60 darbesinin üstünden tam on yıl geçmiş, Melike ve Harun 15 yaşında lise öğrencileri olmuşlardı. Melike ve ikizi Cüneyt İzmir'de, evlerine yakın bir liseye gündüzlü olarak giderken, Harun devlet parasız yatılı okullarından birinde okuyordu. Eve haftasonları ve bayramlarda geliyordu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti okullarında, başta yaygın olarak yabancı dil Fransızca tercih edilmişti. Osmanlı'daki Jön Türk hareketinden dolayı bir alışkanlık olduğu düşünülüyordu. Ama 60'lı yıllarda, Türkiye'nin politikacılarının küçük Amerika olma merakı ve propagandaları nedeniyle, okullarda yaygın olan yabancı dil, İngilizce olmuştu. Harun şanslıydı, çünkü gittiği okul seçmeli olarak fazladan bir yabancı lisan daha öğrenmesine imkan sağlıyordu.
Melike çok oyunbaz bir kızdı ve derslerine çok da önem vermezdi. İkizi Cüneyt, onun aksine çok sakin, sessizce ders çalışan bir öğrenciydi. Harun'sa tam bir kitap kurduydu ve yabacı lisan öğrenme konusunda bir canavar gibiydi. Geceleri kütüphanede bulduğu kitapları okur, sabah da bütün uykusuna rağmen derslerine girer ve pür dikkat derslerini dinlerdi. Yabancı lisan öğrendikçe ve başka dillerde muaşeret kitapları okudukça kendini iyice görgü ve saygı anlamında geliştirmişti ki zaten saygılı bir çocuktu. Bir gün yine eve geldiğinde onu karşılayan anne babasıyla selamlaşırken babasının elini öpüp başına koydu ama annesinin eline sadece dudaklarını değdirdi. Annesi Fatma Hanım şaşırdı tabii.
"Bismillahirrahmanirrahim! Bu nereden çıktı oğlum?"
"Kütüphanede bir kitapta okudum. Kadınların ellerine sadece dudak değdirilirmiş."
"La havle! Kitapta her okuduğunu uygularsak, işimiz var."
Harun'un bu okuduğu kitaplardan öğrendiği alafranga bilgilerle, anne babasına tepeden bakması bununla da sınırlı kalmamıştı. Sofraya otururken neden servise bıçak koymadığını sordu annesine. Yemek kabuska, tarhana çorbası ve bulgur pilavı. Bıçağa gerek bile yoktu halbuki. En sonunda akşam, Fatma Hanım tarladan gelen Hikmet Bey'in ayaklarını yıkayacağı sırada babasına "Elin tutuyor, ayağın tutuyor. Kocaman adamsın, bir hanımefendiye ayaklarını yıkatmak yakışıyor mu?" diye çıkıştı. Hikmet Bey tam cevap verecekken sözü Fatma Hanım aldı.
"Oğlum, anladık tahsil görüyor, mürekkep yalıyorsun. Ama sana okuduğun alafranga kitaplarda olmayan bir şey söyleyeyim mi? Baban tarlada saatlerce canı dişinde çalışıyor. O kadar toz, toprak, çamur... Çapaydı, tırpandı ellerindeki nasırı gördün mü sen babanın? Evimizi o geçindiriyor, seni o okutuyor. Hiçbir şeyimiz eksik değil. Herkes tarlaya karısını da götürür, baban bir kere bana kıyamadı o kadar ısrarıma rağmen. Eli ayağı tutar, o da becerir ayaklarını yıkamasını ama ben yıkıyorum. Çünkü hayat müşterektir Harun. Ben bugün tarladan argın yorgun gelen kocamın ayaklarını yıkarım, yarın hasta düştüğümde o benim bakımımı yapar... Hayat arkadaşlığı budur ve senin okuduğun kitaplarda yazmaz. İlla ki kitabına göre yaşayacaksan Kur'an ve Nutuk var evimizin baş köşesinde. Otur, önce o iki kitaba göre yaşa. Sonra ecnebilerin lüzumsuz adetlerini başımıza sararsın. Alaturkalığı adi bir şey olarak görmekten vazgeç artık. Türk adetleri, Türk'ün töresi kınanancak, hor görülecek şeyler değil."
Harun, gittiği okulla yeni bir ortama girmenin, yeni insanlarla tanışmanın ve yeni bilgiler öğrenmenin verdiği sarhoşlukla amacını aşan sözler sarfetmişti. Aslında bir hevesle yeni öğrendiklerini, yeni gördüklerini kendi hayatında uygulamak istemişti fakat amacını aşmıştı.
Zaman geçmiş ve Melike ve Cüneyt liseden mezun olurken baloya katılmışlardı. Harun'sa baloya katılmayı tercih etmemişti. Onun yerine ailesiyle vakit geçirmek istedi. Üniversiteyi İstanbul'da kazanmıştı. Yine ailesinden ayrı kalacaktı. Üniversiteyi bitirir, askerliğini de yaptıktan sonra aile ocağına geri döner diye düşünmüştü ama askerdeyken gönlünü kaptırdığı bir güzelin uğruna evinin yolunu bulamaz biri olacaktı.
Melike İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesine, Cüneyt Ankara Üniversitesi dil ve tarih coğrafya fakültesine, Harun da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi edebiyat bölümüne kayıt yaptırmıştı. Öğrencilik yıllarında Melike de Harun da aynı yerlere gitmekten hoşlandıkları halde gariptir ki, karşılaşmamışlardı. Okuldan mezun olunca Melike Izmir'e döndü. Cüneyt'in okulu uzamıştı. Harun da evine döndükten kısa bir süre sonra askere, İzmir'e gitmişti. Her şey orada başladı.
Çarşı iznine çıktığı bir gün, kitapçının olduğu sokaktaki fırında bir genç kız gördü kısa bir süre kadar ve kızı aklından çıkaramadı. Uzun saçları, ince boynu, zarif elleri, kocaman gözleri... Gülşen Bubikoğlu kadar güzeldi. Sonraki hafta, izninde yine kendini o fırının önünde buldu o kızı görme umuduyla. Fırına girip biraz oyalanmaya başladı.
"Hoşgeldiniz." dedi fırının sahibi.
"Hoşbuldum, kolay gelsin."
"Sağ olun. Ne alırsınız."
"Yani karar veremedim." dedi yalandan oyalanmak için.
"Gevrekleriniz taze mi?"
"Taze, sabah çıktı."
"Boyoz var mı?"
Adam, Harun'un resmen gözünün önünde duran boyozları elleriyle gösterdi.
"Boyozları neden tek çeşit yapıyorsunuz? Hep merak etmişimdir."
Fırının sahibi Naci Bey, pek sabırlı bir insan değildi ve Harun karasında da kendine engel olmakta zorlanıyordu.
Derin bir nefes alıp "Bilmem... Biz hep böyle yapıyoruz." dedi.
"Simite neden gevrek deniyor burada?"
"Gazeteci misin kardeşim?"
"Hayır, değilim. Bir gazeteciye mi benzettiniz beni?"
"Yok, böyle ahiret soruları sorunca insan ister istemez merak ediyor. Madem gazeteci değilsin, alacağını al hadi."
"Karar veremedim ama canım. Yani ekmek mi alsam acaba? Kendime ekmek alıp, bakkaldan da peynir alıp yarım ekmek peynir mi yesem, yoksa bana gevrek veya boyoz mu tavsiye edersiniz?"
"Ne bileyim güzel kardeşim? Yiyecek olan sensin?"
"Ekmek ne kadar oldu şimdi?"
"10 kuruş."
"Unun kilosu ne kadar?"
"Ne yapacaksın kardeşim? Un mu verelim sana?"
Harun tam ekmek yerine dayak yiyecekti ki, Melike firından içeri girdi. Üstünde minik minik, su yeşili gül goncası işlenmiş siyah gömleği, İspanyol paça mor pantolonu ve dalgalı, açık saçlarıyla çok zarif ve güzel görünüyordu.
"Kolay gelsin Naci abi. Bana yine iki gevrek versene. Mustafa amcayla beraber keyif yapalım." Sonra arkasından giren Ali'yi farketti.
"Ali, sen de mi buradasın? Bizim dükkana iki çay bırakıver işin bitince, olur mu?" diye resmen şakıdı cıvıl cıvıl enerjisiyle.
Ali "Olur abla." diye onu onayladıktan sonra ona her zamanki gibi uzatılan 10 ekmeği alıp çıktı. Kız elinde iki simitle Ali'nin arkasından çıkınca Harun da ayıp olmasın diye bir gevrek alıp, çıktı. Melike'yi takip etti ve kitapçının önüne atılmış iki iskemlenin birinde oturup gevrek ve çay keyfi yaptığını gördü. Diğer iskemlede de ton ton bir ihtiyar oturuyordu.
Harun, güzel kızı uzaktan izledi o gün. Çarşı izni bitince kışlaya döndü. Melike aklından çıkmıyordu bir türlü, aptal gibi olmuştu. En büyük tutkusu kitap okumak olduğu ve askerde olmasına karşın kitap okuduğu hâlde, Melike'yi düşünmekten kitap bile okuyamaz olmuştu.
Günler, günleri kovaladı ve Harun tezkeresini alana kadar her çarşı izninde Melike'yi uzaktan izledi.
Tezkeresini aldığı gün genç kızın karşısına çıkmayı planladı.
Terhis olur olmaz çiçekçiye uğradı ve bir saksı mine çiçeği satın aldı. Çiçeklere kıyamazdı ve onları koparmak istemiyordu.
Çiçekçiden çıktıktan sonra oldukça heyecanlı bir halde kitapçıya gitti ama gördüğü manzarayla bir anda bütün heyecanı ve umudu yok oldu.
Bu iç karartıcı manzara karşısında kaskatı kesildi.
Genç kızın koşarak kendi yaşlarında bir çocuğa sımsıkı sarıldığını gördü.
Bu genç adamı daha önce hiç görmemişti.
Kulak misafiri olduğu konuşmalarda kızın hayatında birinin olduğunu hiç duymamıştı.
Peki bu genç adam nereden çıktı?
Genç kızı unutması gerektiğine inanan Harun, daha önce fırında gördüğü, sokakta futbol oynayan çaycı çırağı Ali'yi çağırarak elindeki çiçeği kıza vermesini isteyip gözden kaybolup, otobüs garına gitti.
Balıkesir'e dönerken sadece o anı düşündü.
Genç kızın, o çocuğa sımsıkı sarıldığı ve ona sıcak gülümsemeler gönderdiği an...
Kalbi acıyordu, kendini çok talihsiz hissetmişti.