2- Elif

2323 Words
"Allah'ım bana kaldırımların kalbinden tak Yürüsünler gitsinler, sesim çıkmasın .." (i.tenekeci) Elif Genç kız yattığı yerden bir anda doğruldu. Uyandığına emin olmak ister gibi bir halde etrafına göz gezdirdi. Gözleri kitaplığında takılı kaldı bir süre. Hamdolsun ki uyanmıştı... bu uykulardan uyanma faslı gecelerinin en sakin zamanları olmaya başlıyordu giderek. Yatağın kenarına oturdu düşünceli bir şekilde terliklerini giydi. Komodinde duran su bardağının üstündeki peçeteyi kaldırıp duru suyu kana kana içti, ne çok susamıştı... Saate baktı, sabah namazı yaklaşmıştı. Bir haftadır aynı rüyayı görmesinin manasını düşünüyordu bir yanı, engel olamadığı bir şekilde. İçindeki sıkıntı nefes almasına engel oluyordu sanki. Dertli bir besmele çekti ve Duha Suresi okumaya başladı. Yine aynı ayette sesi titremeye başladı, ardından ılık gözyaşı yanaklarından oluk oluk kendini bırakıverdi, bendini yıkmış bir akarsu gibi... Yine aynı ayet içindeki çocuğun başını okşamış, kalbine dokunmuştu en narin hareketlerle. "biz seni yetimken bulup barındırmadık mı?" bu ayeti okudukça Rabbi'ne yaklaştığını hissediyordu genç kız. Bir süre sessiz ağladıktan sonra ciğerlerini yırtacak kadar keskin bir nefes aldı. Gözlerinde kalan son gözyaşı damlalarıyla birlikte yüzünü sildi avuç içleriyle. "Bismillah" dedi ve yataktan ani bir hareketle kalktı. Bu odada daha fazla durmak istemiyordu nedense. İçerdeki odaya geçti. En masum halleriyle uyuyan kızlarına baktı, bu görüntü tüm sıkıntılarını alıp halının altına süpürüyordu sanki. Üstlerinden düşen yorganlarını tek tek özen ve şefkatle çekip sıkı sıkı örttü hepsini. Banyoya geçti, buz gibi suyla abdestini aldı. Şimdi biraz daha sakin ve ayılmış hissediyordu kendisini. Salonunun ışığını açmadan bir kanepeye oturdu. Sessiz ve karanlık ortamlarda düşüncelere dalmayı seviyordu son zamanlarda. Yaşlılık belirtisi olarak görüyordu bunu da. Eski günleri düşündü, çektiği sıkıntılar geçti akından, sonra kendine şükür sebepleri buldu. Hayatında ne olursa olsun şükredecek o kadar şey vardı ki, eğer bir gün bunları unutursa ahdini bozmaktan korkuyordu. Elif alımlı ya da çekici bir kız değildi ya da hiç böyle bir iddiası olmamıştı hayatta. Kömür karası gözleri, orantılı yüz hatları ve beyaz soluk teni ile kendisini sıradan bir kız olarak görürdü. Genelde bir beden büyük kıyafetler giymeyi tercih ettiğinden vücut hatlarının nasıl olduğunu kendi bile bilmiyordu. Ortalama bir boyu olan, genel geçer bir sureti olan sıradan bir kızdı işte. Her gün sahip olduklarına, sağlığına şükredecek kadar seviyordu kendini, o kadar. Yaşadıklarının ağırlığı ruhunda biriktiğinden sanırım, neşeli zamanlarına pek az rastlanır, genelde ağır abla olarak takılırdı. Kendisi ile ilgili düşüncelere iyice dalmıştı ki sabah ezanı okumaya başladı. Öylece durup ezanı dinledi ve sessizce, hamdolsun doğan güne, diye dua etti genç kız. Sırtında taşıdığı görünmez yükü ruhunun dipsiz köşesindeki gizli, kuytu yerine geri yığdı. Kalktı ve kızlarını uyandırmaya başladı. "Esma, Betül, Zehra! Hadi kızlar! Ezan okundu ama... Yapmayın böyle... Yoruyorsunuz beni her sabah ama... Hadi benim güzellerim... Hadi benim tontişlerim... Kalkın yoksa su dökeceğim başınızdan aşağı! " Kızlar beklenmedik uyku bölünmesinin verdiği sersemlikle biraz (cık) naz yapsa da çok oyalanmadan kalkmıştı. Evdeki iki lavaboyu Esma ve Betül kapmış, uykusu nispeten daha ağır olan Zehra ise yatağında vızıldayan bir arı gibi söylenme faslından ileriye geçememişti. O sıralarda sıcak yatağına ve yumuşak yastığına methiyeler düzdüğü aşk şiirleri okuyordu inceden. Namazlarını kıldılar, tesbihatlarını yaptılar. Zehra ikinci öğretim olduğu ve uykusunu (az biraz) fazla sevdiği için henüz ılık olan yatağına geri döndü. Esma ile Betül televizyonu açmış ve gündelik dedikodularına başlamışlardı bile. Elif mutfakta kahvaltıyı hazırladı, beraber kahvaltı ettiler. Henüz kahvaltı masasındayken Elifin telefonu çaldı. " Selamun aleykum Elif. Eğer müsaitsen işe geçmeden beş dakika sana uğramak istiyorum" dedi telefonun ucundaki biraz telaşlı biraz düşünceli ses. " Tabi Sümeyye abla, ne demek... Ben hemen koyuyorum kahveyi ocağa." Elif çok severdi Sümeyye ablayı. Onunla kahve sohbetine doyum olmazdı. Hem ilmi hem muhabbeti hoş bir insandı Sümeyye abla. " Tamam, o zaman güzel kardeşim benim, on dakikaya ordayım." Dedi kadın yine telaşla. Konuşmayı çok uzatmaya niyeti olmadığı belliydi. " Tamam, ablacım bekliyorum ben." Dedi bu sefer Elif anlayışla. Ve selamlaşarak telefonu kapattılar. " Kızlar kahvaltınız bittiyse hemen masayı topluyorsunuz. Sümeyye abla geliyor ben onunla ilgilenirken, mümkünse, kavgasız gürültüsüz hazırlanıp çıkmanızı istiyorum tabi mümkünse" diyerek sinirli ve aceleci bir hal ile masada miskin miskin oturan kızları harekete geçirdi Elif. Kahvaltı masası toplanmış ve kızlar da yavaştan kavgaya tutuşmaya başlamışlardı ki, kapı çalındı. Sümeyye abla siyah bol pardösüsü ve çenesini kapatarak bağladığı eşarbı ile kapıda belirdi. Hoş geldin faslını ayakkabılarını çıkartıp içeri girerken geçiştirdiler. Sümeyye abla bir çırpıda pardösüsünü çıkardı ve mutfağa geçti. Gündelik hayatında da hızlı ve pratik davrandığı için hareketleri Elife absürt gelmiyordu kuş gibi hareket etmesi. Hep bir yere yetişecekmiş gibi aceleyle hareket eder, ömrünün bir saniyesini bile boşlayarak geçirmek istemediğini söylerdi bu tatlı kadın. " Ah kahve... Ne iyi gelir şimdi." Dedi Sümeyye abla, masadaki kahve fincanlarını görünce. Soluk soluğa yürüdüğü için boğazı kurumuştu eve gelene kadar. Kocasının çay sevdasına mukabil Sümeyye abada da Türk kahvesi damağı vardı. Kahve eşliğinde, gündelik hayattan, kızlardan, işten, oradan, buradan konuşmaya başladılar. Sümeyye abla sanki bir şey söyleyecekmiş ama cesaret ve fırsat bulamıyormuş gibi kıvranıp duruyordu konuşma boyunca. Bir ara kolundaki saate baktı, geç kaldığını fark etmiş olacak ki derin bir iç geçirip konuşmaya başladı. " Neyse güzel kardeşim benim. Sana getirmem istenilen bende emanet bir selamın var üzerimde. Onu sana iletmek isterim ben daha fazla kendime yük etmeden." Elif şaşırmıştı. Telefon ve internet çağında, insanlarla gönderilecek kadar önemli olan bir bilgi ne olabilirdi, merak etmişti. Gözlerinde kıvılcım saçan bir merakla sorgular bakışlar içinde bekledi Sümeyye ablanın konuşmasını. " Üstad, benim hacı Hamza Efendiye, seni sormuş. Elif kızımıza iletin, bağlarından kurtulsun. Kendini boşluğa bıraksın. Umulur ki, yeni kanatları rehberi olacaktır demiş." Kadın bunları söylerken ne demek istediğini kendi bile anlamıyordu büyük ihtimalle. Kocasının sıkı sıkı tembihleyip ezberlettiği bir tekerlemeyi tekrarlıyordu daha çok. Elifin şaşkınlığı belki bin belki milyon kat artmıştı. Çenesi aşağı sarktı, kesik bir "Aa" sesi çıkardı istemsiz olarak. Sonra elleriyle ağzını kapadı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Sümeyye abla ne olduğunu anlamış gibi başını aşağı yukarı salladı. " Tamam, güzel kardeşim. Ben senden bir açıklama beklemiyorum. Muhakkak ki bu da Üstadımızın hikmetlerinden biri olmalı. Ben üzerimde olan selamı ilettim, benim görevim buraya kadardı. Emanetini ilettim, şahitsin. Şimdi ikimiz de işimize geç kalmak istemeyiz öyle değil mi? E ben müsaadeni isteyeyim o zaman. " dedi kadın ivedi bir dille. Muhatabının kendisine karşılık veremeyecek bir halde olduğunu anlayan Sümeyye abla, bir anda konuşmayı sonuca bağlamıştı, karakterine de uygun bir şekilde. Sandalyesinden kalkması ve kapıda hazır olması en fazla on saniye içinde gerçekleşmişti. Elif alık ve şaşkın bir yüz ifadesi ile uğurladı kadını. Yaşanılan andan münezzeh bir hal içindeydi. Tek bir kelime bile söyleyememişti uğurlarken. ** Elif dört yaşındaydı. Çalışmaktan çok içki içmeyi seven ayyaş ve umursamaz bir babası vardı. Annesi gündelik işlere gider, bakardı onlara. Zayıfça bir kadındı annesi, ama çok güzeldi. Çökmüş omuzlarına, yıpranmış simasına rağmen hayata meydan okurcasına güzeldi. Yaşadığı acılar ruhunu delik deşik etse de yüzü hep güzel kalmıştı. Ya da Elif öyle hatırlıyordu annesini. Kim bilir? Ve bir de abisi vardı. Bilal, iyi huyu temiz yüzlü bir çocuktu. Annesine hiç kıyamaz, ona yardımcı olmak için çabalardı. Yedi yaşındaydı ama yaşından olgun davranırdı. Okul çıkışı kendisine günübirlik işler bulur ve kazandığı parayı kuruşuna dokunmadan annesine verirdi. Annesi buna sevinmezdi, çok üzülürdü ama mutlu olmuş gibi yapardı. O da oğluna kıyamazdı. Bir gece Elifin babası hem sarhoş hem de sinirle geldi eve. Olmadık bir konudan kavga çıkardı, terör estirmeye başladı her zamanki gibi. O gece annesi hep yaptığı gibi yine sustu, ama o sustukça daha da sinirlendi adam. Belinde gezdirdiği baba yadigârı silahını çıkardı. Karısının başına dayadı. Çok içtiği geceler sık sık yapardı bunu. Sonunda ağlayarak silahı indirir bazı geceler kendi başına dayadıktan sonra ağlar ve en sonunda olduğu yerde sızardı. Bazı geceler havaya ateş etmişliği de vardı. Ama bu seferki farklıydı. Annesinin o halini görmeye artık dayanamayan Bilal, babasının elinden kurtarmaya çalıştı kadını. Kafa tuttu babasına, yapma, dedi. Yaşı büyüdükçe hazmedemiyordu artık bazı şeyleri o da. Ama adamın gözü dönmüştü çocuğun bu cesareti karşısında. Arbede sırasında adamın elinde tuttuğu silah ateş aldı. Ve en yakında olan Bilal'in bedeni bir anda yere yığıldı. Annesi çığlık çığlığa bağırmaya başladı, Bilalin başına koştu. Ama Bilal hareket etmiyor, göğsünden sıcakkanlar boşalıyordu. Elifin annesi " Ne yaptın sen!" diye bağırmaya başladı adama, son sesiyle. Sonra oğlunun cansız bedenini sardı kollarıyla. " Bilalim... Kalk nolur kalk... Kurban olduğum... Mis kokulum... Kınalı kuzum... nolur kalk... bilalim..." diyerek çocuğun bedenini sarsıyor ve bir yandan da ağlıyordu. Elifin babası silahı karısına doğrulttu bu sefer sinirle. " Sus kadın! Sus bak yoksa çok kötü olacak, sus diyorum sana! " diye bağırmaya başladı, aslında daha çok sesli bir şekilde yalvarıyordu kendince. Ama yavrusu kucağında kuş gibi yatan bir anneyi kim susturabilirdi ki? Susmadı Elifin annesi. Susamazdı! " Bilalim... Bırakma beni annem... bilalim... Süt kuzum... Annesinin meleği... Kalk nolur kalk..." derken bir el silah sesi daha duyuldu. Elifin annesi yığıldı bu sefer yere. İçkinin ve adrenalinin etkisiyle doğru düzgün düşünemeyen baba, kadını susturmak istercesine çekmişti tetiği. Tek istediği susmasıydı oysa... sonsuza dek susturmuştu şimdi kadını. Ayaklarının dibinde öylece yatan iki bedene yanaştı, yaralarından akan sıcakkana dokundu adam. Elini başına götürüp "Ne yaptım ben, Allah'ım, ne yaptım ben? " diye söylenerek ağlamaya başladı. Pişmanlıktan mıdır yoksa yaptıklarının sonucundan korktuğundan mıdır bilinmez sonra silahının namlusunu kendi kafasına dayadı ve tetiği bir anda çekti adam. Son kurşununu da böyle harcamıştı. Şimdi üçü de yerde yatıyorlardı kanlar içinde. Komşular ev hanesinin kavga ve silah seslerine alışıktılar. Ama sesler birden kesilince kuşkuya düştüler. Üst komşu Kemal Bey kapıyı çaldı önce. Ses gelmeyince daha hızlı ve gür bir şekilde seslendi. On dakika sonra kapıyı kırmaya karar verdiler. Ve salonda yatan üç cansız bedene ulaştılar. Hemen polise haber verdiler. Bunlar yaşanırken Elif annesinin yatağında uyuyordu. Gürültüleri duymayacak kadar güzel uyuyordu. Babasının aklına gelmeyecek kadar güzel uyuyordu. Dört yaşındaki bir kız çocuğu kadar güzel uyuyordu. Kim bilir ne görüyordu rüyasında? Bulutlar üzerinde pembe bir dünyayı seyrediyordu belki de... Komşu kadınlar onu yatakta bulduklarında çığlık çığlığa bağırdılar. Hemen evden çıkarmaya çalıştılar. Ama bir ara, o şaşkınlıkla etrafına bakarken, kalabalığın ortasında, yerde, kanlar içinde yatan ailesini gördü. Ne olduğunu anlamadı. Ama koştu, annesine doğru koştu. Kendisini yakalamaya çalışanların elinden can havliyle kurtuldu. Sarıldı annesinin ılık bedenine. "kalk" dedi " anne kalk, çok korkuyorum..." kalkmadı annesi. Kıyamazdı oysa ona, ne zaman seslense cevap verirdi hep. Komşu kadınlar apar topar kaçırdı Elifi o evden. Çok iyi davrandılar o gece. Sonra sabah polis abiler geldi. Önce doktor muayenesine götürdüler Elifi sonra en yakın çocuk esirgeme kurumuna yerleştirdiler. Beş yaşındaydı Elif. Çekingen bir çocuktu, konuşamıyordu, ara sıra altına kaçırıyordu geceleri, diğer çocuklardan sık sık dayak yiyordu, uykusunda anne diye sayıklıyor çoğu geceler ise kâbus görüyordu. Bir gün yurda, ilerleyen yaşlarına rağmen çocuk sahibi olamamış öğretmen emeklisi bir çift geldi. Burcu hanım ve Sinan Bey'in karşılaştıkları ilk anda içi ısınmıştı Elife. Evlatlık edindiler kısa bir süre içinde. Sabır ve sevgiyle büyüttüler. Konuşması için bile uzun bir süre emek vermeleri gerekmişti. Sinan Bey Elifin başını ne zaman okşamak istese Elif korkar başını geriye çeker ve olduğu yere sinerdi. Güvenini kazanmaları da zahmetli olmuştu. Hiçbir zaman, sen bizim kızımızsın, demediler. Etraftan ayaküstü öğrenip şok geçirmesindense kendilerinden duyup bilmesi daha sağlıklıdır diye düşünmüşlerdi. Kim olduğunu nerden geldiğini hiç saklamadılar Eliften. Bir tek ismi içlerine çok sinmediğinden yanına Rana eklediler. Elif Rana. Evde kendisine Rana diye hitap etmeyi tercih ediyorlardı. Modern ve eğitimli bir genç kız olarak yetişti Elif. Üniversite sınavında anaokulu öğretmenliğini kazandı. Şehir dışında okuduğu için bir yurda yazılmıştı. Üstada gönül bağlayanlarla da bu vesile ile tanışmıştı. Burcu hanım ve Sinan Bey genç kızın dini eğitiminin çok üzerinde durmamışlardı. İslam dininin kaide ve kuralları onlara göre geri kalmış arap adetlerinden ibaretti. Cumhuriyet kadını için modernlik ve çağdaşlık anlayışına ters düşüyordu bu bağlayıcı kurallar. Kuran okumayı ilk defa yurttaki kızlardan öğrenmişti mesela. İslam'ın şartları olduğunu, Allah'ın gözüne güzel görünmek ve sevgisini, rızasını kazanmak için onun istediği yoldan gitmek gerektiğini de burada öğrenmişti. Ailesinin ona aşıladığı bakış açısı " kalbin temizse gerisi önemli değil" mantığından öte değildi. Dinini öğrendikçe, çocukluğundan beri içinde, tam kalbinin üstünde hazır ol pozisyonunda bekleyen, her an yağmaya müsait kara bulutların dağıldığını fark etti. Kuran okudukça rahatlıyor, namaz kıldıkça hafifliyordu sanki. Ailesi bu durumdan hoşnut değildi, o yüzden onların yanında modern takılıyor, kendisini büyüten insanları incitmek içine sinmiyordu. Üniversiteyi bitirmesine günler kalmıştı. Kurban bayramı tatili arifesiydi. Elifin sınavları olduğu için eve gidememişti. Ailesi ise bodrumdaki yazlıklarındaydı. Bir gece geç saatlerde sahil tarafından eve dönerken ağır bir trafik kazası geçirmiş ve bu hayattaki serüvenleri oracıkta bitivermişti cici ailesinin de. Bu olay Elifin hayatındaki ikinci büyük yıkım olmuştu. O günlerde Elifin durumu Üstad' a nasıl ulaştı bilinmez, Elife haber göndermişti. "Elif kızımız zor bir imtihandadır. Ne mutlu ona! Umulur ki sıkıntılarının sonu hayır olur. Rabbime sığınsın bol bol inşirah okusun. " diye haber göndermişti yine Sümeyye ablayla. Manevi eliyle Elifin sırtını sıvazlamıştı adeta. O günden sonra ne zaman içi sıkılsa İnşirah Suresi okudu Elif. Ve içinde tarifi mümkün olmayan o ılık ve yumuşak huzur iklimini hissetti her okuduğunda. Üniversiteden sonra özel bir kurumda iş bulan genç kız, sık sık ziyaret ettiği esirgeme kurumundan, 18 yaşını geçmiş ve kendine kalacak yer arayan üç genç kızla tanışmıştı. Zehra, Betül ve Esma... Ailesinden kalan evde beraber yaşamaya başlamışlardı. Hepsine iyi bir gelecek kazandırmak için çabaladı. Ve üniversite kazansınlar diye uğraştı. Zehra işletme(ikinci öğretim), Esma hukuk ve Betül de din kültürü öğretmenliğini kazanmıştı. Gündüzleri işine gidiyor akşam eve gelince kızları ile ilgileniyordu. Gayet mutluydu, şükür sebeplerinden biri daha. Geçmişin yükü yine sırtındaydı ama artık kamburunu hissetmiyordu, alışmıştı onunla yaşamaya ya da öyle kandırıyordu kendini. Son bir haftaya kadar... Bir haftadır her gece aynı rüyayı görüyordu. Rüyasında annesiyle bir uçurumun kenarında buluyordu kendisini. Annesi ona uçurumdan atlamasını söylüyordu. " Anne ben uçamam ki..." diye itiraz ederek yalvarıyordu annesine genç kız. " Bağlarından kurtulursan uçarsın" diyerek genç kızın ayağında bağlı olan ipi gösteriyordu annesi. İpin diğer ucunda babası oluyordu. O an atlamak istese de korkusundan atlayamıyordu Elif. Gözleri ayağına bağladığı ipe takılıyordu. Babası yerde sızmış elindeki silahı oynatıyordu ha bire. Sonunda annesinin ısrarları eşliğinde uykusundan uyanıyordu genç kız, kan ter içinde. Gözünün önünden babasının görüntüsü gitmiyordu bir türlü, uyansa bile. 4 yaşındayken o adamdan kurtulmuş olsa da yediği dayakları ve akşamları evde yaşattığı cehennem azabını hiç unutmamıştı. Bu onda psikolojik bir travma olarak kalmıştı belli ki. Ve annesinin ince zayıf bedeni ile kızına destek olmaya çalışması bağlarından kurtulması için çırpınması geliyordu aklına. Hasbunallah ve nimel vekil..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD