BEŞİNCİ BÖLÜM

1499 Words
Küçük ayağımı duvara yaslamış, karşımızda kalan, kirlendiği için grileşmiş beyaz duvarı izliyordum. "Hiç konuşmuyor." Dedi öğretmenim. "Ne benimle, ne de arkadaşlarıyla." Ne zamandı hatırlamıyorum, ilkokul üç ya da dördüncü sınıfta olmalıydım. O gün veliler toplantısı vardı ve annem beni şaşırtarak o günkü veliler toplantısına gelmişti. Öğretmenimin adı Feride'ydi. Çok güzel kıvırcık sarı saçları ve kahve gözleri olan evli bir kadındı. Annemle yalnız konuşmak istediğini söylediğinden beri onunla birlikte kimsenin olmadığı koridorda dikiliyor ve öğretmenimi dinliyorduk. "Konuşsun istiyorum," dedi. "Derslere katılmasın gerekirse, gürültü yapsın ama konuşsun. Yaşıtları yaramazlık yaparken o hep sırasında bir şeyler çiziyor. Kimseyle diyalog kurmuyor, benimle bile zorla bir iki kelime." Annem gülerek, "Daha iyi değil mi?" diye sordu. "Sessiz, yaramazlık yapmıyor." Öğretmenim annemin bu tepkisine şaşırmıştı. "Ama aktif değil, tüm gün boyunca böyle sessiz olması tuhaf değil mi sizce? Ve... Evde de mi böyle?" Annem evde nasıl olduğumu pek bilmezdi, çünkü eve pek nadir gelirdi. Çoğunlukla dışarıda, arkadaşlarıyla birlikte gezerdi. Öğle aralarında eve geldiğimde yalnız olurdum, sabahki çayı ısıtır ve kendime dolaptan kahvaltılık çıkarır yerdim hep. Akşamları da evde göremezdim onu. "Hayır," dedi annem yalan söyleyerek. "Evde çok konuşur." "Sevindim," Öğretmenim rahatlamış göründü. "Demek sadece okula karşı böyle." Annem elini omzuma yasladı. "Okulu pek sevmiyor. Ondan böyle olmalı." Sessiz olmanın, insanlarla konuşmamanın neden bu kadar sorun olduğunu düşünmüştüm ve bu konu bana çok tuhaf ve gereksiz gelmişti. Kimseyle konuşmak istemiyordum çünkü, bu kadar basitti. Yaşıtlarımın tavırları bana hep çocukça gelirdi. Onlar hep didişir ve kavga ederlerdi, birbirlerinin saçlarını çekerlerdi. Bunları hep küçümseyen gözlerle izler ve kimseyle ilgilenmezdim. O yaşlarda kendimi çok olgun hissederdim, benim de sadece küçük bir çocuk olduğumu unutuyordum o zamanlar. "Yine de onunla konuşmalısınız." Dedi modernizm düşünceli ve herkesin de o düşünce de olduğunu sanan öğretmenim. Saf mıydı yoksa beni başından savarak vicdanını mı rahatlatmıştı emin değildim. Benimle konuşmak yerine annemle paylaşmıştı bu sorununu, belki bana sorsa, anlatırdım ona. "Mutlaka konuşacağım." dedi annem. Ama hiç konuşmadı. O zamanlar bana dayatılan düşünce, anne babanın kutsal olduğu ilkesi ve ebeveynlerimin kendini haşa tanrılar gibi görmesiydi. Beni de bu kalıba uygun olarak yetiştirmeye çalışıyorlardı. Bana kendilerinin ürettiği bir malmış gibi davranmalarını önceden anlayamadım. Büyüdükçe, okudukça, olgunlaştıkça, araştırdıkça, başka aileleri gördükçe bu düşünceden saptım. Onlar inançlı insanlar olduklarını iddia ettikleri için dinimi araştırdım. Ve gördüm ki, ben sadece onlara Allah tarafından verilen bir emanettim. Bir bireydim. Onlardan ibaret değildim, sadece onların doğrularına göre yaşamak zorunda değildim. Bu fikir bende ne zaman oluştu bilmiyordum ama zamanla sıkıca ördüğüm suskunluğum yırtılmaya ve altından bu kalıplaşmış düşüncelere bir başkaldırı başladı. Ama bu başkaldırı en çok annemi rahatsız etti, zira annem de elalem denen bir dine tapmaktaydı ve benim de o dine mensup olmamı çok istiyordu.  Ama olmayacaktı. Eve geleli iki gün olmuştu. Annem ilk gün dinlenmeme izin verdiyse de dün evi temizletmek suretiyle canıma okumuştu. Çok fazla yorulmuş ve erken uyumuştum. Sabah aldığım e-posta ise farklı bir işkence ritüeliydi. Daha bir haftası var diye rahat davrandığım ödevimi hoca iki gün sonrasına istemişti. Ödevin yarısını yaptıysam da diğer yarısını ise iki gün sonrasına yetiştirmek zorundaydım. Bu ödev benim için çok önemliydi. Anneme bu konuyu açıp, okula dönmek zorunda olduğumu söylediğimde karşı çıkmıştı. "Daha geleli iki gün oldu Yazgı! Hemen dönmek için bahane mi arıyorsun?" "Ne bahanesi anne? Ödevi yetiştirmem gerek sadece." Kahvaltı masasına koyduğu bardaklara çay doldurmaya başladı. "Burada yap öyleyse, sana dokunmam söz. Bir iş de yaptırmam rahat rahat yaparsın?" "Anne, gerçekten vaktim çok az. Misafirin gelirse ilgilenemeyeceğim kadar yoğun olacağım... Kabul ediyor musun?" Bunu sormak zorundaydım çünkü evimizden yol geçen han misali misafir eksik olmazdı ve misafir annem için her şey demekti.  Yüzünü astı. "Gelmez misafir falan, merak etme." dedi alınmış bir sesle. Rahatlayarak masaya oturdum ve hemen bir şeyler atıştırıp odama dönmek üzere aceleyle ağzıma bir şeyler attım. * Uzun süredir başında oturduğum ödevden kendimi alıp gözlerimi ovaladım. Sonunda bitmişti. Gerçi bakmam gereken iki makale daha vardı ama saat gece yarısını geçmişti ve onlara başlayamayacak kadar yorgundum. Yatağa uzandığımda annem kapıyı açtı. Önce dağınık masama baktı ve kaşları çatıldı. "Ne zaman eve gelsen bu oda böyle oluyor," diye söylendi. "Kızım sen hiç toplu olamayacak mısın?" "Ödev yapıyordum anne," diye mırıldandım. "Yarın devam edeceğim için bıraktım." Odanın içine girdi. "Kıyafetlerini de sonra giyerim deyip ortalığa at öyleyse!" Yine gelip bana çattığına göre bir şeye sinirlenmiş olmalıydı. Bazen annemin stres topu olup olmadığımı merak ediyordum. "Neden sinirlisin, bir şey mi oldu?" "Sana katlanamıyorum!" diyerek sesini yükseltti. "Ne zaman bu eve gelsen hiçbir iş yapmıyorsun! Sana hizmet etmek için mi doğurdum seni!"  Doğru. Beni, ona hizmet etmem için doğurmuştu. Ağlamak istiyordum ama ağlayamazdım. Ellerimle şakaklarımı ovaladım, gerçekten çok yorgundum.  "Bulaşıklar dağ gibi olmuş mutfakta, git yıka." dedi soğuk bir sesle. Sabah birkaç saatliğine durumuma sabredebilmişti, ondan sonrasında ise durmadan odama girip söylenerek çıkmıştı. "Yarın yapayım," dedim gözlerimi kapayarak. Gerçekten... Gerçekten yorgundum. Adım seslerini duyduğumda gözlerimi araladım ve kızgın bir ifadeyle tepemde dikilen anneme baktım. "Şimdi yap, biri gelse görse yüzümüze tükürmez mi?" "Sabah erkenden kim gelecek de görecek?" diyerek onu yumuşatmaya çalışsam da kızgın ifadesinden bir şey kaybetmedi. "Kalk da yıka," dedi ellerini beline dayayarak. "Ayağım ağrımasa ben yıkayacaktım."  Ben tamam demeden pes etmeyeceğini, odamdan çıkmayacağını biliyordum. Tüm yorgunluğuma rağmen kafamı salladım ve ayaklanarak mutfağın yolunu tuttum. Sabah işlerini halletsemde ödevden dolayı öğle bulaşığını anneme bırakmıştım ama o da bana bırakmış olsa gerek tezgahın üzeri bulaşık kaynıyordu. Geçen ay bulaşık makinemiz bozulmuştu ve babam gelen elektrik faturasından dolayı makineyi yaptırmaya pek istekli değildi. Bu yüzden hepsini elimde yıkamam gerekiyordu ve bu iş uzun sürecek gibiydi. Sanırım ödevin geri kalanı için sabah erkenden uyanamayacaktım. Alnımı ovalayarak bardakların bulaşığını almaya başladım. Değer görmeyen şeyler yapmaktan fazlaca sıkılmıştım. Değer görmek de istediğim söylenemezdi gerçi, sadece istediklerini yaptığımda hakaret ya da küfür duymamayı diliyordum. Ama... Bu umutsuz bir istekti. Şimdi ise sadece daha az hakaret işitmek için yapıyordum. Annem hiçbir işimi beğenmezdi. Sürekli hakaret edecek bir nokta bulurdu. Bazen onun için sadece işlerini yaptırmak için yanında tuttuğu bir yardımcıdan farksız olduğumu düşünüyordum. Tabi bir yabancı olsam daha fazla saygı görürdüm. Hiç değilse bu kadar hoyratça davranmazdı bana. Gözlerim bilgisayara bakmaktan o kadar ağrıyordu ki, bulaşığın yarısını kısık gözlerle yıkamıştım. İşlerimi hallettiğimde ise gözlerimden yorgunluk akıyordu. En sonunda ellerimi yıkayarak kendimi yatağa attım. "Allah belanı versin Yazgı!" Sabah annemin kızgın sesiyle gözlerimi araladım. "Ne oldu?" diye sordum doğrularak. Odamın kapısına gelmişti. "Ocağı silmemişsin kanser çıkarasıca. Böyle mi iş öğrettim ben sana? Neden milletin kızı cayır cayır ev işi yaparken sen kaltak gibi yatıyorsun? Neden her işin yarım yamalak?" Gözleri çalışma masama kaydı. "Masanı da hala toplamamışsın! Sınavımsın sen benim sınavım..." Sizce de böyle beddua etmesi, küfür etmesi çok komik değil miydi? "Unutmuşum..." diye mırıldandım kalbime çöken ağırlıkla. İşte bundan bahsediyordum. Annem daima canımı acıtacak bir sebep bulurdu. Hiçbir şey değişmemişti. Annem çocukluğumdan beri tekrarladığı aynı cümleleri kurmaya devam ediyordu. Mükemmel hiçbir insanın olmadığını unutarak neden mükemmel olmadığımdan yakınıyordu. Ben ise... Sadece sessizlik istiyordum. Kahvaltıya yardım edip bulaşıkları hallettikten sonra yine dersin başına oturmuştum. Akşam üzerine doğru sonunda makaleler bittiğindeyse mutlu oldum ve hocaya ödevi e-postayla gönderdim. Annem ödevimin bittiğine çok sevinmişti, benden akşam yemeği için yardım istedi. Akşam yemeğini hazırlıyorduk. Babam beklemeyi sevmezdi, bu yüzden tüm acele hareketlerimizi görmesine rağmen mutfakta, sofranın başına oturmuş aksi aksi söyleniyordu. "A*ını s*ktiğim bu evde yemek ne zaman hazır oldu ki? İşten geldim açım sen hala yemek mi hazırlıyorsun kahpenin kızı..." Annem senelerdir duyduğu bu küfürlere alışık olduğu için tepkisizdi ama ben sanki yeni duymuşum gibi irkiliyordum babamın bu hakaretleri karşısında. "Yazgı!" dedi annem bağırarak. Aynı mutfağın içindeydik halbuki. "Şu dolaptan kaseleri indir de çorbaları koy!" Hemen dediği dolaba ilerledim ve kaseleri indirdim. Son kaseyi alırken içindeki kuru naneyi görmemiştim, bu yüzden yere dökülmesini engelleyemedim. "KANSER ÇIKAR İNŞALLAH KAHPE!" diye bağırdı annem. Benim suçum değildi halbuki, kasenin içine naneyi koyan oydu ve dolap yüksekte olduğu için içindekini göremezdim. "Böyle eğitim olmaz!" dedi babam annemi daha da tahrik ederek. "O tabağı alacaksın kafasında KIRACAKSIN, bu piç ancak böyle öğrenir!" Babam bana düşman gözlerle bakıyordu. Zaten her daim böyle bakardı, annemle aramda ne zaman bir sürtüşme olsa aramızı bulmak yerine annemi bana karşı doldurur ve tahrik ederdi. Bu yüzden içimdeki sevgisini tamamen kurutmuştum. Ama dedim ya... Her kötü hareketinde, hakaretinde, sanki yeni görüyormuş gibi irkiliyordum. Oysa... Alışmam gerekmez miydi? "YETER!" diye bağırdım patlayarak. Anneme döndüm. "O naneyi oraya sen koymuşsun! Benim hatam değildi!"  Babama döndüm. Öfkeli gözleri parlayarak bana bakıyordu. Annem olmasa bağırarak konuştuğum için üzerime atlayacağını biliyordum. "Neden bir kez olsun bana babalık yapmıyorsun! Neden her seferinde annemi bana karşı kışkırtıyorsun!" Gözlerim dolmuştu. Bu onların yanında çok nadir olurdu, zayıf yanımı özellikle onların yanında açığa çıkarmamaya dikkat ederdim. Tuhaf, onlar ailem ve ben özellikle onlardan zayıf yanımı saklıyorum. Çünkü gözyaşlarımı gördüklerinde bunu çok iyi bir koz olarak değerlendiriyorlar. Özellikle annem. Ağlayacağımı anladığımda odama koştum ve kapıyı kilitledim. Bu eve geldiğimde kapım daima kilitli olurdu, çünkü babamın ne zaman sinirlenip odama dalacağını hiçbir zaman kestiremezdim. Bu evde kendimi güvende hissetmiyordum. Ama kapıyı kilitleyince, bir nebze olsun rahatlıyordum. Kapı koruyucu bir kalkan gibiydi. Sadece... Sadece... O benim babam ve... Böyle basit durumda bile beni korumayıp... Annemi benim üzerimden tahrik etmesi... Canımı yakıyor. Beni... Babamın beni korumasını isterdim. Acaba tüm gücümle çığlık atsam... Diner miydi içimdeki acı? Elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim. Sanmıyorum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD