Ertesi gün okulda projeyi araştırdım. Bir blog sayfası açılacak ve play store'de bir uygulama kurulacaktı. Projeye katılan her üye her hafta gerçek bir haber konusu bulacak ve bunu blogta yayınlayacaktı. Şimdilik bu kadarını biliyordum. Öğrendiğime göre haftaya ilk toplantı yapılacak ve detaylar konuşulacaktı.
Beş kız, iki erkekle toplam yedi kişi, proje için seçilmiştik. Sınıfımda benden başka seçilen bir erkek vardı ama erkeklerle pek iletişimim olmadığı için şimdilik kimseyi tanımıyordum.
Aslında yazı yazmayı, daha çok hikayeler yazmayı seviyordum. Beni mutlu ediyor, bambaşka dünyalara götürüyordu zihnimi.
Olmak istediğim dünyalara.
Lise son sınıfta yazdığım ve online bir platformda yayınladığım bir hikayem vardı. Tamamen acemiceydi ama yazarken, yaşadığım bu dünya gerçekliğinden kopuyor ve farklı evrenlere dalıyordum. Ailem yazmama kesinlikle karşıydı, benden habersiz bütün emeğimi gizlice silecek kadar. Evde kaç defa yazmamam için kavga çıktı hatırlamıyorum. Bütün bahaneleri, bundan bir kazanç elde edemeyeceğim ve vaktimi boşa harcadığımdı. Televizyonun başında gereksiz klişe dizileri izlemeleri onlara bir şey kazandırıyormuş gibi.
Yapma diyorlarsa, yapmayacaktım. Bu kadardı.
Ama pes etmemiş, tekrar yazmıştım. Hem de daha çok hikaye. Onlardan gizliyordum, odama kapanıyor ve gizli gizli kaçıyordum zihnimin en karanlık köşelerine.
Son derse iki saatlik bir ara vardı. Kalın montumu üzerime giyerek dışarı çıktım ve kampüs boyunca yürüdüm.
Telefonumun tanıdık melodisi kulaklarımı doldurduğunda montumun cebinden çıkarıp gözlerimi ekrana odakladım. Annem arıyordu, zaten derste de aramıştı iki kez ama meşgule almıştım, merak etmiş olmalıydı.
"Alo, anne."
"Ne yapıyordun? Aradım açmadın..."
"Dersteydim anne, arayacaktım şimdi seni. Nasılsın?"
"İyiyim işte... Sen nasılsın ne yaptın?"
"Aynı..." dedim başka ne diyeceğimi bilemeyerek. Annemle konuşmalarımız hep kısa olurdu, konuşacak başka bir şeyimiz olmazdı. Ev hanımlığı öğütlerini şimdi veremezdi.
"Ne diyeceğim sana, mahalleden Ebru vardı ya... Arkadaşın hani. Evleniyormuş bu sene. Dün istemeye geldiler."
Konunun nereye bağlanacağını sezmiştim. "Ne güzel, Allah mesut etsin."
"Öyle öyle. Görüyor musun? Aynı yaştasınız bir de, kızı şimdiye kadar kaç kişi istedi... Seni isteyen bir Allah'ın kulu yok." dedi yakınırcasına. "Kız yuvasını kuruyor."
Ebruyu tanırdım, samimi olmasa da arkadaştık. Ebru liseyi okumak istememişti, anneme göre o, ev işlerinde benden her zaman daha becerikliydi. Her zaman, her şeyde benden üstün tuttuğu kızlardan sadece biriydi.
"Ben de yuvamı kuracağım anne," dedim. "Üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulup kendime bakacağım," Size yük olmayacağım. Çünkü bunu en çok ben istiyorum.
"Bulursun bulursun..." dedi annem her zamanki gibi geçiştirerek. "Yaşın geçiyor kızım, ben onun için endişeleniyorum. Sonra seni kimse almayacak, kalacaksın başıma." Daha 22 yaşındaydım.
"Kalmam merak etme," Sesim buz gibi çıkmıştı. Bu konuları konuşmaktan nefret ediyordum.
"Üniversite biter bitmez iş bulan nerede görülmüş? Dönüp dolaşıp yine eve geleceksin!"
"Gelmeyeceğim," dedim sert bir sesle. "Burada bir ev tutarım bir süre..."
"Sakın aklından geçirme! Evlenene kadar bize bağlısın... Ha ileride kocan olunca ne istiyorsan yap. Genç bir kızın bir başına evde yaşadığı nerede görülmüş. Bütün sülale kınar bizi..."
"Yalnız olmam," dedim bu fikri ona ısındırmaya çalışarak. "Bir kız arkadaşım var, onunla çıkacağım eve."
"Ha bir başına ha iki kız... Başında kocan olmadığı sürece evden ayrılmayı çıkar aklından!"
Gözlerim doluyordu. Sinirden, çaresizlikten, bağımlılıktan, kalıplaşmış düşüncelerden, el alemden en çokta hiçbir şey söyleyemediğimden... En çok annem olmasından.
"Neyse, sonra konuşuruz anne."
"Yazgı..." diye duraksadı tereddütle. Canımı sıkacak bir şey söyleyecekti, biliyordum. "Artık o saçma şeyleri yazmıyorsun, değil mi?"
Gözlerim, Aralık ayının soğuğunda dallara sımsıkı tutunan yeşil yaprakları teğet geçerek, pes edercesine yere savrulmuş kuru yapraklara düştü. Ardından yağmurla perçinleşmiş koyu renkli toprakla buluştu.
"Hayır," dedim kuru bir sesle. Renksiz, ritimsiz, soluğunu yitirmiş bir sesle. "Kitap..." dedim bastırarak. "Yazmıyorum anne."
"İyi iyi," Ritmi memnuniyet doluydu. "O boş işlerle uğraşma daha fazla. Onların sana bir getirisi olmayacak."
Ruhumun kanlı isyanını satırlara akıttığımda, yaşamın görünmez iplerinin bedenimi tuttuğunu bilmiyordu.
Öğrenmesini de istemiyordum.
Zira öğrenirse, o ipleri avuçlarımı sökme pahasına elimden alır, ruhumun kabuklarını tekrar kanatırdı.
Yıldızlar bu gün daha parlaktı, bulutsuzdu gökyüzü. Işıkların yıldızlara zarar veremeyeceği bir yer aradım. Biraz ileride durakların yukarısında küçük bir tepecik vardı, insanların olmaması ve yıldızların parlaklığı cesaretimi körükledi. Bir kaç adımda tırmanarak kurumuş çimenlerin üzerine oturdum.
Başımı gökyüzüne kaldırdığımda, milyarlarca ölmüş yıldızın cesedini karşıladı gözlerim. Zamanın kırıldığı o noktaya baktım.
"Büyüleyici, değil mi?"
Uzun bir süre geçmiş gibiydi. Üşüdüğümü hissettim ve başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Açık renk bir kot pantolon, kalın bir mont vardı üzerinde. Ay'ın ışığı yüzünün bir parçasını aydınlatıyordu.
"Tam da dersi ekmek üzereydim." Bir hamlede yukarı çıktı ve yanıma oturdu Onat. Şaşırmıştım ama geçen seferki kadar rahatsız olmamıştım. Kaçıp gitme dürtümü bastırdım, bir şeyleri aşmak istiyorsam üzerine gitmeliydim. Gözleri göğe dalmıştı. "O yıldızları yakından görmeyi ne çok isterdim," diye mırıldandı. Bana mı söylemişti, yoksa kendi kendine mi konuşuyordu anlamamıştım.
"Hiç değilse..." dedi yüzünü bana dönerek. "Bu dünyadan gitmiş olurdum."
Yıldızları yakından görmek... Ne muazzam bir istekti. Yüksek seviyedeki ısı ve radyoaktif patlamalar olmasaydı eğer üzerinde yaşamak isterdim... Bir başıma.
"En çok karadelikleri merak ediyorum." dedim.
Şaşırmış gibiydi. "Neden?"
Omuz silktim. İlgisini üzerimde tutmaması beni rahatlatıyordu. "Çünkü içinde ne olduğu bilinmiyor. Işığı... Hatta zamanı bile içine çekebilen bilinmez, muazzam bir gizem."
"Karadelikleri seviyor musun?"
"Evet," dedim hafifçe gülümseyerek. "En çok karadelikleri seviyorum. Devasa ve bilinmezler." Ona doğru döndüğümde bakışlarını üzerimde yakaladım ve biraz utandım. "Ya sen?"
"Ben..." diye mırıldandı üzerine düşünerek. "Jüpiter sanırım."
Şaşırmıştım. Onca devasa, farklı gök cismi arasından neden güneş sisteminden bir gezegen seçmişti merak ediyordum. "Neden Jüpiter?" diye sordum bu meraka istekle yenilerek.
Gülümsedi ve gözleri yıldızları izledi, belki de güneş sistemindeki hayali varlıklarına baktı. "Bilmem," Omuz silkti. "Güneş sistemindeki en büyük gezegen olduğundan sanırım, gaz bulutu."
Aslında onun sevdiği gezegende gizem sayılırdı. Yoğun basınçtan ve zehirli gazlardan, fırtınalardan hiçbir insan Jüpitere giriş yapamamıştı. Hatta uzay aracı bile iniş yapamadan parçalara ayrılmıştı. İçinde ne sakladığı tahmin edilebilirdi ama yine de keşfedilmemişti.
"Büyüleyici." dedim. "Her biri."
İkimizin de gözleri zamanın kırıldığı görünmez cama dalmış, saniyeleri saymayı unutmuştuk. Uzun süre sessizlik olduğunda biraz gerildim ve boşluğu doldurmak için aklıma ilk gelen soruyu sordum.
"Neden dersi ekecektin?"
Benim aksime o sorumu garipsemedi, hafifçe omuz silkti. "Babannem okula gitmem için ısrar etti," Yüzü gölgelenmişti. "Ama aklım onda kalınca derse falan odaklanamıyorum."
Başımı salladım hızla. "Tekrar geçmiş olsun, durumu nasıl?"
"Doktorlar şimdilik iyi diyorlar... Bir zaman da kötü diyorlar." Bakışlarını bana çevirdi. "Bence ne dediklerini kendileri de bilmiyor."
"İyi olacak." dedim ne diyeceğimi, onu nasıl teselli edeceğimi bilemeyerek.
Dudakları düz bir çizgi halini aldı. "İnşallah."
Bir an saatine baktı, "Oo saat kaç olmuş, gideyim artık." Küçük tepeden indi ve duvardan tek hamlede atladı. Gitmeye hazırlanırken bir şey hatırlamışcasına arkasını döndü.
"Karadelikler beni korkutur," dedi nefesi soğuk havaya karışırken.
Kaşlarım havalanmıştı. "Neden?"
Gözleri kısıldı. "Çünkü içinde ne olduğunu bilmiyorum."