Asi Komutan

1705 Words
Barlas'ın Anlatımından Devam Operasyon merkezine gelmiştik sabah ilk iş. Isabelle Nazım ile buluşmamıştı ve bu beni tedirgin ediyordu. Onu yakalayarak hata mı etmiştim diye düşünmeden edemiyordum. Ama içimden bir ses ise Nazım'ın doğru zamanı beklediğini söylüyordu. Isabelle tek başına yetersizdi. Ama ben olursam... "Isabelle'e gitmem lazım." "Anlamadım komutanım?" Sesli düşündüğümü fark edince boğazımı temizledim. "Adamlar Isabelle'in yanında beni gördü. Benim onun yanına gitmem gerekiyor. Ancak öyle ikimizi de alır Nazım." "Bunu albay duymasın komutanım. Kendinizi yem etmenizi doğru bulmayacaktır." "Haberi olmazsa sorun olmaz." "Komutanım..." Kerem bana çok şey söylemek istiyordu ama sanırım aramızdaki rütbe onu durduruyordu. "Hata yaparsınız. Yapmayın. Sizi öldürebilirler." "Bir üsteğmeni öyle kolay kolay öldürmezler." rütbeli askerlere bir farklı davranıyorlardı doğrusu. "Sizi konuşturmak için her şeyi yaparlar." "Konuşmam. Biz bunun için eğitim aldık ya Kerem." "Komutanım artık işler daha başka. Ellerinde özel harekettan bir üsteğmen varken size ilaç bile verirler." "Korkma Kerem. Biz de Türk kanı var. Tüm pisliği temizler evelAllah." Güldü. "Komutanım kanınıza kurban ama o işler öyle olmuyor. Hem Yılmaz albay da hayatta izin vermez." "Neye izin vermez mişim ben?" Yılmaz Albay geldiğinde ayağa kalktık. "Oturun." albay da yerine geçtiğinde Kerem'e döndü. "Neye izin vermem ben Kerem?" "Şey komutanım..." "Şey?" "Pardon komutanım." Kerem boğazını temizleyip göz ucuyla bana baktığında nefesimi bırakıp Albaya döndüm. "Isabelle'i ziyaret edip onunla konuşmak istiyorum komutanım." "Konuşmak mı? Ne konuşacaksın ki onunla? Sana bir şey anlatır mı sanıyorsun?" "Aramızda bir bağ oluştu komutanım. Bana bir şeyler anlatmasa bile beden dilinden bile anlayacağım şeyler olabilir." "Nazım peşinde olabilir. Senin canını riske atamam." "Ama komutanım, bir şey yapmamız gerekiyor. Burada böyle Nazım'ın ortaya çıkmasını mı bekleyeceğiz?" "Evet. Gerekirse evet. Dün de söyledim, her gün de söyleyeceğim. Ben bu yolda bir askerimi daha feda etmeyeceğim." "Terör örgütünün liderine ulaşamazsak masum siviller ölmeye devam edecek. Biz askeriz, gerekirse şehit oluruz komutanım." "Hayır. Ben büyük patronu ele geçirmek için bir askerimi daha feda etmeyeceğim. Bu bir emirdir üsteğmen Korkmaz." Nefesimi bırakıp sustum. Belli ki bu yolda çok şehit vermişti. Bu yüzden korkuyor olmalıydı ama bizimde işimiz buydu. "Anlaşıldı mı asker?" "Anlaşıldı komutanım." "Güzel. Şimdi biraz eğitim yapın, paslanmayın." "Emredersiniz komutanım." Yılmaz albay ayağa kalktığında selam vermek için ayağa kalktık. Operasyon merkezinden çıktığında bizimkilere döndüm. "Duydunuz albayı. Yirmi kilometre koşu, iki yüz şınav, yüz mekik. Yeterli mi?" "Çok dediniz komutanım ya." Başımı salladım. "Ozan sana yüz mekik daha." Sustuğunda başımla dışarıyı işaret ettim. "Hadi bakalım. Herkes eğitim alanına." Operasyon merkezinden çıkıp önce odalarımıza geçtik. Üzerimdeki kamuflajı indirip sadece yeşil atletle kaldım. Altıma siyah eşofman giyip odadan çıktım. Hepimiz eğitim alanında buluştuğumuzda sıraya girdik. "Evet beyler. Yirmi kilometre koşarak başlayalım." "Bugün canımızı çıkaracaksınız herhalde komutanım." "Ne dedin Harun? Yirmi beş kilometre mi olsun?" "Yok komutanım. Bir şey demedim." "Güzel. Hadi başlayalım." ~ ~ ~ ~ ~ ~ Eğitimden sonra şunu anladım ki baya boşlamıştık. Ama iyi de gelmişti. Kendime gelmiştim. Kendimi yatağa bırakıp derin bir nefes aldım. Baldırlarım acıyordu. "Yaktınız hepimizi komutanım." Kerem de yatağına uzandığında başımı çevirdim. "Paslanmışız." "Ankara'ya geldiğimizden beri doğru düzgün bir şey yapmadık ki. Hayır bir de dağa da çıkamıyoruz. Hamladık haliyle." "Özledim lan dağları. Güzel günlerdi." "Komutanım acaba albayla konuşsak da bizi geri mi yollasa?" Başımı olumsuzca salladım. "Yok oğlum. Nazım gibileri de büyük patron gibileri de burada. Onları yakalarsak dağlar da temizlenir." "Sizden böyle bir şey duymayı hiç beklemezdim. Siz hepimizden daha çok aşıktınız dağlara." Nefesimi bıraktım. "Öyle. Teröristleri birer birer avlamak hoşuma gidiyordu." "Neden komutanım?" "Ne neden? Senin de hoşuna gitmiyor muydu?" "Hayır komutanım. Elbette gidiyordu. Bu vatanı böyle pisliklerden temizlemek gurur verici ama siz sanki intikam hırsıyla saldırıyor gibiydiniz." "Hepsi düşmanımız. Tabiki intikam hırsıyla yanıp tutuşuyorum." "Hepsi bu mu?" "Bu kadar Kerem." Derin bir oh çekti. "Çok yoruldum. Şimdi ne yapacağız komutanım?" Doğruldum. "Yatma. Time söyle ayaklanın. Yatarsanız tüm eğitim boşa gider. Gidin öğle yemeğinizi yiyin." "Siz gelmiyor musunuz komutanım?" "Benim bir başkasına sözüm var. Öğle yemeğini dışarıda yiyeceğim." "Anladım komutanım." Üzerimi değiştirmek için dolabı açtım. Yıkanmayı es geçip hızlıca üzerimdekileri indirip karargahta bıraktığım siyah kotu ve tişörtü giyip deri ceketimi elime alıp odadan çıktım. Cebimden arabanın anahtarını çıkarıp karargahtan çıkıp arabama doğru ilerledim. Arabama bindikten sonra telefonumu çıkarıp Isabelle'in anlık konumuna baktım. Dünden beri aynı oteldeydi. Çıkmıyordu hiçbir yere. Anlaşılan Nazım korkusu onu yerine mıhlamıştı. Arabamı çalıştırıp Isabelle'in kaldığı otele doğru sürmeye başladım. Yaklaşık yirmi dakikanın ardından otele vardığımda arabayı dışarı park edip çıktım. Bizim istihbaratçılardan biri dışarıdaydı. Diğeri de içeride olmalıydı. Ona görünmeden otele girip danışmaya yaklaştım. "İyi günler. Isabelle Moronne'nin odası kaçıncı katta acaba?" "Hemen bakıyorum efendim." Danışmadaki kadın bir süre bilgisayara baktıktan sonra bana döndü. "İkinci katta, iki yüz yedi numaralı odada." "Teşekkür ederim." Danışmadan ayrılıp merdivenlere yöneldim. Hızlıca merdivenleri çıktıktan sonra iki yüz yedi numaralı odanın önüne gelip kapıyı tıklattım. "Geliyorum!" Bir kaç saniye sonra kapıyı açtığında beni görmesiyle yüzü donuklaştı. Kapıyı kapatmaya çalışmasıyla bacağımı kapı ile pervaz arasına sokup elimle kapıyı tuttum. "Kapatma. Seni almaya gelmedim." "Git buradan! Seni görürlerse öldürürler beni." "Konuşmamız gerekiyor." "Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Adi herif!" "Bunu daha önce söyleyen çok olmuştu." "Git buradan dedim sana." Daha fazla kibarlığa gerek yoktu. Kapıyı itip içeri girdim. "Ne yapıyorsun sen ya? Çık odamdan yoksa güvenliği çağıracağım." "Çağır. Bana kimse bir şey yapamaz." Odadaki tekli koltuğa oturup ellerimi koltuk yanlarına koydum. "Bak, zaten Nazım peşimde. Senin yüzünden beni öldürecekler. Ne hakla buraya geliyorsun hâlâ?" "Kızım sen aptal mısın? Nazım'ın adamları zaten dışarıda. Seni almak isteseler çoktan alırlardı." "Ne demek dışarıdalar?" Başımı salladım. "Odanı izleyen beş adam var. İkisi bizden. Üçü kimden sence?" Kaşlarını çattı. "İyi ama neyi bekliyorlar?" "Beni. Onların istediği ikimiziz." "Hayır." çantasına yaklaşıp küçük bir silah çıkarıp bana doğrulttu. "Ölürüm de gitmem onlarla." "Yapacak bir şey yok." "Deli misin be adam sen! Bak ben çifte vatandaşım. Türk vatandaşıyım ben. Beni korumak zorundasın." "Bir vatan hainini korumak zorunda değilim." "Ben ihanet etmedim. İşim bu benim!" "Kendini ve yaptıklarını böyle mi aklayacaksın?" "Ölmek istemiyorum! Eğer şimdi bana yardım etmezsen seni öldürürüm." "Yapamazsın. İçten içe sen de benim tek çıkış yolu olduğumu biliyorsun." "Lanet olsun! Ölmek istemiyorum dedim sana." Nefesimi bırakıp ayağa kalktım. "Sana bir şartla yardım ederim." "Ne şartı bu?" Aramızdaki mesafeyi kapatıp silahı tutan elini indirdim. "İş birlikçi olacaksın. Her şeyi tek tek anlatacaksın. Ben de senin ülkene dönüp orada yargılanmanı sağlayacağım. Ha tabi bu durumda bir daha bu ülkeye giremezsin." "Sorun değil. Sorun değil, her şeyi yaparım. Yeter ki kurtar beni buradan." "O halde adamları buraya çağıralım bakalım." "Ne çağırması? Beni kurtarman gerekiyor. Adamlarla bu kutu gibi odada baş başa bırakman değil." "Kast ettiğim o değil." nefesimi bıraktım. "Dışarıda gri sedan var. Plakası 06 TKL 06. Şimdi seninle otoparka ineceğiz. Sana işaret verdiğim gibi otelin önünde bekleyen bu arabaya gidip yardım isteyeceksin. Eğer kaçarsan seni bulurum Isabelle." "Tamam, kaçmayacağım. Beni manyak Nazım ve adamlarından kurtar bu bana yeter." "O adamlarla git. Seni karargaha götürecekler. Onlara her şeyi anlat." "Ya sen? Sen ne yapacaksın?" "Bu seni ilgilendirmez Isabelle. Sen dediklerimi harfiyen yap yeterli." "Tamam. Lanet olsun tamam." "Üzerine bir şey al. Çıkıyoruz." Başını sallayıp hırkasını alınıp giyindiğinde kapıyı açıp etrafı kolaçan ettim. Koridorda dolaşan istihbaratçıyı görünce beni fark etmeden içeri girdim. "Şimdi, çok hızlı olmamız gerekiyor." "Tamam." Elimi uzattım. Elimi tuttuğunda kapıyı tekrar açıp etrafa bakındım. İstihbaratçı arkadaş koridorda sessizce volta atarken arkasını dönmüştü. Başımla Isabelle'e işaret verip hızlıca koridorun köşesine doğru koşup istihbaratçı arkadaştan kurtulduk. Merdivenlere yönelip hızlıca otoparka doğru adımlarken peşimizde kimse yoktu. Ama önümüze çıkacaklarından emindim. Otoparka geldiğimizde Isabelle'e döndüm. "Araban nerede?" Konuşamadan bir ses duydum. "Arabaya gerek yok. Ne de olsa bizden kaçamayacaksınız." Başımı çevirdiğimde onu izleyen üç adamı gördüm. "Tuzağa düştün üsteğmen." Derin bir nefes aldım. Bizim bir kez bile akıllı bir düşmanımız olmayacak mıydı? Allah düşmanın da akıllı olanını nasip etsin ya. Böyle dingillerle vakit harcıyorduk resmen. "Tuzağa düştüm, değil mi?" "Şimdi ikiniz de binin şu arabaya. Sessizce." Isabelle'e döndüm. "Koş ve sana dediğimi yap." Başını sallayıp çıkışa doğru koşarken ortadaki adam bağırdı. "Yakalayın şu kaltağı!" Bana doğru koştuğunda ayağımı kaldırıp bir tekme attığımda yeri boylamıştı. "Orada dur bakalım." "İkisini de istiyorum!" "Ulan üç kişiyle adam mı kaldırılır dingiller!" Belindeki silahı çıkardı. "Üç kişi artı bir de bu silah. Buna ne diyorsun üsteğmen?" "Fena halde tırsaksınız diyorum." Silahıyla aramızdaki mesafeyi kapatırken arkamı dönüp Isabelle'e baktım. Çoktan otoparktan çıkmıştı. Gerisini halledebilirdi. "Tırsağı kafana kurşun yiyince göreceksin asker. Dua et sana ihtiyacımız var." "Yalnız beni almak o kadar kolay değil." Silahı tutan bileğini çevirip erkekliğine tekme attığımda iki büklüm olmuştu. Acıyla bağırırken diğer adamı karnıma tekme attığında geriye doğru adımladım. Bir kaç dakika daha oyalansam mı yoksa bu üç salağın beni almasına izin mi verseydim? Ama dışarıda iki istihbaratçı varken fazla oyalanmamak bçen iyisdi. Bu üç salağın beni almasına izin vermeliydim. "Gelin bakalım soysuzlar." Üçü de ayaklandığında aynı anda saldırdılar üzerime doğru. Kollarımı tutup diğeri başıma silahı geçirdiğinde yere yığıldım. E anasının gözü ama... Bunun beni bayıltması gerekiyordu ama sadece alnım kanamıştı. Dizlerimin üzerine çöküp gözlerimi kapadığımda biri konuştu. "Bayıldı mı lan bu?" "Bayıldı." "Biriniz kızın peşinden gidin. Sami senle ben de bu hayvanı taşıyalım." Hayvan ne be? Tamam iri yarı bir adamız da hayvan ne öküzler? "Tamam abi." İkisi kolumdan tutup sürükleyerek arabaya doğru götürdüler. Sonra da kapıyı açıp arka koltuğa fırlatıp kapıyı kapadılar. Eh, bir şekilde amacıma ulaşmıştım. Öyle ya da böyle... ~ ~ ~ ~ ~ İlahi bakış açısından Devam Yılmaz Albay operasyon merkezine büyük bir öfkeyle adım attıktan sonra durup emrindeki askerlere baktı. Hepsinin başı önündeydi. "Söyleyin bakalım, o asi komutanınız nerede?" Sakin bir ses tonuyla konuştuğunda Kerem lafa girdi. "Öğle yemeği için dı..." "Kes!" Bu yalanı duymaya daha fazla dayanamadı. Kerem biliyor ya da bilmiyordu ama o asi komutan yemeğe falan çıkmamıştı. "Bir sorun mu var komutanım?" "Sorun büyük. Sizin o aptal komutanınız bile isteye kendini yakalatmış. Nazım'ın elinde." Gerçekten ekip arkadaşları da bilmiyor olacak ki komutanlarının yüzüne büyük bir şaşkınlıkla baktı. "Kerem, komuta sende. Git bana o manyağı bul." "Emredersiniz komutanım." Yılmaz albay geldiği gibi öfkesiyle operasyon merkezinden ayrıldıktan sonra Kerem lafa girdi. "Ama belliydi. Kafasına koyduğu şeyi yapmadan duramaz ki Barlas komutan." "Şimdi ne yapacağız?" soru Ozan'dan gelmişti. Hepsi endişeliydi ama komutanları bir şey yapmışsa bunu engellemeye çalışmazdı hiçbiri. Onu bulup bulmamayı bile düşünüyorlardı şu an. "Barlas komutanın planını bozarsak bizi öldürür. Ama albayın dediğini yapmazsak da o bizi öldürür." "O halde gidelim." Mert konuşunca hepsi ona döndü. "Gidelim ama tehlike anına kadar bekleyelim. Ne zaman ki komutanımızın başı belaya girer, zarar geleceğini düşünürüz. İşte o zaman harekete geçeriz." Kerem başını salladı. "O halde Kara Dalga, hazırlanın. Komutanımızı bulmaya gidiyoruz." ~ ~ ~ ~ ~
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD