bc

Elif'in Mim Duragi

book_age4+
139
FOLLOW
1K
READ
second chance
arranged marriage
sensitive
powerful
superhero
first love
spiritual
passionate
like
intro-logo
Blurb

Elif ve onun mim durağı olan Mustafa ile başlayan bir hikaye...

ve kocaman bir aileye dönüşen kimsesiz kızların hikayesi...

Elif lam mim

öyle anlatılmaz bir haldeyim

hicretim sanadır ey yâr

sen bana ensar ol

ben sana muhacirim...

chap-preview
Free preview
1 - Mustafa
"Biz her seye, esirgeyen ve bagislayan, çokça esirgeyen ve çokça bagislayan, hep esirgeyen ve hep bagislayan Rabbin adiyla baslayan adamlariz Anna."(t.tufan) Mustafa Genç adam yatağından doğruldu, saate baktı. Bir bezginlik ifadesi belirdi yüzünde. Saat daha ikiydi. Yataktan kalkmak için hareket etmeye çabaladı. Bir el geri çekmişçesine yerine oturdu. Başı eğik, gözleri yere sabitlenmişti. "Neden?" diye geçirdi içinden. " Ne diye aynı rüyayı görüyorum bir haftadır?". Son bir hafta gecesi gündüzünü esir alıyordu adeta. Bir rüyaya takılıp kalmak ne kadar doğruydu bilmiyordu ama bu rüyaya takılmış ve askıda kalmıştı ruhu. Nasıl bir sıkıntıydı bu Allah'ım? Geçti sandığı ve kendini avuttuğu bütün kaygıları soğuk bir yel gibi esiyordu açık kalan kuruntu kapısından. Ve beli tutuluyordu bütün anılarının. Derin bir nefes çekti içine, bir süre göğüs kafesinde tuttu nefesini; oyuncağını geri vermek istemeyen bir çocuk gibi. Sonra yavaş yavaş boşalttı içinde inatla tuttuğu havayı. Alnında biriken terleri sildi bir eliyle. Kafasını hafif hareketlerle sağa sola sallayarak yerde duran terliklerini ayağına geçirdi. Gördüğü rüyanın etkisinden çıkamıyordu bir türlü. Günlerdir aynı hal üzereydi. Yorulmuştu düşünmekten ama düşünmeden de yapamıyordu. Bir rüya bu kadar tesir eder miydi insanın günlük hayatına? Ediyordu evet, bir kâbus gibi çöküyordu tüm gün beyninin her bir kıvrımına. Mutfağa geçti adam, büyükçe bir bardağa soğuk su doldurdu, bir dikişte hepsini içti. İçindeki sıkıntı göğüs kafesine demir bir gülle gibi baskı yapıyor, nefes almasına müsaade etmiyordu sanki. "Bu böyle olmayacak" dedi kısık bir sesle. Kafasında dolaşan tilkileri dağıtması gerekliydi. Banyoya geçti genç adam ve soğuk suyu açtı, "bismillah" dedi ve abdest aldı. Salonun ışığını yaktı, televizyonun üstündeki raftan gül kokulu kuranını aldı, kokusunu derin derin içine çekti. Uyandığından bu yana normal nefes düzenine geçememişti bir türlü. Üzerine çöken huzursuzluk bulutu nefes almasını engelliyordu adeta. Daha fazla düşünmemek için kuranını açtı ve okumaya başladı; ruhu dağılıp zerreleri kelimelere karışana kadar okudu. Bir ara durdu, dışarıdan gelen sesleri ayırt etmeye çalıştı, sabah ezanı okuyordu. Gözlerini kapattı adam ve sonuna kadar ezanı dinledi. Ezan bittiğinde ise usulca kuranını kapattı. Televizyonun üstündeki rafa koymadan önce bir buse kondurdu koyu yeşil, işlemeli kapağına. Ve seccadesini kıbleye doğru serdi, namazını kılmaya başladı. Güneş doğana kadar seccadesinde dua etti. Biraz ağladı çokça rahatladı. Bir ağırlık çöktü sonra üzerine adamın, yatağına yattı, yorganı üzerine çekti ve gözlerini kapadığı anda uyuyuverdi. O sabah alarmın sesiyle uyandı Mustafa. Gözü kapalı, kafasını yastıktan kaldırmadan, bir eliyle telefonunu aradı komodinin üstünde. İşe yaramayınca isteksiz bir şekilde başını kaldırdı, telefonunu buldu, alarm sesini kapattı. Saat sekiz olmuştu. Sabah namazından sonraki uykusunda aynı rüyayı görmediğine şükretti içten içe. Bir anlamı vardı elbette her şeyin, Rahman bu dünyayı sebepler üzerine yaratmıştı ne de olsa. Fakat adam yıllardır rüya görmemişti şimdi ise kısır döngüde üst üste her gece gördüğü rüyayı nasıl yoracağını bilemiyordu. Rüya ile amel edilir miydi onun bile ikilemindeydi. Rüyayla amel edilse bile bu rüya ile amel etmek için ne yapması gerekliydi? Neye yormalıydı bu gördüklerini? Kahve makinasından bir bardak kahve aldı kendine genç adam. Televizyonu açtı, kahvesini yudumlarken sabah haberlerini izledi bir süre. Aslında aklında hep aynı soru dönüp duruyor ve ekranda akıp giden görüntüler çok da ilgisini çekmiyordu. Saate baktı, dokuza geliyordu. İşe gitmek için hazırlanmaya başladı. " Geceyi gündüzle onaran Rabbime hamdolsun.." diye mırıldandı ayakkabısını giyerken. Muhakkak ki onun da gecesini onarıp güneşinin doğacağı günler yakındı. Elbette yakındı! İş günü yoğun geçmişti. Gün boyu iş görüşmeleri, toplantılar, koşuşturma içinde vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu bile. Babasından emanet kalan şirketi hakkıyla devam ettirmeye çabalıyor, burada çalışıp evine ekmek götürenlere olan vefa borcuna tutunuyordu. Tüm meşgalesi bu olmuştu son yıllarda; Çalışmak, didinmek ve insanlara faydalı işler yapmak. Akşam saati çalışanlar paydos ettikten ve hatta sekreteri izin isteyip çıktıktan sonra bir süre daha dosyalarla oyalandı genç adam. Genelde yatsı namazı vakti yaklaşana kadar iş yerinde oyalanır, namaz vakti sohbet evine gider namazını kılar, sohbet bitince dışarda akşam yemeği yer sonra evine geçerdi. Bu monotonluk çok nadir zamanlar dışında pek değişmiyordu. Evinde adamı bekleyen kimse olmadığı için dışarıda oyalanmayı seviyordu. Kapıdan girdiğinde yalnızlığının yüzüne soğuk ve karanlık bir şekilde çarpmasına alışmıştı aslında. Bu duyguya ne kadar alışabilirse o kadar alışmıştı gerçi. Yine kalbi sıkışmıştı; yalnız mıydı gerçekten? Hayır değildi elbette! Öylesine dosyalarla oyalanırken telefonu çaldı adamın. Arayan sohbetten arkadaşı Hamza'ydı. " Selamun aleykum hacım neredesin?" diye sordu olağan ve bir o kadar meraklı bir ses tonuyla. Mustafa'dan "iş yerindeyim" cevabını alınca lafı çok uzatmadan " iyi tamam, oraya geliyorum, sana iletmem gereken bir not var. Oradan da beraber sohbete geçeriz" dedi Hamza aceleyle. Olumlu yanıt alınca da yine fazla uzatmadan konuşmayı bitirdi. İş ortamında bir insanı telefonda tutmaktan hoşlanmazdı Hamza. Bu yüzden kısa bir şekilde meramını iletir ayrıntıları yüz yüze görüşmelerine saklardı. Genç adam bunu bildiği için çok takılmadı konuşmalarının kısalığına. Ama Hamza'nın bir haber getireceğini söylemesi merakını cezbetmişti. Mustafa, kırklı yaşlarına merdiven dayamıştı fakat yaşını pek belli etmezdi. Gençliğinden bu yana düzenli olarak spor yapmanın hediyesi olan fit ve sıkı bir vücut yapısı vardı. Son birkaç senede saçlarına hafif hafif kırlar düşmeye başlamış, gözlerinin etrafını ince çizgiler sarmaya başlamış olsa da yine de mihrabı yerindeydi deyim yerindeyse. Yeşil gözleri, kıvrımlı yüz hatları, esmer teni ve yeni yeni uzamaya başlayan kenarları beyaz tonda kirli sakalları ile kendisine yakışıklı bile denebilirdi. Babasını gençliğinde kanserden kaybetmenin erken yaşta olgunlaştırdığı çocuksu bir ruha sahipti. Bedeninin bu tazeliği ruhundaki çocuğun diriliğinden geliyordu belki de. Annesi kimsesiz büyümüş, yıllarca eşinin hastalığıyla mücadele etmiş sonra da sabır ve -sessiz- dualarıyla oğlunun adam olacağı günleri beklemişti. İki sene önce o da Rabbine kavuşmuş, Mustafa'yı dünyada bir başına bırakmıştı. Adamın annesini özlemediği bir saniye bile yoktu belki de. Annesinin güleç yüzü gözlerinin önünden ve amber kokusu burnunun direğinden hiç çıkmamıştı yaşadığı son iki senedir. Her zaman mütebessim bir şekilde oğlunu teselli edişi ve ona sabırla, sevgi ve şefkatle sarılışı Mustafa'nın hasretini çektiği zamanlardandı. Kapının çalınması ile daldığı kuyulardan mecburi dönüş yaptı adam. Son zamanlarda sık sık hatıralara anılara dalıp kayboluyordu dünyadaki işlerinden. "Buyurun" diye davetkâr bir sesle seslendi kapıya doğru nazikçe. Gelen mütebessim yüzü ile Hamza'ydı. " Hacım senin mesai kaçta bitiyor Allah aşkına?" diye sordu hafif alaycı bir tavırla Hamza. Hamza'nın küçük bir dükkânı vardı, böyle büyük holdinglerde bitmeyen işleri gördükçe tepkisini gizleyemiyordu nedense. " Selamünaleyküm kardeş. Bizde mesai bitmez bilirsin." gülerek söylemişti Mustafa, aslında gerçeklik payı yüksek bir cevaptı bu. Eve iş götürdüğü onca zamanı düşünürsek az bile söylemişti belki de. İşleri her zaman daha da artar hiç kafasını kaldıracak vakti olmazdı. Aslında olabilirdi belki ama Mustafa'nın başka bir uğraşı kalmadığı için işleri ve evinde de huzuru ile baş başaydı bu hayatta. " Çayın var mı hacım? Son bir saattir çay içmemişim kafayı toparlayamıyorum inan". Hamza çayı severdi. Ona göre her Müslüman çayı severdi. Hatta 'çay içmek sevap olsaydı kesin cennetlik olurduk hacım' diye hayıflandığı bile olurdu. Çay içmek güzeldir, hem içini hem muhabbeti ısıtır derdi. Bir demlik çayı tek başına içebilen tiplerdendi. Çayı helal kılan Allah'a hamdolsun.. Mustafa elektrikli semaverden birer bardak çay doldurdu. " İçelim güzelleşelim be hacı, hem çay neye iyi gelmez ki, değil mi?" dedi Hamza gayet neşeli bir hal üzere. Yanında çay da olunca, neredeyse bir saat kadar havadan sudan, gündemden, işlerden, oradan, buradan konuştu ikili. Yatsı namazı vakti yaklaşırken bir ara Hamza'nın gözü duvardaki saate takıldı. Sonra birden yüzü ciddileşti, neşeli yapısıyla tanınan bu adam, ciddi bir konu olduğunda (özellikle önemli bir haber iletecekse) ağır bir abi havası estiriyordu. Bir yudum daha aldı çayından ve derin bir nefes çekti. Sanki dakikalardır uzattığı muhabbete altın vuruşu yapacakmış ama bunu nasıl yapacağını bilmiyormuş gibiydi. Konuşmayı severdi Hamza genellikle bu yüzden arkadaşları birbirleriyle yaşadıkları sorunları ona danışırlardı. Çünkü her iki tarafı da kırmayacak şekilde haklılıklarını ve ya haksız oldukları konuları anlatır iki tarafın ihtilafını da bertaraf ederdi kısa sürede. "Neyse hacım, ben unutmadan sana notumu ileteyim. Bilirsin gevezeyimdir arada kaynamasın. Sana Üstattan haber getirdim. Ama manasını sorma ben de hiçbir şey anlamadım doğrusu." Dedi, yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık ifadesi vardı. Mustafa Hamza'nın bile anlamadığı haberi merak etmişti doğrusu. Üstad, üç sene önce Mustafa'ya kendi yolunu bulmasında yardımcı olan ve sonrasında da tutulduğu dal olan kişiydi. Hoş muhabbetinden faydalanmak için sık sık ziyaretine gider, yapacağı her işte kendisine danışır icazetini almadan hiçbir iş yapmazdı. Her sözüne sonsuz hürmeti, sonsuz itibarı vardı. Genellikle sohbet verdiği camiye gittiği için şimdiye kadar kendisine haber göndermesine gerek olmamıştı. Bu durum da gelen haberi daha da merak etmesine neden oluyordu adamın. " Üstad demiş ki hacım, Mustafa'ya söyleyin izin versin, ellerini bıraksın, umulur ki huzur bulur." Hamza çözemediği bir bulmacayı sorar gibi iletmişti sözleri Mustafa'ya. Ne dediğinin farkında bile değildi. Hatta sözleri doğru sıralamada söyleyebilmek için birkaç defa tekrar edip ezberlemişti. Karıştırmış bile olabilirdi pek tabi. Tekerleme miydi gizli bir lisan mıydı aralarında bilmiyordu fakat Üstad ile ilgili bir konuyu çok fazla irdelememesi gerektiğini yıllar içinde yaşadığı olaylar ile iyice bellediği için hiç üstelemeye niyeti yoktu. Mustafa şaşırmıştı hem de çok şaşırmıştı. Şaşkınlıktan gözleri büyüdü, yüzü gerildi, dudakları birbirine kenetlendi bir süre. Sonra kısık bir sesle " Nasıl olur... Nerden bilebilir ki? " diye söylendi duyulmasını istemiyormuş gibi alçak bir sesle. Üstada olan saygısı ve sevgisi sınırsızdı ama rüyalarına da girmiş olamazdı ya? ** Mustafa kafeteryada oturmuş keyifle kahvesini yudumluyordu. Sınıf arkadaşları hararetli bir şekilde sınavda çıkan soruların analizini yapıyorken o etrafa göz gezdiriyordu. Kalabalık ortamlarda insanları gözlemlemek en büyük zevklerinden biriydi. İnsanların günlük telaşlarını seyretmek ya da sıradan hareketlerini dakikalarca izlemek farklı bir zevk veriyordu genç adama. Bu yüzden hep kapıya bakan bir sandalye seçer ve içeri girenleri incelerdi. İşte öyle bir anda O'nu görmüştü. Deniz... Adının ışıltısı yüzüne yansıyordu sanki. Deniz mavisi gözleri ismine daha bir anlam katıyordu. Parlak sarı saçları, süt beyazı tenine inat pembe bir gül goncası gibi süzülen yanakları, yüzü için özenle yontulmuş burnu ve küçücük ağzıyla yavru bir kedi kadar sevimliydi. Narın ve alımlı hareketleriyle Mustafa'yı ilk rüzgârında kendi girdabına çekmişti. Ne zaman Denizin yakınına gitse boğulacakmış gibi hisseden Mustafa, uzun bir süre, belki günlerce, belki haftalarca belki de bir asır boyunca, kantinde oturup öylece uzaktan izlemişti O'nu. Arkadaşları genç adamdaki hali çok geçmeden fark etmişlerdi. Fark edilmeyecek gibi değildi gerçi. Mustafa daha az konuşur olmuş ve gözlerini Denizinden ayırmadığı için arkadaşlarına olan ilgisini de giderek kaybeder olmuştu. Durumdan rahatsız olan arkadaşları, genç adamın delirircesine tutulduğu bu kızı araştırmış, okuduğu bölümü bulmuş, aralarındaki ortak arkadaşlarla temasa geçmişlerdi. Ve bir vesile ile ikisini bir araya getirmeyi bile başarmışlardı. Deniz için bir anlam ifade etmese de Mustafa'nın kalbinin en zor attığı zamanlardı ilk görüşmeleri. Neredeyse bir sene kadar arkadaşça ya da tek taraflı bir aşk olarak devam eden ilişkileri sonunda Denizin de buzlarını kırmasıyla bir beraberliğe dönüşmüştü. Mustafa Denizin gözlerine ne zaman dalsa boğuluyor, kendisini oksijene maruz kalmış balık gibi hissediyordu. Minik bir balıktı ve denizinde kaybolmak en büyük tutkusu olmuştu. Okul bitince şaşaalı bir düğünle evlendiler. Mutluydu Mustafa, fanusta yaşayan küçük bir balığın okyanusa kavuşmasının sarhoşluğu vardı üzerinde. Denizini bulmuştu, kalbinin seyretmeye doyamadığı manzarasıydı o. Ruhunun baktıkça huzur bulduğu yeriydi. Düğünden birkaç ay sonra durgun deniz dalgalı ve hırçın bir denize dönüşmüştü. Ama bu Mustafa'nın önemsediği bir durum değildi. Ne yaparsa yapsın denizin gözlerinde ıslanmak tutkusuyla mücadele edemezdi zaten. Evlilikleri kavgalar ve tutku ile devam etti bir süre. Neden sonra Deniz anne olmak istediğini söyledi Mustafa'ya. Sıkılmıştı bu tekdüze hayattan. Belki hayatındaki eksikliği tamamlayacak olanın bir çocuk olduğunu düşünmüştü. Kim bilir... Mustafa bunu da önemsemedi. Çünkü bir çocuğu olacağı fikri onu yüzdüğü ve boğulmak üzere olduğu denizden almış bulutların üzerine çıkarmıştı. Böylece çocuk yapmaya niyetlendiler. Bu niyet bir başlangıçtı ama hayır mıydı sonu şer miydi, ikisi de farkında değildi. Sıradan bir evliliğin sıradan bir ihtiyacı gibi geliyordu evlat fikri. İlk aylar zor geçmişti. Deniz her ay birkaç defa hamilelik testi yapıyor olumsuz sonuç çıkınca da bunalıma giriyordu. Mustafa için daha da zor bir çıkmaza giriyordu bu durum. Karısının üzüntüsüne de üzülüyordu adam artık. Kadın dört ayın sonunda hamile kalmıştı fakat bu hamilelik çok uzun sürmedi. Bu da ayrı bir uçuruma sebep olmuştu evliliklerinde. Gittikçe balığından uzaklaşıyordu Deniz. Yine denediler. Ve yine denediler. Sonunda, birkaç düşükten sonraki doktor kontrollerinde Denizin hastalığı ortaya çıktı. Yumuşak doku kanseri! Mustafa yıkılmıştı bu haberle. Birkaç doktora daha danıştılar. Uzun süre konuştular tartıştılar ayrıldılar barıştılar. En sonunda genç adam yurt dışında en iyi doktorlara götürdü Denizi. Ama birkaç ay içinde -engel olamadığı bir hızla- masmavi denizi gözlerinin önünde, acılar içinde kuruyup kalıyordu. O mavilikler griye dönüyor sonra Mustafa'nın ciğerlerindeki bütün oksijen çekiliyordu sanki. Ve hastalığını öğrenmelerinden sonraki yaş gününü bile göremedi genç kadın. Mustafa kendisini denizini kaybetmiş zavallı bir balık gibi hissediyordu. Nefes alamıyor, boğuluyordu sanki. O da ölmek istedi. İntihar etmeye yeltendi birkaç kere ama beceremedi. Her defasında gizli bir elin yardımı ile geri dönmüştü bu zalim dünyanın çilekeş hayatına. İlk iki sene kendini içkiye verdi. Kafasını içerek uyuşturuyor böylece hiç bir şey düşünmüyordu. Şehirdeki her bara takılıyor, günübirlik ilişkiler yaşıyor, etrafındaki insanlarla iletişim kurmaktan kaçıyordu. Yağmurlu bir günde, dar ve kuytu bir sokakta zil zurna sarhoş olmuş halde ağlarken Üstad bulmuştu onu. O ıssız sokakta, gecenin o vaktinde nasıl denk geldikleri hala bir muammadır Mustafa için. Üstad genç adamı evine götürmüş, günlerce ağırlamıştı. Son derece nazik ve konukseverdi. Onun ılık iklimi Mustafa'yı etkisi altına almıştı. Aslında genç adamın bu kadar çırpınıp en dibe batmasının bir nedeni de kaybettiği o huzura olan arayışıydı. Üstad ile uzun geceler konuştular, Mustafa ağladı o dinledi. Üstad konuştu Mustafa mest oldu, huzur buldu. Üstad' ın yanından ayrılırken içini yakan ateş Allah aşkına dönüşmüş ve artık onu yakmaz olmuştu. Tırtılken kelebek olmaya meyletmişti artık Mustafa. O günden sonra bir daha hiç içmedi ve her geçen gün yeni sevgilisine daha sıkı sarıldı. Tam sekiz sene geçmişti üzerinden. Ruhundaki boşluğu bir nebze de olsa doldurmuş, hayatına ağır aksak devam ediyordu. Son bir hafta dışında... Bir haftadır her gece aynı rüyayı görüyordu genç adam; eski eşini, denizini... Bembeyaz kıyafetler içinde sarı saçları alev gibi, deniz gözleri dalgalı ve adamın onu hatırladığı en güzel haliyleydi genç kadın. Mustafa kollarında sımsıkı sarıyordu denizi, tekrar kaybetmekten korkarak, kaygan bir balığı tutar gibi, avucunda çırpınan bir kuşu tutar gibi ısrarla, sıkı sıkı tutuyordu. Genç kadın ise kaçmaya çalışıyordu. "bırak beni" diye yalvarıyordu. " Bırak beni de gideyim, gitmek istiyorum izin ver artık" diye çırpınıyordu. Mustafa bırakmak istemiyor o çırpındıkça daha sıkı sarılıyordu. Genç kadın kaçmak için uğraşıyordu ısrarla. Rüya böyle devam ediyor en sonunda Mustafa sıkıntılı bir halde, gecenin bir yarısı uyanıyordu uykusundan. Yastığı ve kıyafeti ter içinde sırılsıklam olmuş ruhu bir depremden çıkmış ağır hasarlı bina gibi sallantılı bir şekilde, uyanıyordu. Buna uyanmak denirse..

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

HÜKÜM

read
225.5K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.8K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
528.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
80.7K
bc

PERİ MASALI

read
9.6K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook