3 - Yeni Başlangıçlar

2310 Words
Mustafa, mesajı aldıktan sonra, habersizce evine gitmenin adaba yakışmayacağını bildiği için, arada tanıdığı kişilerle Üstada haber göndererek görüşme talep etti. Ama Üstad inzivaya çekildiğini, ne yazık ki bir süre kimseyle görüşmesinin uygun olmayacağını bildirmişti. Oldukça kararsız kalmış olan Mustafa, on beş gündür geceleri aynı rüyayı görüyor, gündüzleri ise ne yapacağını bilmeden kendini akıntıya bırakmış balık gibi savrulup duruyordu. Sıkıntısı göğüs kafesine konmuştu da yüreği küçücük kalmıştı sanki. Bu sırada da gölgesini aradığı ağacın kendisinden uzaklaştığını hissettikçe ruhu daha da daralıyordu. Boş gözlerle önündeki dosyaya bakıyordu adam. Bir ara sıkıntısına dayanamayarak kafasını kaldırdı. "Rabbim gecemin en karanlık yerindeyim, sen güneşin doğuşunu benden esirgeme" diye geçirdi içinden ve derin bir nefes alıp gözlerini önündeki dosyaya doğru indirdi tekrar. Bir ümit başındaki düşünceleri dağıtmak için odaklanmaya çalıştı. Tam bu sırada telefonu çaldı tıpkı bir imdat sireni gibi; biraz acıklı biraz ümit vaat eden bir tonda. " Alo " diye telefonu açtığında hem şaşırmış hem de sevinmişti. " Selamun aleykum hacım, nasılsın? Sohbetlerde de hal hatır sormaz oldun iki kelam lafı esirger oldun bizden" diyerek hafif serzenişle karşılık verdi telefondaki ses. " Hakkını helal et kardeşim, işlerim yoğun bu aralar o yüzden dalgınım, kusuruma bakmayın siz. Sen nasılsın? " Mustafa gün içinde işleri ile kendini oyalıyor akşamları da düşünce âleminden çıkamıyordu bir türlü. Bu yüzden biraz dalgın ve kopuk kalmıştı etrafındaki olay ve insanlardan. " İyiyim hacım, hamdolsun bu günümüze. " Bir sukut miktarı sessizlik oldu önce, Hamza kelimelerini toparlamak için bekledi belli ki. " Neyse hacım, telefonda böyle olmuyor, ben sizin şirketin semaver çayını özledim. Akşam iş çıkışı gelsem müsait misin? " Kafasında bir türlü düzgün cümlelerle ifade edemediği meramını ancak yüz yüze anlatabileceğine karar vermişti Hamza. " Ne demek kardeşim, tabi ki, her zaman beklerim. " Mustafa elinde çevirdiği kalemi bir anda düşürüp toplamaya çalışırken bir yandan da Üstad'dan bir haber mi var acaba diye işkillenmeden de edemiyordu. " Tamam, o zaman akşamüzeri görüşmek üzere selametle kal." Hamza fazla oyalanmadan telefonu kapatmaya niyetliydi. " Görüşürüz inşallah, selametle kal kardeşim. " diyerek telefonu kapattı geç adam, karşısındaki aceleci sese mukabil senkronize bir karşılıkla. Kalbine garip bir ferahlık gelmişti Mustafa'nın. Az önce aklında gezinen kara bulutlar dağılmıştı birden. Ne ilginç, güzel bir dostun sesi bile insana inşirah olabiliyor bazen, diye geçirdi içinden. Hamza ile Mustafa'nın arasında bir ya da iki yaş fark vardı. Eğlenceli bir mizaca sahip olan Hamza'nın, muhabbet ederken sergilediği rahat, sıcakkanlı tavırları, olayları ve insanları yargılamaktan uzak bakış açısı Mustafa'nın en hoşuna giden özellikleriydi. Bir demlik çay eşliğinde sabahlayıp muhabbetinden hiç sıkılmayacağın bir dosttu. Kendi deyimiyle ' çay biter, dostluk/muhabbet baki kalır'dı. Hamza ile konuşmalarının ardından saatler geçmişti. Gün içerisinde iş koşuşturmalarından genellikle saatin bile farkında olmayan Mustafa, çalınan kapı sesine " buyurun, girebilirsiniz" diye karşılık verdi, başını okuduğu dosyadan kaldırmadan. " Hacım, sen bunca dünya işinin içinde sıkışıp kalmışsın ya hu! " diye şakayla karışık bir tepki verdi Hamza içeri girip deri koltuklara keyifle otururken. " Kusura bakma kardeşim, hoş geldin. Bizde iş bitmez, bilirsin." Mustafa hemen ayağa kalkıp selamlaştı misafiri ile. " Önemli değil hacım, işin varsa beklerim, sorun değil. " dedi Hamza hiç bozuntuya vermeden. Sonuçta iş yerine gelmişti ve bu adamın tam bir işkolik olduğunu kısa zamanlı tanışıklıklarının daha ilk günlerinde fark etmişti. " Yok ne demek... Çay? " Mustafa Hamza'yı can evinden nokta atışı yaparak konuyu değiştirmeye çalışmıştı. Ve tabi ki de başarılı olmuştu. Çay severlere selam olsun! " Şimdi benim dilimden konuşmaya başladın işte. " diyerek dolu dolu gülümsedi Hamza. Bu teklifi oyalamak ya da ret etmek caiz değildi onun gönlüne ve damağına göre. Çaylarını yudumlarken birkaç gündelik konudan konuşmuşlardı ki, Hamza sanki unuttuğu bir şeyi hatırlarmış gibi birden lafa girdi. " Hacım, şimdiiiiiiii" i'leri düşünme payı olarak uzatmıştı. Lafa öyle pat diye girmişti girmesine de nasıl devam edeceğini hiç bilmiyordu. Söyleyecekleri mantık sınırlarına uygun düşmediği için içinden bunu karşısındakine aktarmak gelmiyordu aslında. Nasıl bir tepki alacağını da kestiremiyordu. Yine de derin bir nefes alıp konuşmaya başladı bir yerinden. " Benim seninle konulmak istediğim bir konu var ama nerden, nasıl söze gireceğimi inan ki bilmiyorum. Bir türlü çıkamadım içinden. " dedi. " Buyur kardeşim, benden çekincen mi var? " yüzüne pek sevimli bir ifade takınmıştı Mustafa. Hamza'yı uzun zamandır tanımasa da garip bir şekilde samimiyetle severdi. Ve bu kadar kıvranarak söylemeye çalıştığın ne olduğunu da merak etmişti doğrusu. Yine Üstad'dan gizemli bir mesaj alacağına dair şüpheleri vardı adamın. " Hacım, benim hanım bir hafta önce kadar bir rüya gördü" diye lafa başladı Hamza. Ama sesi anlatacakları konusunda tereddütlü olduğu izlenimi veriyordu nedense. 'Ah rüya... yine mi rüya?' Diye geçirdi Mustafa içinden. Gözlerini devirip karşısındakini gücendirmemek için tuttu kendisini. Son zamanlarda rüyalarla imtihan oluyordu adam ve artık rüyalar âleminden gelen mesajların kördüğüm olduğu bir raddeye gelmişti hayatı. " Eşim seni sima olarak bilir, uzaktan da olsa görmüşlüğü vardır malum." Hamza lafa buradan girdi girmesine ama gerisini nasıl toparlayacağını bilemediği için inceldiği yerden kopsun mantığı ile yumuşak bir giriş yapmadan direk söylemenin daha akıllıca olacağına karar verip devam etti konuşmaya. " Tanıdığımız bir genç kızımız ile senin nikâh töreninizde olduğunu görmüş bir hafta kadar önce rüyasında. Biz bu rüyayı çok önemsemedik ilk başta, ne yalan söyleyeyim çok ehemmiyetli gelmedi bize. Hani rüya dedik sonuçta. Ama üç gece üst üste hanım aynı rüyayı görünce içimize şüphe düştü. Yine de tedbirli davranmak istedik. Bizim hanım istihareye yattı ve yine aynı istikamette bir rüya gördü. İstihare de olumlu çıktı anlayacağın. Sonra baktık biz bu işin içinden çıkamayacağız nasıl yormak gerekli bilemiyoruz istişare ettik ve emin olmak için son çare Üstada danışmaya karar verdik. Yani böyle bir konudan ona bahsetmek konusunda da tereddütlüydük ama hamdolsun o da bu konuda bize destek oldu. Üstad, birkaç gün içinde bize dönüş yaptı ve ikinize de bu durumu bildirmemizi ve eğer siz de kabul ederseniz sizi görüştürüp tanıştırmamız gerektiğine kanaat getirdi. " Sustu Hamza, boğazı kurumuştu, çayından bir yudum aldı. Ne çok zorlanmıştı bunları söylerken, alnı boncuk boncuk ter olmuştu. Bu sırada Mustafa'nın yüz ifadesini inceliyordu. Şaşkın ve bir o kadar düşünceli bir surat ifadesi vardı adamın. Yüzü donuklaşmış, gözleri irileşmiş, dudakları birbirine kenetlenmişti. Ne tepki vereceğini bilemedi Hamza muhatabının. " Şimdi bunu söylemek benim için inan ki çok zor hacım. Ama üzerime bir yüktür bu o yüzden affına sığınarak söylüyorum. Eğer ikinize bir görüşmek ayarlarsak... Hani hikmet yerini bulsun... Mesaj havada kalmasın diye... Senin rızan var mıdır bu işe diye sormaya geldim. Vallahi ben sadece elçiyim " Artık içindeki sıkıntıyı atmışçasına çıkmıştı son cümle ağzından adamın. İçinden, oh be, diye geçirdiğine emindi Mustafa. Konuşurken o kadar kıvranmıştı ki, ne denli mahcup olduğunu anlamıştı zaten. Mustafa afallamıştı. Yıllardır aklının kıyısından dahi geçmemiş bir düşünceydi tekrar evlenmek. Deniz'in kokusu burnundaydı daha, acısı bağrında. Bir başka insana huzur veremez yük olurdu adamın acıları. Ama Hamza'yı kıramazdı, hatırı büyüktü hayatında. Hem Üstad da vardı işin içinde. Hamza'yı bir ihtimal ret edebilirdi ama Üstadı çiğnemek yakışık almazdı asla. Bir süre düşündükten sonra, 'oturur konuşuruz, kibar bir şekilde anlaşamadığımı söylerim, olur biter' diye karar verdi kendince. " Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben biriyle görüşme fikrini hiç gündemime almamıştım şimdiye kadar. Ama işin içinde Üstadın da hatırı olduğu için hemen hayır demeye de gönlüm razı olmuyor. Bilemiyorum ki... Nasıl olur... " Yüzünde şaşkınlık ve kararsızlık arasında gidip gelen karışık bir ifade vardı. Hamza daha çok ve sert bir şekilde itiraz beklediği için yarı yarıya rahatlamıştı. Mustafa'ya da hak veriyordu sonuçta. " O zaman hacım, emri vaki yapmak gibi olmasın ama..." Engel olamadığı (pis) bir sırıtış vardı Hamza'nın yüzünde. " Benim hanım da kızımızla görüşsün, konuşsun, durumu açıklasın. Ona göre zaman ve mekân kararlaştıralım inşallah. Her şeyin hayırlısı be hacım." Dedi Hamza kalbine yük ettiği emaneti sahibine teslim etmenin rahatlığıyla. Bu konuşmanın üzerine çaylar tazelendi. Ve akabinde birkaç dakika bile geçmeden gündelik hayattan dem vuran muhabbetlere geri dönülmüştü. Erkekler için en zor muhabbeti geride bırakmışlardı sonuçta. ** " Hayır, o şalı bugün takacaktım ben!" dedi Zehra sinirle, Esma'nın elindeki şalı almaya çalışırken. " Ama ben dün akşam söyledim bunu takacağımı!" diye kendini savunup elindekini göğsüne yaslayıp korumasına aldı Esma. " O şal sana yakışmıyor ki zaten al sen bunu tak." Zehra çekmeceden gelişigüzel bir şekilde seçip çıkardığı başka bir şalı uzattı genç kıza. " Bunu sevmiyorum ben, sen tak onu!" Esma omzunu ve başını aynı anda hızla sarsarak sözlerine destek veren bir vücut dili ile ret ediyordu kızı. Günlük tartışma faslına girizgâh niteliğinde olan cebelleşme turları başlamıştı. Gürültünün ses ve hararet düzeyi giderek artmaya başlayınca Elif her zamanki gibi -hiç istemese de - olaya müdahil olmaya karar verdi. " Yine neyi paylaşamıyorsunuz Allah aşkına? " Bezgin ve sinirli olduğunu üstüne basarak belli eden bir ses tonuyla sormuştu sorusunu. " Ben bu şalı takacaktım bugün ama Esma gıcıklık yapıyor her zamanki gibi Elif abla." Dedi Zehra dudaklarını büzerek, kendisine masum havası katmaya çalışıyordu. Sanki Elif bunu yermiş gibi! " Ben niye gıcıklık yapacakmışım ya! Akşamdan ayırttırdım ben o şalı ama." Kızlar tam şalın iki ucundan çekiştirmeye başlamışlardı ki Elif sazı eline aldı yani şalı. " Tamam, anlaşıldı. Sen hangi kıyafetini giyeceksin bugün? Krem mi? Tamam, bu sana uyar." Dedi ve çekmeceden başka bir başörtü çıkararak Esma'ya verdi. Sonra kafasını diğer tarafa çevirdi. " Sen ne giyeceksin? Bordo olanı mı? Al bu da sana uyar o zaman." Çekmeceden başka bir başörtü daha alıp bu sefer Esma'ya uzattı. Ve elindeki şalı işaret ederek konuşmasına devam etti. " Bu şalı da bugün ben takıyorum. Ne diyoruz şimdi, yorgan gitti kavga bitti. Hadi bakalım, bu sabah bendeki kavga krediniz tükenmiş bulunmaktadır. Hemen hazırlanıp o sinemaya gitmezseniz ben psikopata bağlayacağım ona göre." Diyerek eliyle kızlara gitmesi için odalarının yolunu işaret etti. Bu sırada kurtarıcı gibi kapı çaldı. Zehra hemen neşeyle " İşte süvariler geldi." Diyerek el çırptı. Ve kapıyı açmak için koştu. Gelenin Sümeyye abla olduğunu görmesi ile hayal kırıklığı yaşamıştı genç kız. Artık kimi bulmayı bekliyorduysa? " Kusura bakma kardeşim, tatil gününde seni alıkoyuyorum" dedi Sümeyye abla Elif'e hitaben, hafif mahcup bir ifadeyle. Ve cevabını almadan mutfağa giriş yapmıştı bile. " Ne demek Sümeyye abla, Kızlar da sinemaya gidecek şimdi. Ben evde yalnız kalacaktım. İyi oldu geldiğin." Dedi Elif bezmiş bir halde. Sinirlerini geriyordu kızların hiç bitmeyen dalaşmaları bazen. Elif kahveleri fincanlara doldururken, kızlar kapıdan " biz çıkıyoruz" diye seslendiler. Klasik kapı uğurlaması için kapıya yöneldi genç kız. " Dikkat edin kendinize, fazla oyalanmayın, film bitince doğru eve gelin." Ciddiyetle uyarıyordu kızları, otomatik bir şekilde. Zehra sağ elini hafif yumruk yapıp sol göğsüne seri hareketlerle iki kere dokundurdu. " Sen bu ikisini merak etme abla, bende." Diyerek eliyle Elifi işaret etti ve tek gözünü kırptı. Bu bir Zehra klasiğiydi. Gün içinde Betül ve Esma'nın ona göz kulak olması gerekeceğini bilen Elif, gayrı ihtiyari bir tebessümle karşılık verdi. " Hadi gidin artık, filmi kaçıracaksınız" diye eliyle kışkışlayarak kızları kapı dışarı etti. Mutfağa geçti ve konuğunun yanına oturdu. Kahvelerinden bir iki yudum almışlardı ki, Sümeyye abla dayanamayarak lafa girdi. Bu kadının kafasını kemiren bir düşünce varsa anında diline iniyordu. Hiç mesafe yoktu sanki bilinci ile dilinin ucu arasında. " Elifim, seni ne kadar severim bilirsin. Kendi kızım gibi severim hatta. " deyip kısa bir süre duraksadı, buradan sonrası için konuyu nasıl bağlayacağını kestirememişti belli ki. Ve her zamanki gibi kestirmeden, direk ve hatta bodoslama konuya girdi. Klasik Sümeyye abla tarzı ile yani. " Geçen hafta seni üç gece üst üste rüyamda gördüm. Gelinlik içindeydin. O kadar güzeldin ki anlatamam. Damat da bir yerlerden tanıdık geliyordu ama onu sonradan çıkardım. Üst üste üç gece aynı rüya..." durumun ehemmiyetini vurgulamak için bir süre bekledi. Kuruyan ağzına kahvesinden bir yudum daha aldı keyifle. Elif'in kendisini dikkatle dinlediğini gözlemleyince memnun oldu durumundan. " Bizim hacıya yani Hamza Efendiye anlattım, ben bir yorum yapamayınca. Bir sonuca varmadan önce istihareye yatmanın daha iyi olacağına karar verdik. İstiharemde de iki tane kanadı kırık beyaz serçe vardı. Ellerimle ikisini aynı yuvaya yerleştirdiğimi gördüm Elif. Sonra iki serçe kırık kanatlarını birbirlerine dayayıp gökyüzüne uçtular." Kahvesinden bir yudum daha aldı kadın. Bir süre Elifi merak ve düşüncesiyle Baş başa bırakmak istiyordu. Cümleleri kafasında derleyip toparlamak hiç de kolay değildi. Her ne kadar düşünmeden konuşmayı sevse de şu durumda kullanacağı kelimeler aklına gelmemek için direniyor gibiydi. " İstihareden sonra da emin olamadım, ne yalan söyleyeyim. Bizim hacı, en iyisi biz Üstada danışalım, deyiverdi. Üstad, rüyamda gördüklerimi tanıyorsam ve ikisi de bekârsa, konuyu her ikisine de açıp onaylarını aldıktan sonra görüştürüp tanıştırmamız gerektiğini söylemiş." Buraya kadar gayet seri ve akıcı konuşan Sümeyye ablanın sesi giderek daha çekingen ve kararsız bir tona bürünüyordu. Kelimelerini seçmek ve yerli yerine oturtmak için bir süre bekledi. " Rabbim bizi vesile kılmış demek ki... Ben diyorum ki, sizin için bir görüşme ayarlasak... Usulüne uygun... Hikmet yerini bulsun diye... Ne dersin? " bu sefer kahvesini yudumlarken dudağının kenarında kıvrılan tebessümü belli oluyordu. Rahatlamıştı sonunda. Sümeyye ablanın kafasında dolaşan tilkiler ruhunu gıdıklar ve onu rahatsız ederdi. O yüzden o tilkileri orda tutmamaya çalışır en yakın zaman ve yerde muhatabına teslim ederdi. Kendine yük edecek düşünceleri barındırmamayı tercih ediyordu bu yüzden biraz da. Elif şaşırmıştı. Sümeyye abla daha önce de kendisine kısmetler önermiş, görüşme ayarlamak istemişti. Ama genç kız kendi gerekçelerini öne sürerek reddetmişti. İlk defa işin içine rüyalar istihare ve en önemlisi Üstad giriyordu. Ne diyeceğini bilemedi. Evlenmeyi düşünmüyordu, şuan kızlarıyla gayet iyi bir düzen kurmuştu, bunun bozulmasına gönlü razı değildi. Evlilik onun mizacına uygun bir süreç değildi hem. Ve lakin Üstadı da ezip geçmek içine sinmezdi. Uzunca bir süre sessizlik eşlik etti kahvelerine. Ölçtü tarttı biçti Elif kafasında ama uygun bir çıkış yolu bulamadı düşüncelerine. " Ne diyorsun güzel kardeşim?" Merakını ve sabırsızlığını yenemeyen ve bir cevap bekleyen Sümeyye abla bozmuştu sessizliği. Elif'in düşünmesi için kendisine göre yeterince zaman vermişti nihayetinde. " Ablacım biliyorsun, ben evlenmeyi düşünmüyorum aslında. Ama Üstad bir görüşsünler demişse benim boynum kıldan incedir. İtiraz etmeye utanırım. Olumlu bir sonuç çıkacak diye söz veremem fakat adet yerini bulsun, aradaki insanların da gönlü olsun diye, bir kere görüşmeye rıza gösterebilirim... Sanırım..." Derin bir nefes aldı Elif, boğazı kurumuştu. Bir bardak su doldurdu kendine ve nefes bile almadan içti. ' görüşmeye giderim, sonra nazik bir şekilde olmadı diye olumsuz cevap veririm. Ne olacak ki Üstadın, Sümeyye ablanın gönlü olsun yeter.' Diye geçiriyordu içinden.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD