ON İKİNCİ BÖLÜM

1562 Words
Önce kendini unut, böylece yeniden başlayabilirsin. - Hayalim neydi? Çok önceleri ressam olmak istiyordum. Çünkü çizdiklerim öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı etkiliyordu. Sonraları avukat olmak istedim. Çünkü güçlünün yanında güçsüzü savunmak en büyük hedefimdi. Adaleti çok seviyordum ve bu adaleti eşit olarak sağlamak istiyordum. Ne var ki, büyüdükçe, haksızlıklara, adaletsizliğe tanık oldukça, bu isteğim de kum taneleri gibi rüzgarda dağılıverdi. Ne kadar istersem isteyeyim yetersiz olduğumu ilk kabullenişimdi bu. Neden gazetecilik okuyordum? Başta bir hedefim vardı, dünyada yaşanan haksızlıkları, adaletsizliği insanlara göstermek istiyordum. Ne var ki son zamanlarda bu isteğim de köreliyordu. Savaş muhabiri olmak istiyordum ama o kadar güçlü biri miydim? Bu hayalim için ne kadar çabalıyordum? Telefonumun ekranına yansıyan annemin ismini görerek bakışlarımı yere indirdim ve tekrar sessize aldım çağrıyı. Yeni bir tartışmaya tahammül edemediğim için annemden bile kaçıyordum, bu kadar güçsüz biri, nasıl adaleti savunacaktı? Kendini bile savunamayan aciz biriydim. Her açıdan körelmiş ve güçsüz hissediyor ve böyle hissettiğim zamanlarda kendime tahammül edemiyordum. Aralığın getirdiği soğuk hava, omuzlarımda biten kısa saçlarımı dalgalandırdı ve perçemlerim yüzüme çarptı. Geçen hafta yağan kar erimemiş, beyaz kristalleriyle kenti süslemişti. Güzeldi, ama soğuktu. Kütüphaneden yeni çıkmıştım, kantinden aldığım kahveyle kalabalık kantinde oturamayacağımı anlayıp dışarı kaçmıştım ama burası da buz gibi soğuktu. Anemi olduğum için normal bir insanın üç katı daha fazla üşüyordum, dişlerim birbirine çarpıyordu. Final haftası geldiği için insanlar kütüphane yerine kantine akın ediyor, fakülte her zamankinden daha da kalabalıklaşıyordu. Bu kalabalıktan kaçmak zorunda olduğum için kendimden nefret ettim. Kuru bir banka geçerek sıcak kahvemden yavaş yudumlar aldım. Kahve içmeyi seviyordum, kafein bedenimi sakinleştiriyor, öfkemi dizginliyordu. Telefonuma gelen bildirim sesiyle ekranı yüzüme doğru kaldırdığımda proje başkanının yine mesaj attığını görmüştüm. En son attığın yazıyı gördüm, çok iyi olmuş teşekkür ederim :) Rica ederim. Uygulamada yayımlanan makaleden bahsediyordu. İki haftadır benden istediği konularda makale yazıp düzenli olarak yüklüyordum. Bana gruptan değil de neden özelden yazdığını ise bilmiyordum. Bazen hayatım hakkında sorular soruyor, rahatsız hissettiriyordu. Belki de ben abartıyordum, belki de bu çok normal bir şeydi. Yine mesaj atmıştı. Bu aralar canın sıkkın gibi, bir sorun yok değil mi? Yok. Sıcak kahvem tükenmişti, bir tane daha almak istedim ama art arda içtiğimde çarpıntı yaptığını bildiğimden kendimi durdurdum. Çok sevmeme rağmen günde sadece bir bardak içebilirdim, limiti aşmamalıydım. "Yazgı, ne yapıyorsun bu soğukta?" Başımda dikilen kızı tanımıyordum, muhtemelen aynı bölümden tanıştığım biriydi ama adını bir türlü hatırlayamadım. Çoğunlukla insanları unutuyor, yüzlerini hatırlayamıyordum. Ona belli etmeden gülümseyerek elimdeki bardağı salladım. "Kahve içiyordum." Göğsüne sımsıkı bastırdığı kitaplarla yanıma oturdu. "Kütüphaneden yeni çıktım ben de, çalışmalar nasıl gidiyor, konuları yetişterebildin mi?" Başımı salladım, zaten çoğunlukla yurda gelir gelmez konuları tekrar eder uyurdum. Ama bunu ona söylemedim. "Evet, sen?" "Hayır." dedi oflayarak. Bana biraz yaklaştı. "Benimle notlarını paylaşır mısın? Lütfen?" Gülümsedim. "Yarın getiririm." Çok sevinmiş görünüyordu, bana çay ısmarlamayı teklif etti ama reddettim. Yurda geçip uyuyacağımı söylemiştim. Kızın adını hatırlamıştım, Banu'ydu. Kütüphanede tanışmış, sonra aynı bölümden olduğumuzu öğrenmiştik. Banu bir süre yüzüme uzun uzun baktı. Bazen insanların bakışlarını üzerimde yakalardım ve bu beni daima huzursuz hissettirirdi. Sanki uzun süre baktıklarında, ruhumdaki çirkinliği fark edeceklerdi. "Yüzün gerçekten çok güzel." dedi birden. Bunu beklemiyordum, çok defa duymuştum oysa. Bu cümle beni mutlu etmek yerine huzursuz ederdi. Çünkü güzel bir yüz, sadece ruhumdaki çirkinliği perdeleyen bir maskeydi. "Teşekkür ederim." diye mırıldandım ağzımın içinde. Sesimin duyulup duyulmadığını bile bilmiyordum. Bakışlarımı yere indirdim, neyse ki Banu da çekindiğimi fark etmiş, bakışlarını üzerimden çekmişti. "O, bu o." Neyden bahsettiğini anlamayarak bakışlarımı ona kaldırdım. Gözleri fakültenin bahçesindeydi. "Kim?" diye sordum baktığı yöne kafamı çevirerek. Ve sonra onu gördüm, Onat'ı. Bir omzuna sarsakça astığı siyah sırt çantasıyla fakülte binasına doğru yürüyordu. Üzerinde, bu sert soğuğa rağmen ince bir ceket vardı. "Onu tanıyor musun?" diye sordum şaşkınca. Başını salladı. "Evet, erasmustan dönen yüksek lisans öğrencisi." Başım hızla ona döndü. "Yüksek lisans öğrencisi mi?" "Evet, psikoloji üzerine yapıyormuş." dedi omuz silkerek. "Neden bu kadar şaşırdın?" Gülümsemeye çalıştım, bana psikoloji derken yüksek lisanstan bahsediyordu demek. Ayağa kalktım. Kahvenin bedenimdeki sıcaklık etkisi çoktan kaybolmuş, parmak uçlarım soğuktan uyuşmuştu. "Ben yurda geçeyim artık, yarın görüşürüz." "Evet, çok soğuk." dedi o da ayaklanarak. "Ben de kütüphaneye döneyim, iyi çalışmalar." "Sana da." Üşüyen ellerimi ceplerime indirdiğimde cep telefonumun bir süredir titrediğini fark ettim. Ablam arıyordu. "Efendim abla?" "Ne yapıyorsun?" "Yurda geçiyorum," dedim durağa doğru yürüyerek. "Sen?" "Annemle küs müsün sen?" Duraksadım. Ablamın sesinin kötü geldiğini o an fark ediyordum. "Değiliz." Sadece bir süre ondan uzaklaşmak istedim. "Kriz geçirdiğinden haberin var mıydı? Bu sabah olmuş." Yutkunamadım. "Şimdi nasıl?" "İyi." Demir, buz gibi soğuk banka çöktüm. O an soğuğu bile hissedemez olmuştum. "Annem yanında mı?" "Uyuyor şimdi, sonra ararsın." Telefonu kapadım ve gözlerimi usul usul yağmaya başlayan kar tanelerine odakladım. İki yıl önceydi. O zamanlar en iyi arkadaşım Ebru sevgilisinden ayrılmıştı. Gece on ikiye yaklaşıyordu. Aynı mahallede oturduğumuz için bu saate kadar birbirimizin evinde vakit geçirmemizde sorun olmazdı. Ebru ağlıyordu, onu teselli etmem gerekiyordu. Zaten annem de evde yoktu. Bir süre sonra annem zili çaldı, o da eve yeni dönüyordu ve hala eve gitmediğim için sinirliydi. Kapıyı açıldığında bana herkesin içinde bağırmış, kolumdan çekiştirmişti. Komşumuzu rahatsız ettiğimi, bu saate kadar onlarda kalmamın düşüncesizlik olduğundan yakındı yol boyu. Burnundan soluyordu. Başka bir konuya sinirliydi, anlamıştım çünkü normalde böyle yapmazdı. Sinirliydi ve zehrini bana akıtarak rahatlamak istiyordu. Benim de zehirle dolduğumdan habersizdi. Yol boyunca konuşması, beni azarlamadı beni de sinirlendirdi ve o gece onunla kavga ettim. Ne söylediğimi pek hatırlamıyorum, neden böyle davrandığını sorguladığımı anımsıyorum. Eğer böyle davranmaya devam edersen, evlensem bile bu eve adımımı atmam demiştim. En can alıcı cümlem bu olmuştu. O anı asla zihnimden silemiyorum. Kavgadan sonra odaya gidişim, annemin banyoya girmesi, kardeşimin annemin adını defalarca söylemesi, benim de endişeyle yanlarına varmam ve annemin ilk defa şahit olduğum o şok hali. Onu koridora çıkardığımızda yere düşüp bayıldı ve titremeye başladı. Babam ve kardeşim onu sakinleştirmeye çalışırken yanı başında durup hıçkırarak ağladığımı hatırlıyorum. Beni onun yanından göndermeye çalışıyorlar ama inatla gitmiyorum. Elini tutup ağlamaya devam ediyorum. O bitmeyen gecede komşular başımıza toplanmıştı. Annem sakinleşmişti ama bilinci gidip geliyordu. Boşluğa dalıyor ve ara ara çocuk gibi konuşuyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. O gece korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmadım. Onun bu halinin asıl suçlusu olduğumu bilmek katlanılmaz bir azap yüklüyordu ruhuma. Babam ve kardeşim ise bu olaya benim sebep olduğumdan bihaberdi. O gece eve toplanan komşular, yüzümün bembeyaz kesildiğini, sakinleşmem gerektiğini söylediler. Ama annemin yanından bir an ayrılmadım. Sonra herkes dağılırken, mahalleye yeni taşınan yazlıkçı bir komşumuz beni kenara çekti. "Bir tanıdığımda aynen böyle olmuştu," diye fısıldadı kadın kulağıma. "Ve biliyor musun, ben o kadını hiç gülerken görmedim. Annen de öyle. Annen de hiç gülmüyor." O an beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Kadın, benim çoğunlukla farkında olmadığım bir şeyi söylemişti, annemi hiç gülerken görmediğini. Bir an bile. Bu olay kalbime büyük bir yük oldu. Suçluluk hissinden kendimi bir an olsun arındıramadım. Bakışlarımı yağan kardan çekip parmak uçlarıma indirdim ve ayağa kalktım. Kar taneleri usulca yüzümde geziniyor, saçlarımda süzülüyordu. Ne kadar yağarsa yağsın ruhumdaki kiri temizleyemezdi. Sonra birden yağış artmaya başladı. Karla karışık yağmur yağıyordu ve otobüs biraz önce gitmişti. İç çekerek biraz ilerideki durağa doğru adımlarımı hızlandırdım. Saçağın altında kendimi yağmurdan koruyabilirdim. Kaldırımdan inmiştim ki birden yüzüme sertçe çarpan yağmur kesildi. Hayır, yağmur yağmaya devam ediyordu, sadece artık başımın üstünde bir şemsiye vardı. Beyaz, şeffaf bir şemsiye. Başımı ona doğru kaldırdığımda bakışlarım, Onat'ın ela gözleriyle karşılaştı. "Yağmurun altında durmuş ne yapıyorsun?" diye sordu ifadesiz bir sesle. Onun bakış açısından deli gibi görünüyor olmalıydım. Utandım. "Durağa yürüyordum." "Tamam birlikte gidelim." Yürüdüğünde onu takip etmek zorunda kalmıştım. Durağa az bir mesafe vardı zaten, yan yana yürümemiz sorun olmazdı. Yine de vücudumun alarm durumunda, tetikte beklemesine engel olamıyordum. "Biraz daha yakından yürüyebilir misin?" diye sordu. "Omzum ıslanıyor." Kaşlarımı kaldırarak yüzümü ona çevirdim ve şemsiyeyinin eğimini o an fark ettim. Ondan haylice uzak yürüdüğüm için şemsiyenin çoğunluğunu bana çeviriyor, kendini ıslatıyordu. "Sorun değil," dedim hızlıca şemsiyenin altından çıkmaya çalışarak. "Zaten ıslandım." O an belimden yakalayıp, şemsiyenin altından çıkmama izin vermeyerek beni kendine çekti. Sırtım göğsüne çarpmış, kalbim ağzımda atmıştı. Dünya birkaç saniye yavaşladı ve ben o anda durdum. Kalbim normal ritmine döndüğünde hızlıca ondan uzaklaştım ama hala yan yana yürüyorduk. Ona doğru döndüm. "Seni okula giderken görmüştüm." "Kütüphanede yer yoktu, hastanede çalışacağım." "Babannenin yanında mı?" "Evet." Bir süre durdum. Durağa gelmiştik, birazdan otobüs gelecekti fazla vaktim yoktu. Cesaretimi topladım. "Bir soru sorabilir miyim?" "Yine boş ver diyeceksen sorma." Yüz ifadesinden ciddi mi yoksa şaka mı yapıyor anlayamamıştım. Önüme dönerek bakışlarımı gri taşlara sabitledim. "Bir insan neden kriz geçirir?" Düşünce sisi gözlerine vurdu ve bakışları hafifçe kısıldı. "Nasıl bir krizden bahsediyoruz?" Yutkundum ve kelimeleri toparlamaya ve daha anlaşılabilir bir cümle kurmaya çalıştım. "Panik atak gibi, ama daha şiddetli. O an... Kişi bu krize tutulduğunda... Nasıl davranmak gerekir?" Dudaklarını birbirine bastırdı. "O kişinin aile ve çevre geçmişini bilmeden yorum yapmam güç, zaten daha mezun bile değilim... Kim bu?" Duraksadım. Söylemeli miydim? "Bir arkadaşımın annesi." Gözleri kısıldı ve bir süre yüzüme baktı. Konu ilgisini çekmiş görünüyordu. "En son ne zaman şiddetli kriz geçirdi?" Önüme döndüm. "Sanırım iki yıl önce." "Bir olay mı olmuştu?" "Evet." Ona, annemin o anki tepkilerini anlattığımda durgun bir ifadeyle sessizce dinlemişti. "Anladım." dedi. "Doktora göründü mü peki?" Başımı olumsuzca salladım. Ne kadar ikna etmeye çalışsam da annem bir türlü bir psikiyatristle görüşmek istememişti. "Reddetti." "Öncelikle bir nöroloğa görünmesini tavsiye ederim. Sonra da bir terapistle görüşmesini." Başımı salladım ve devam etmesini bekledim. Gözlerini yüzüme dikti. "Ne bekliyorsun, reçete falan yazmamı mı?" Hafifçe alnıma vurdu. "Doktor değilim ben." Yanımızda duran araca baktı ve şemsiyeyi elime tutuşturdu. "Otobüsüm geldi, görüşürüz." Hızlıca araca bindiğinde arkasından seslendim. "Şemsiyen!" "Kullan diye verdim." dedi sakince arkasını dönerek. "Sonra alacağım, ona iyi bak."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD