Uzun zamandır ne yaparsam yapayım ruhumda süregelen şiddetli gelgitleri engelleyemedim.
Ruhuma büyük bir okyanusun tuzlu suyu karışmıştı. Dalgaları sert ve şiddetliydi. Her darbesinde ben'den küçük parçalar koparıyor, okyanusun ucu bilinmeyen karanlık derinliğine gömülüyor ve yok oluyordu.
Ben yok olmaya uzun süre önce başlamıştım.
Belki çocukluğumda, belki de ilk yalnız kalışımda başladı bu. Ruhumdaki büyük parçalar hep koptu, o kadar azaldı ki yok olacağım anı beklemeye başladım.
Artık ne zaman yok olacaktım?
"Yazgı?" diye seslendi, kadınsı tok bir ses. Sayısal Kültür dersindeydik. Başımı kaldırdığımda hocayla göz göze gelmiştim. Zaten ne zaman dalsam, hocaların soru sorma gibi huyları vardı.
"Buyrun efendim," dedim saygıdan dolayı ayağa kalkarak.
"Dijital medyanın sosyokültürel gelişimi hakkında bize bilgi verebilir misin?"
Sınıfta bir sessizlik oluşurken tüm gözler üzerime çevrilmişti. İşte bundan nefret ederdim, tüm odağı üzerime toplamaktan, birinin bana gözünü dikip bakmasından. Üstelik şu an bir göz değil sınıftaki çoğu bakış üzerimdeydi. Buz gibi bir suya atlamış da nefessiz kalmış gibi hissediyordum.
Konuyla ilgili bildiğim birkaç şeyi geveledim, bazı yerlerde heyecandan kekeledim, bazı yerlerde nefesim kesildi. Kesinlikle herkes tuhaf biri olduğumu düşünüyordu, hocanın bile bakışları değişmişti. Oturmama izin verdiğinde kafamı açık duran defterime gömmek ve kimsenin bana bakmamasını istedim.
Ders bitiminde kafamın bulanıklığına çare bulmak için fakülteden çıkıp kantine doğru yürümeye başladım. Bir karton bardak kahve devirmek istiyordum. Bir sonraki derse daha bir saat olduğu için vaktim vardı.
Kantin yine tıklım tıklımdı. Sabahları daha da kalabalık olurdu, neyse ki ikinci öğretimdim.
İki şekerli hazır kahvemi aldıktan sonra boş bir masa bulup oturdum. İşte en zor kısım, kalabalık arasında görünmez olmak.
Telefonumu çıkardım ve sosyal medya hesaplarında oyalanarak kahvemi yarıladım. Başımı eğmekten boynum ağrımıştı ve artık kafamı kaldırmak zorundaydım. Çevreme bakmama gerek yoktu. Başımı usulca kaldırdığımda, fazla da uzakta olmayan çapraz masadaki bir çocukla göz göze geldim.
Bütün bedenim kasıldı. Masada bir arkadaş grubuyla oturuyordu ve diğerleri kendi aralarında sohbet ederken o kişi gözlerini bile kaçırmadan bana bakıyordu.
Gözlerimi kaçırarak başımı eğdim. Geri kalan kahvemi içmek için kendimi zorlasam da boğazımdan geçmiyordu. Belki de ben paronayaklık yapıyordum. Bir insanın bir insana bakması gayet doğaldı, belki de gözü çarpmıştı.
Emin olmak için göz ucuyla baktığımda yanıldığımı anladım. Çocuk hala bana bakıyor ve gülümsüyordu. Ve ona bir kez daha bakmamdan cesaret almış olmalı ki masasından kalktı ve benim masama doğru yürümeye başladı.
Her bir uzvumun kasıldığını hissettim. Boğazım kurudu ve kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı.
Masamla arasında birkaç adım kalmıştı ki hızlıca ceketimi, kahvemi kaptım ve kaçarcasına masadan kalkarak kantinin çıkışına doğru hızlı hızlı yürümeye başladım.
Kendime çok kızıyordum. Neden böyleydim? Neden normal bir insan gibi davranamıyordum?
Başkasıyla göz göze gelmekten korktuğum için kafam yerde hızlı hızlı yürürken beklenen oldu ve kapıya çarptım. Düşmemem için biri koluma asılıp çektiğinde utançtan ölmek üzereydim.
"Affedersiniz." Diye mırıldandım yüzüm utançtan yerde.
"Neden koşuyorsun?"
Tanıdık sesle başımı hızla kaldırarak ona baktım.
Bana kitap hediye eden kişi.
Sarhoş çocuk.
Ona takabileceğim birçok isim vardı ama hala adını bilmiyordum.
"Birinden mi kaçıyordun?" diye sorduğunda gözleri arkama takılmış ve kaşları çatılmıştı.
"Hayır." Dedim nefes nefese. Başını salladı ama bir şey söylemedi.
Yüzüne dikkatle baktım, beni gerçekten tanıyor muydu? Kitabı onun gönderdiğini düşünsem de şimdi yüzüne baktığımda beni tanıdığına dair herhangi bir emare bulamadım. Gönderilen kargoda bir isim bile yoktu, belki de yanılmıştım. Neden öyle düşünmüştüm ki?
"Yardımınız için teşekkür ederim." dedim ve yanından geçip asansöre doğru yürüdüm, o da kantine.
Asansöre varmıştım ki, tekrar onun sesini duydum.
"Kitabı beğendin mi?"
Kalbimin hızlanan sesini duydum. Şaşkınlıkla ona döndüğümde söyleyecek bir şey bulamadım. Teşekkür bile edememiştim çünkü kantinden biri, "Onat! Gel oğlum hadi seni bekliyoruz." diye seslendiğinde o da arkasını dönüp geliyorum anlamında el işareti yaptı.
Onat. Adı Onat'tı.
"Hayır." dedi. "Arkadaşım yok."
"Nasıl, kimse mi yok?"
"Kimse yok."
Ona seslenen arkadaşları olmalıydı. Nedense aklıma o gece geldi. Amfide mahsur kaldığımız gece bana arkadaşlarım yok demişti. Neden yalan söylemişti ki? İnsan tanımadığı birine neden yalan söylerdi?
"Adımı nereden biliyorsun?" diye sordum. "Yurdumu?" Ona o gece söylemediğime emindim. Üstelik bilse bile, soyadımı, yurdumu nasıl bulmuştu?
Alaycı bir gülüşle göz kırptı. "Belki de sandığın kadar görünmez değilsindir." Kantinden içeri girdiğinde arkasından bakakaldım.
Kalbim hızlandı. Ama bu sefer... Tuhaf bir his kapladı içimi. Hem rahatsız edici, hem de...
Belki de sandığın kadar görünmez değilsindir.
*
Ertesi gün eve gitmek için valizimi hazırlıyordum. Fazla kalmayacağımı düşündüğüm için sadece bir kaç kıyafet ve kitaplarımı koydum valize.
Odada sadece ben ve Tuğçe vardık. Derse gitmek için hazırlanıyordu. "Dün beni korkuttun," dedi siyah saçlarını düzleştirirken. Kaşlarım çatıldı. "Ben mi?"
Güldü. "Evet, dün gece. Hatırlamıyor musun?"
Dün erken uyumuştum, gece Tuğçe'yle karşılaşmamıştık bile. Neden bahsediyordu?
Olayı anlamadığımı kavradığında saç düzleştiricisini kenarı bıraktı ve uzun saçlarını düzeltti. "Dün uyuyordum, birden senin sesine uyandım. Yatakta doğrulmuş bir şeyler söylüyordun. Sonra ne olduğunu sorduğumda bana bağırmaya başladın, Elif'in nerede olduğunu sordun. Gelmediğini söylediğimde de bana kızdın." Güldü. "Aslında o an bayağı korktum ama şimdi anlatınca komik geliyor."
Elif diğer oda arkadaşımızdı. Şok olmuştum. "Gerçekten mi?" diye sordum şaşkınlıkla. "Hiç hatırlamıyorum, senin geldiğini bile görmedim."
Başını salladı. "Uyur gezer misin?"
"Değilim," dedim. Kaşlarım çatıldı. "Sadece küçükken bir keresinde kendimi halının üzerinde uyurken bulmuştum, başka hiç olmadı."
"Uyur gezer olmalısın. Ama gerçekten dün gece çok korkunçtun... Bir şeye falan mı stres yaptın?"
"Hayır..." Aslında evet.
"Yine de yapmış olabilirsin. Böyle zamanlarda başka bir şeyle ilgilenmek iyi gelir. Küçük bir tavsiye." Lavaboya girdiğinde konuşma da bitmiş oldu.
Otobüs saati geldiğinde çoktan yurttan çıkmış ve durağa inmiştim. 10 dakika gecikmeli gelen otobüsle birlikte valizi yükledim ve eve giden yolda yolcuğa çıktım.
Beş saat hızlı geçmişti. Çocukluğumun geçtiği şehre indiğimde buraya dair hiçbir özlem duymadığımı hissettim. Özlemin en ufak bir kırıntısı dahi yoktu.
Şehir otobüsüne binip küçük valizimi yanıma aldım ve eve gitmek üzere yola koyuldum.
Geçen beş saate kıyasla bu sallanan şehir otobüsünde kırk beş dakika geçmek bilmedi. Çocukluğumun geçtiği yollara baktım, hala aynı kasvetti benim için. Ne kadar başkaları için gökyüzü mavi, ağaçlar yeşil görünse de benim için buraya ait bütün renkler griydi.
Araçtan inişim fiyasko olmuştu. Şoföre seslenmeme rağmen beni duymamış ve evimin iki durak ilerisinde indirmişti. Üstelik o kalabalık ve sıkışıklık arasında valizim birinin ayağına sertçe çarpmış ve kadın bana söylenmişti. Özür dileyerek arabadan inebildim.
Yolum uzamıştı ama sorun değildi, Annemin nerede kaldın aramalarını cevaplayıp yürümeye devam ettim. Tanıdık sokaklara yaklaştığımda, tanıdık yüzlerde beni karşılıyordu.
"Hoş geldin Yazgı!" diye seslendi kapısının önünü süpüren, evimizin iki sokak aşağısındaki komşumuz. Yaşadığım yer küçük bir kasabaydı ve herkes birbirini tanırdı. Herkes fazla samimi davranırdı, oysa samimiyet denen bir şey yoktu bu kasabada.
"Teşekkür ederim Neriman teyze." Dedim kendimi gülümsemeye zorlayarak.
"Maşallah," dedi. "Görmeyeli ne kadar büyümüş, güzelleşmişsin. Evlenecek yaşa gelmişsin!"
Gerildim. Evlilik lafından hoşlanmıyordum. "Teşekkürler," dedim tebessümümün bozulmasını engelleyemeyerek. Valizimi sürükleyerek yoluma devam ettiğimde Nilgün teyzenin yanına gelen başka bir kadını ve konuşmalarını hala duyabiliyordum.
"Hayırsızın önde gideni," dediğinde kadın Nilgün teyze de onu onaylamıştı.
"Hem de ne hayırsız, ne geldiği var ne gittiği. Üniversite okuyorum ayağına bütün işi zavallı kadına yıkıyor. Hasta bir de garibim, böyle hayırsız kızı var işte!"
"Deme deme, kadının hiçbir işini de tutmuyormuş geldiğinde..."
Yanlarından olabildiğince uzaklaştığım için artık ne konuştuklarını duyamıyordum. Elimde olsa kulaklarıma kulak tıkacı takardım ya, neyse.
Oturduğum evin mahallesine vardığımda, köşedeki bakkaldan çıkan Rüzgar abiyi gördüm. Keşke görmeseydim.
Rüzgar abi mahallenin en sondaki evinde oturan Serpil teyzenin oğluydu. Ne kadar mesafeli davranırsam davranayım ne zaman karşılaşsak mutlaka beni durdurur ve uzun uzadıya konuşmaya çalışırdı. Amacı neydi bilmiyordum ama kimse tarafından yanlış anlaşılmak istemiyordum ve gereksiz samimiyeti oldum olası sevmezdim.
Yazgı?" diye sordu elindeki ekmeklerle yanıma gelirken. Akşam yemeği için olmalıydı. "Bu sen misin? Ne çok değişmişsin... Uzun zaman oldu görüşmeyeli," Elimdeki valize baktı. "Okuldan mı? Ağırdır yardım edeyim."
Valizi geri çektim. "Yok ağır değil... Teşekkür ederim iyiyim, evet okuldan geldim. Sen nasılsın Rüzgar abi?"
Bir elini arka cebine attı, biraz bozulmuş gibiydi. "İyiyim ben de... Neyse gideyim artık evdekiler bekliyor."
"Tamamdır." Dedim kafamı sallayarak.
Eski bina evimiz bakkalın hemen karşısındaydı. Valizi merdivenlerden çıkardıktan sonra zile bastım ve açılmasını bekledim.
"Yazgı?" dedi kapıyı açan annem ve koşarak boynuma sarıldı. Valizi usulca bıraktım ve ellerimi kaldırarak annemin beline doladım.
Anne.
Keşke sarıldığım şefkatin olsaydı.