ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

1274 Words
Geçen sadece zamandı. Unutmak istediğimiz anıların üzerinden geçmiyordu. Sanki onlar hep oradaydı, onları hatırlamamızı ve dokunmamızı istiyorlardı. Elimden gelen ise zihnimdeki varlıklarını yok saymak ve görmezden gelmekti. Çünkü yapabildiğim sadece buydu. Üzerine toprak atmak istediğim çok an vardı. Benzin döküp tutuşturmak istediğim... Uyandığımda saat sekizdi. Aynanın karşısına geçtiğimde fark ettim göz altımdaki mor halkaları. Hatırlayamadığım bir kabus görmüş olmalıydım. Hatırlayamadığıma sevindim zira gördüğüm rüyalardan bu denli etkilenmek sinir bozucuydu. Yüzümü yıkayarak rutin işlerimi hallettim ve biraz ayılabilmek için kendime kahve yaptım. Bu gün okula erken gitmek istiyordum. Koyu renk bir kot pantolon, üzerine de siyah bir tişört giydim. Hava yağmurlu görünüyordu, yaklaşan kasım ayıyla birlikte soğukta kendini yavaş yavaş hissettiriyordu. Yağmur atıştırmaya başlamıştı. Yurttan çıkmadan önce asker yeşili rengindeki yağmurluğumu giydim ama şemsiye almayacaktım. Yağmurun altında ıslanmak daha huzur vericiydi. Dersim öğleden sonraydı, öncesinde kütüphaneye gidip ders notlarımı temize çıkarmak ve tekrar yapmak istiyordum. Yapmam gereken çok fazla şey vardı. Gelen otobüsle birlikte araca bindim ve ücreti ödeyerek cam kenarı bir yere oturdum. Bu gün dolu gelmediğini görmek bir nebze mutluluk vermişti. Ayaklarımı yükseltiye dayayarak yolu izlemeye başladım. Yolu izlemeyi daima severdim. Yanımdan hızla geçen arabaları... Yanımdan geçip kaybolan yeşil ağaçları. Bana daima huzur verirdi.  Okula varmak üzereydim ki, dünden beri ertelediğim çağrılara bir yenisi daha eklendi. Annem arıyordu. Fakültenin biraz gerisinde inip telefonu açtım ve kampüste yürümeye başladım. "Yazgı?" "Anne, nasılsın?" dedim kuru bir sesle. "İyiyim işte, ne kadar iyi olabilirsem. Sürekli bir yerlerim ağrıyor... Sen?" "İyiyim." Biraz duraksadı. "Hiç beni arayıp sormuyorsun... Özlemiyor musun beni?" "Özlüyorum, vaktim olmuyor anne. Kusura bakma." "Babanı da hiç aramıyormuşsun." Dudaklarımı ıslattım. "Anne şimdi derse girmem gerek, seni sonra arayayım mı?" "Bu hafta sonu gel bak," dedi kapatmadan hemen önce. "Özledim seni." "Tamam." Kaçışım yoktu, özledim demişti. Kalbimin sızladığını hissettim, ben de özlemiştim, gidecektim.  Kabuslarıma rağmen. * Kütüphanede belli bir süre notlarımı temize çıkarıp tekrar yaptıktan sonra raflar arasında dolaşmaya başladım. İlgimi çeken kitapları raftan alıyor ve kitapları açarak içinden huzurlu cümleler çıkarmaya çalışıyordum. Sonra gözüme Tolstoy'un - İnsan Neyle Yaşar? kitabı çarptı. Uzanıp aldım. Bu kitabı uzun zaman önce okumuştum ama tekrar okumak istedim. Kütüphanedeki köşeme çekilip, ders saati gelene dek kitaba gömüldüm. Zaten ince bir kitaptı, bitirdiğimde yerine yerleştirerek ders kitaplarımı topladım ve kütüphaneden ayrıldım. Huzurlu ortamımdan ayrılınca koridor çok gürültülü ve dolu göründü. Yanından geçtiğim kantin yine tıklım tıklımdı. Sarmaş dolaş oturan sevgililer, kalabalık arkadaş grupları... Arkadaş ortamlarını pek sevmezdim. Bana sahte gelirdi. Çok görmüştüm en yakın arkadaşının arkasından atıp tutan sahtekar tipler. Kimseye güvenemiyordum ve güvenmediğim kişiyle de katiyen arkadaş olamıyordum. Doğam böyleydi sanırım, kendimi artık bu konuda yargılamıyordum. Dersimin olacağı sınıfa vardığımda biraz geç geldiğimi sınıfı tıklım tıklım görünce anladım. Yine arka sıralar bana kalmıştı. Yüzümü asarak amfide ilerledim ve arka sıraya ilerledim. Neyse ki üç sıra öndeki boştu. Çantamı masanın üzerine bırakarak sıraya yerleştim ve kitaplarımı çıkarmaya başladım.  "Yazgı, yine erkencisin?" Bir sıra önde oturan Elif'i sonradan fark etmiştim. Elif'le arkadaş değil sadece sınıfta karşılaşan, nadir konuşan iki insandık. Şimdi de arkasını dönmüş benimle dalga geçiyordu. Sadece gülümsedim, çünkü cevap vermediğinde ne kadar öz güvenli olursa olsun ileri adım atmayıp susuyorlardı. Tahmin ettiğim gibi dudağını büzerek önüne döndü. Kalemlerimi kenarı koyup defteri açtığımda olmaması gereken bir şey oldu.  Hani çoğu insan yapar ya, üzgün ya da kırgın hissettiğinde, birine anlatamadığında satırlara döker içindekileri. Bir günlüğe veya anı defterine yazar hissettiklerini.  Ben de öyleydim. Defterden bir yaprak koparır ve kabuslarımı, acılarımı, kanayan ve saramadığım yaralarımı... Hissettiğim her kötü anıyı satırlara döker ve rahatlardım. Ve her ne kadar acı verici olursa olsun, ne kadar yaralarsa yaralasın... Onları bir daha katiyen okumayacağımı bilsem de, yazdıklarımı atmaya kıyamazdım.  Çünkü satırlara dökerken hissettiklerim saf acı da olsa, benden bir parçaydı. Ve defterimin arasına ne zaman koyduğumu bile hatırlamadığım bu benden parça, pencereden esen rüzgardan aldığı cesaretle defterden ayrıldı ve uvzumdan koparak arka sıralara doğru uçtu.  Onu kaybetmenin verdiği üzüntünün yanına çok daha büyük bir endişe yerleşmişti. Onu birinin okumasından duyduğum korku.  Özelimin kimse tarafından öğrenilmesini istemiyordum. Hızlıca arkamı döndüm ve kağıdı aramaya başladım ama geçen iki saniyede yok olmuş gibiydi. Bakışlarımı yerde, diğer sıraların altında dolaştırdım ama hiç bir yerde yoktu! Sıradan çıkıp arayacağım sırada ise profesör gelmiş ve sınıfta ölüm sessizliğine sebep olmuştu. Mükemmel zamanlama!  Üzüntüyle yerime tekrar oturdum ve arkaya dönerek kağıdı bulmaya çalıştım. Hiç bir yerde yoktu, ders arasında mutlaka arayacaktım. Başımı kaldırdığımda ise, benimle aynı anda kafasını kaldıran en arka sıradaki kişiyle bakışlarım kesişti. Gözlerim iri iri açıldı. Bu O'ydu. Geçen gece birlikte, sınıfta mahsur kaldığım o sarhoş çocuk. Bu bölümde mi okuyordu? Ama bana seninle aynı bölümde değilim demişti, yalan mı söylemişti? Bana nazaran o bakışlarını bir saniye bile üzerimde tutmadan önüne çevirdi. Yüzündeki ciddi ifadeyle önündeki kitabı karıştırıyordu, yüzünde küçücük bir tebessüm bile yoktu. Hocanın derse başlamasıyla önüme döndüm ve benden bir parça o kağıtta yazılanları birinin bulup okumamasını umdum. Ders sonunda bitmiş ve ben endişeden, koskoca bir buçuk saatin bir dakikasına bile odaklanamamıştım. Profesör ders arası verdiğinde derin bir nefes aldım ve hızlıca sıradan çıkarak sıraların altını kontrol etmeye başladım. Yanımdan geçenler tuhaf tuhaf bana bakıyor sonra da başını çevirip gidiyorlardı.  Her tarafa, her tarafa baktım. YOKTU, YOKTU, YOKTU! Acaba rüzgardan diğer taraftaki sıraların altına mı uçmuştu? Doğrulup diğer taraftaki sıralara ilerleyeceğim sırada yanlışlıkla ona çarptım. Geçen ki sarhoş, şimdiyse oldukça ciddi olan o çocuk.  Gözlerini yine bir saniyeden az bir süre yüzümde tuttuktan sonra, "Önüne bak." dedi buz gibi bir ses tonuyla. O gece, sarhoş halindeki samimi, sıcakkanlı halinden o kadar farklı, o kadar zıttı ki bu soğuk yönüyle irkilmiştim. Beni hatırlamıyordu bile. Gözlerinde tanık olduğum ifade tamamen bir yabancının silüetine bakıyor hissiyatı veriyordu. Onun beni hatırlamaması sorun değildi de... Benim onu hatırlamam rahatsız ediciydi. "Önüne bakmayan sensin." dedim kendimden taviz vermeden. Gözlüklerimi düzelterek yanından geçtim. Kimse kimdi, umurumda olmayacaktı. Sadece şu kağıdı bir an önce bulabilmek istiyordum. * Derslerim bitip, yorgun bitap yurda döndüğümde kağıdı hala bulamamanın vermiş olduğu üzüntüyle yatağa uzanmıştım.  Aslında bu kadar sorun etmek yersizdi, neticede üstünde ne adım ne de soy adım vardı. Bulan kişi, o satırların bana ait olduğunu anlamayacaktı bile.  Rahatsız olduğum tek nokta, onu birinin okuyor olmasıydı. Benim satırlarımı, benim acılarımı, benim yaralarımı. Yazılanları kimsenin görmesini istemiyordum. Belki de... Belki de biri çöp zannedip çöp kutusuna atmış bile olabilirdi. Evet, yüksek ihtimalle böyle olmuştu. "Yazgı, sen mi geldin?" diye sordu başındaki havluyla birlikte banyodan çıkan oda arkadaşım. Adı Tuğçe'ydi. Tuğçe ne samimi ne de fazla resmiydi. Olağandı, ortasıydı. Sadece gerektiği zamanlar konuşur, çoğu zamanını film izleyerek geçirirdi. "Ben geldim." dedim gülümseyerek. Başındaki havluyu çıkararak saçlarındaki ıslaklığı almaya başladı. "Aşağıda anons ediyorlardı, sana bir kargo gelmiş." "Kargo mu?" diye sordum. "Ne zaman geldi?" Bizimkiler mi bir şey göndermişti acaba?  Acelem karşısında beni durdurdu. "Sakin ol, sen yurtta olmayınca ben aldım kargonu, masanın üzerine bıraktım." "Teşekkürler." dedim mahcupça. İnsanlara karşı mahcup olmayı hiç sevmez ve bu yüzden benim için bir şey yapmalarını istemezdim.  Ayağa kalktım, yorgun olduğum ve gözümün yataktan başka bir şey görmediği için fark etmediğim kutuyu elime aldım. Küçük bir kutuydu, yaklaşık... Bir kitap boyu kadar.  Kalbim bir an hızlandı, bizimkiler hayatta bana kitap göndermezlerdi.  Emin olmak için yavaşlatamadığım kalbim eşliğinde hızlıca kutuyu açtım ve içindeki Dan Brown-İhanet Noktası kitabının siyah kapağıyla karşı karşıya kaldım. "Dijital Kale bittikten sonra Cennet ve Cehennem'i okuyacağım. Kütüphanede görmüştüm." Yüzüm asıldı. "Ama İhanet Noktası kitabını bir türlü bulamıyorum." "Ben de var o kitap, istersen sana verebilirim." Heyecanla gülümsedim. "Verir misin?" Gülerek başını salladı. Önüme döndüm ve beyaz tahtayla bakıştım. Sarhoştu. Unutacaktı. "Yarın unutacaksın." dedim alayla gülerek. "Sarhoşsun." Güldü. "Evet sarhoşum." dedi doğrulup geriye yaslanarak esnedi. Sonra aniden bana dönerek işaret parmağını yüzüme yaklaştırdı. Gözleri fıldır fıldır dönerken bir noktaya odaklanamıyor gibiydi. "Ama unutmayacağım, göreceksin!" O... Beni hatırlıyor muydu? Kitabı kutusundan çıkardım. Zihnim bulanık, kalbimse karmaşadaydı. Hatırlıyor olsa bile... Şöyle bir sorun vardı. Beni oldukça rahatsız eden bir sorun. Ben ona adımı bile söylememiştim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD