalyeye oturdum. Dizlerimi kendime doğru çektikten sonra başımı üzerine koydum ve boş tahtayı izlemeye başladım. Bir kaç dakikanın ardından arkamda bir ses duyduğumda irkildim ve ona baktım. Az kalsın uyuyakalacaktım. Hem de ne yapacağı belirsiz sarhoş bir erkekle aynı sınıftayken. Sırasından kalkmıştı ve ön sıralara doğru yürüyordu. Öğretmen kürsüsüne yakın bir sıraya geçti ve arkasına yaslanarak yerinde yayıldı. Bu çocuk neden bir türlü uyumuyordu? Dirseğini sıraya yasladıktan sonra avucuna yüzünü yerleştirdi ve gözleri pür dikkat yüzümü buldu. "Gözlerin..." dedi yavaşça. Sözleri ihtiyatlıydı. "O'nun gözlerine çok benziyor." Onun gözleri? Kaşlarımı çattım. "Kimin?" Kısıkça baktı yüzüme. Sırıttı. "O'nun işte." İç çektim, sarhoş bir insanla konuşmaya çalışacak kadar aptaldım. Devam etmeyeceğini anladığımda, bu gün aldığım notları gözden geçirmeye başladım. Ama odaklanamıyordum, eski sevgilisi falan mıydı? Asıl soru, bundan bana neydi? Göz ucuyla ona baktığımda, tişörtüyle elinin kenarını siliyordu. Eli mi kanıyordu? Anaç içgüdülerim baş gösterdi ve ayağa kalkarak usulca yanına ilerledim. Geldiğimi bile fark etmemişti. "Nasıl kestin elini?" dedim hayıflanarak. İrkildi ve sonrasında omuz silkti. "Bilmiyorum..." "Bakabilir miyim?" diye sordum. Çocuk gibi dudaklarını büzüp elini uzattığında gülümseyeceğimi düşündüm ama yapmadım. Derin değildi ama sıyrık büyüktü. Yanımda sadece yara bandı vardı. Çantamı biraz karıştırdığımda peçete de bulmuştum. Paketten bir tane çıkardıktan sonra şişedeki suyla hafifçe ıslatıp yarasında gezdirdim. Sonrasında üzerine iki tane yara bandı yapıştırdığım da hallolmuştu. İlk yardımdan anladığım sadece bu kadardı. "Teşekkür ederim." Biraz utanmış göründü. "Rica ederim." dedim. Peçeteleri çöpe atıp eski yerime oturdum. Öylece durmuş yarasına bakıyordu. "Sormayacak mısın?" dedi gözleri elinin üzerinden ayrılmazken. "Neyi?" Güldü. "O'nun kim olduğunu?" Omuz silktim. "Beni ilgilendirmez... Ama anlatmak istersen dinlerim." Hıçkırdı ve tekrar güldü. Yerinde sallanıyordu. "Şimdi anlatmayacağım... Ama söz verdin! Dinleyeceksin beni..." Yerinde hafifçe döndü. "Söz mü?" Hem söz verdin deyip hem de söz mü diye sorması istemsizce beni güldürmüştü. "Söz." dedim ifademi toplayarak. Gözlerinin dikkatini tekrar çektiğimde yerimde rahatsızca kıpırdandım. İnsanların bana bakması daima beni huzursuz ederdi. Bakışlarını dağıtmak için, "Neden hiç arkadaşın yok?" diye sordum. Soruyu algılayabilmek için bir süre durdu, sonrasında bakışları nihayet beyaz tahtaya çevrilmişti. "Ne okuyorsun?" Tahtadaki notlara baktım. "Gazetecilik." Sarhoş olsa bile konuyu değiştirecek kadar aklı başındaydı. Bu beni sevindirmeli miydi? Yoksa korkutmalı mı? "Sen?" "Bu bölümde okumuyorum." dedi dudağının kenarı bir parça yukarı kıvrılmıştı. Yine kaçamak cevap veriyordu. Ona soru sormam, onu eğlendiriyor mu? Konuşmaktan vazgeçip kollarımı sıraya yasladım ve başımı üzerine koydum. Başımı duvar tarafına çevirdiğim için o arkamda kalıyordu. Gözlerim uykusuzluktan ağrıdığı için onları dinlendiriyordum ama her an tetikteydim. Gözlerim giderek ağırlaşmaya başlamıştı. Gözlerimi birkaç defa açıp kapadım. Uyumamam gerekiyordu. Usulca kafamı çevirerek ne yaptığına baktım. Elinde eski bir tahta kalemle sıraya rastgele bir şeyler çiziyordu. Gözlerinde uykunun emaresi bile yoktu. Son çare çantamdan kulaklığımı çıkararak telefonuma taktım ve çalma listemden Sinem Güngör – Uğurlama şarkısını açtım. Bu kadının sesini her dinleyişimde ayrı büyüleniyordum. Hareketli şarkı sevmediğimden üzerimdeki uyku bulutlarını atmamı sağlayacak bir pop şarkı yoktu listemde. Bu yüzden bu şarkıyla yetinecektim. Şakının melodileri kulağımı doldururken gözlerim giderek ağırlaşmaya başlamıştı. Normalde erken uyuyan biriydim ve bu saate kadar dayanabilmem bile mucizeydi. Gözlerim gittikçe ağırlaştı ve zaman ile mekan kavramını hissetmekten yoksunlaştım. Başım yavaşça sıraya yaslandı ve gözlerim usulca kapandı. Tekrar açıldı ve tekrar kapandı. Başım O'na doğru dönüktü ve hala yerinde aynı şeyi yaptığını gördüm. "Uyu hadi," diye mırıldandı gözlerini çizdiği şeyden ayırmadan. "Sana bir şey yapmayacağım, korkma." Ve gözlerim rehavetle kapandı... Ne kadar süre bilincim bilinçsizlikte kaybolmuştu bilmiyordum ama gözlerim, yüzüme vuran güneşle açıldığında hademeyle göz göze geldim. Ne ara sabah olmuştu? "Kızım eviniz yok mu sizin, fesuphanallah. Zamane gençleri korkmuyor da..." Hızla yerimde doğruldum ve gözlerimi ovuşturarak saatime baktım. 6:30'a geliyordu. Çabucak çantamı topladım ve sınıftan çıkmak üzere ayaklandım. Uyku mahmurluğuyla ilerledikçe sıralara dizimi çarpıyordum. Acıyla yüzümü buruşturdum. Hademe ise halime kızgınlıkla söyleniyordu. Kapıdan çıkmak üzereyken birden duraksadım, aklıma o geldi. O çocuk... Gitmiş miydi? Gözlerim sınıfta dolaştı. Varlığına dair bir emare yoktu. Çoktan çıkmış olmalıydı. Bir an da içimde bir kızgınlık hissettim, beni neden uyandırmamıştı? "O gitti mi?" diye sordum sınıfı temizlemekle uğraşan hademeye. Adam ağzını açmıştı ki, başımı hızlıca sallayıp, "Boş verin." diyerek hızlıca amfiden çıktım. İlk işim lavaboya gidip elimi yüzümü yıkamak olmuştu. Biraz kendime geldiğimi hissettiğimde fakülteden çıkıp otobüs durağına doğru yürüdüm. Tek tük öğrenci kampüste dolaşıyordu. Suç işlemiş gibi kendimi gizleyerek adımlarımı hızlandırdım ve ilk gelen otobüse kendimi attım. Kartımı okutup bindiğimde, tekli koltuklardan birine oturdum ve başımı cama yaslayarak yurda varmayı bekledim. Çok değil on beş dakika sonra otobüs beni yurdumun önünde indirmişti. Ana yoldan karşıya geçerek devlet yurduna doğru yürüdüm. İzin almadan geceyi dışarıda geçirdiğim için idareden çağrılmış ve azar yemiştim. Olan biteni anlatmama karşın bana inanmamış ve bana güzel bir fırça çekmişti. Harika, güne ne güzel başlıyordum böyle. Oda arkadaşlarım odada değildi, dört kişi kaldığımız bu odada, ben hariç üçü de birinci öğretimdi. Bu yüzden ya kahvaltı için yemekhaneye ya da derse gittiklerini tahmin ettim. Kıyafetlerimi çıkararak hızlı bir duşa girdim, ardından üzerimi giydikten sonra, küçük masamı düzenleyerek, dün ki işlenen konuları tekrar etmek üzere dersin başına oturdum.  İşte hayatım bu kadar devinimsiz, bu kadar durağandı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD